dil etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
dil etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

28 Ağustos 2021 Cumartesi

Alfred J. Ayer'in Doğrulanabilirlik İlkesi I

Alfred Jules Ayer

I - Metafiziğin Reddedilişi

Burada çağdaş felsefenin en önemli mantıkçılarından biri olan Ayer’in; herhangi bir önermenin arı mantığın veya deneysel dünyanın doğasına ait olup olmadığı, yani onun anlamlı olup olmadığının anlaşılmasına yönelik temel ölçütlerin belirlendiği mantık programını kısaca açıklayacağız. Bu konuyu iki bölüme ayırıp; ilkini burada, ikincisini bir sonraki kısımda inceleyeceğiz.

Bu programın iki temel unsuru vardır. Bunlar; metafiziğin elenmesi ve doğrulanabilirlik ilkesidir.

Ayer de geleneksel ayrıma uyarak mantığın konusu olabilecek tüm önermeleri, a priori ve a posteriori olarak ikiye ayırır. Birinci öbekteki önermeler gerçeklik üzerine hiçbir ikincil bilgi vermezler. Deneysel olarak çürütülemezler. Bunlar zorunlu olarak doğrudurlar çünkü, deneysel dünya üzerinde hiçbir savlama yapmazlar. Örneğin; “üçgen, üç kenarlıdır” veya “2 * 2 = 4” önermeleri birer totolojidir. Aslında bunlar “a = a” şeklinde bir önermeye indirgenebilinir. Ayer; Kant’ın sentetik a priori yani deneyime dayanmamasına rağmen, deneysel dünya üzerine yargı veren sezgisel önermelerin var olduğu varsayımını tümüyle reddederek; matematiğin ve geometrinin önermelerinin sentetik değil tümüyle analitik, yani totoloji olduğunu savunur. Sınıflamada ikinci öbekteki önermeler ise, deneysel dünyaya dayanır ve bunlar hiçbir zaman kesin olarak doğrulanıp yanlışlanamazlar.

Ayer’e göre; bir önerme deneysel olarak ve ilkesel olarak doğrulanabilirlik potansiyelini taşımıyorsa veya totoloji de değilse, o önerme metafiziksel bir önermedir; yani anlamsız bir önermedir. Metafizikçileri tam anlamıyla çürütebilmek için, onların önermelerinin öncüllerinin duyu dışı dünya üzerine kurulduğunun gösterilmesi yetmez. Zaten bir çok metafizikçi de duyuların tanıklığını oldukça gereksiz ve yanıltıcı bulur. Bu nedenle metafiziksel önermeleri tam anlamıyla yıkabilmek için, onların edimsel bildirimlerinin doğasının geçersizliğinin gösterilmesi gerekir. Kant daha önce bunu denese de o; metafiziği bir mantık sorunu olarak değil, bir olgu sorunu olarak görmüştü. Bu nedenle metafizik eleştirisi eksik kalmıştı ve hatta onun yaptığının da bir tür metafizik olduğu iddia edilmişti. Oysa metafizikçinin önermelerinin geçersizliği, dilin mantıksal kurallarının yapısı içerisinde incelendiğinde kesin olarak ortaya konulabilinir. Bu önermelerin o kişiler için coşkusal yani duygulanımsal bir anlamı olsa da, mantıksal olarak hiçbir anlamı olmadığı gösterilebilinir.

İlk olarak kılgısal doğrulanabilirlikle, ilkesel olarak doğrulanabilirliğin ayrılması gerekir. Bazı önermeler deneyimin doğasına dayansa da, mevcut koşullar o önermenin doğrulama yöntemlerini bulabileceğimiz olgusal yolları bulmamızı imkansız hale getirebilir. Örneğin; “Ay’ın görünmeyen yüzünde dağlar vardır” önermesinde mevcut teknoloji o bölgeyi gözlemleme olanağı vermiyorsa, önermenin doğrulanabilme olanağı kılgısal olarak yoktur. Ancak önermenin; duyu deneyinin doğasına dayandığı için, ilkesel olarak doğrulanabilme olanağı vardır. Bu nedenle doğrulanabilirlik ilkesi, doğrulanmanın potansiyeli olarak zayıf bir anlamda algılanmalıdır.

Karl Popper

Ayer’e göre; totolojiler dışındaki hiçbir önermenin doğruluk derecesi 1’e eşitlenemez. Bu yönüyle doğrulanabilirlik ilkesi, Karl Popper’ın yanlışlanabilirlik ilkesinden ayrılır ve ondan daha sağlam bir zemine oturur. Çünkü Ayer’e göre; olgusal hiçbir önerme kesin olarak doğrulanamaz olduğu gibi, kesin olarak yanlışlanamaz da. Örneğin; Ay’ın yüzeyinde dağlar gözlemlenmese dahi, orada daha önce dağların bulunmadığı veya gelecekte de bulunamayacağı kesin olarak ileri sürülemez. Ayrıca, olgusal kavramların arı mantıkta bir tanımı yoktur. Sadece matematiksel kavramların vardır.* Daha da ileriye gidersek; algılar, alıcı ve vericinin durumuna göre farklı duyumsanabilinir. Algıların kendisi değişmese de, duyumların değişemeyeceğine dair mantıksal hiçbir gerekçe gösterilemez. Ayrıca algılanan şeyin, nesnenin kendisinde kesin olarak bulunduğu da mantıksal olarak kanıtlanamaz. Bu nedenle son tahlilde, sadece arı mantığın önermeleri kesin olarak doğrudur veya yanlıştır. Ayrıca bir önerme kategorisi kesin olarak doğrulanabiliniyorsa, kesin olarak yanlışlanabilinir de ve bunun tersi de geçerlidir. Fakat buradaki kesinliğin tek bir yalın önermede, doğruluk ve yanlışlık değerlerinin sadece biri için geçerli olması şartıyla. Ancak, burada belirtilmesi gereken daha önemli bir nokta var.

Peki durum “olgusal önermeler kesin olarak doğrulanamaz ve yanlışlanamazlar” önermesinin kendisi için nasıldır. Bunun bir totoloji veya analitik önerme olmadığı ortada. Eğer bu önerme olgusal bir önermeyse, bu önerme bir paradoksdur. Buradaki sorun şudur; aslında bu önermenin kendisi de metafiziksel bir önermedir. Bu, mantıkçı pozitivist düşünürlere yöneltilen; doğrulanabilirlik ilkesinin kendisi doğrulanamaz yönündeki bir anlatım olarak görülmemeli. Buradaki sorun; mantıkçı pozitivist düşünürler dahi, felsefe tarihinde hiçbir düşünürün doğruluk ve yanlışlığın doğasını tam olarak anlayamamasıdır. Bununla ilgili girişimlerim için, henüz girişini tamamladığım kendi yazılarıma bakılabilinir.**

Ayer’e göre; duyu deneyimlerinin insanları yanıltabileceği nedeniyle, onların gerçekliğini yadsımak da oldukça hatalı bir girişimdir. Çünkü tüm durumlarda, duyu deneyimlerinin yanlışlığını bize bildiren yine başka duyu deneyimleridir. Yani, duyu deneyimlerine dayanan yargıların doğruluğunu ve yanlışlığını saptamada yine başvurulan kaynak duyu deneyimlerinden başka bir şey değildir.*** Oysa sezgilerine dayanarak hüküm veren metafizikçilerin dayandıkları temel yapılar anlamsız ve spekülatiftir. Örneğin; bir tablonun gerçekliğinin Tanrı’nın zihnindeki idelere mi, yoksa nesnenin kendisindeki töze mi bağlı olduğunu tartışan iki metafizikçi düşünelim. Bunların kendi önermelerini kanıtlamak için verebilecekleri hiçbir mantıksal argüman yoktur. Çünkü bir önerme ancak matematiksel veya deneysel içeriğe dayalı bir yargı içeriyorsa mantıksal kabul edilir. Ayrıca; metafizikçilerin önermelerinin anlamsızlığının nedeninin, sadece olgusal veya matematiksel içerik yoksunluğundan dolayı doğmadığını belirtmek gerekir. O halde metafiziğin tamamen çürütülmesi için, metafiziksel önermelerin nasıl ortaya çıktığının da gösterilmesi gerekiyor.

Ayer’in ustalıkla tespit ettiği gibi metafiziğin ortaya çıkışının nedeni; insanın toplumsal yaşamında ürettiği dilin anlam dünyasının, insanın arı mantığının anlam yapısıyla yaşadığı bir tür uyuşmazlıktır. Yani metafiziğin nedeni; insanın pratik aklının ortaya çıkardığı yapıların saf akılla yaşadığı gerilimdir. Yani metafizik, insanlık tarihindeki bir tür arızadan başka bir şey değildir. Peki bu arıza nasıl ortaya çıkıyor?

Ayer’e göre; toplumsal dillerin yapısında, varoluşsal önermeler anlatan metafiziksel tümcelerle, niteleyici önermeler anlatan olgusal tümcelerin aynı dilbilgisel yapı içerisinde işlemesi gibi bir sorun vardır. Yani dilde bir varlığın duyulabilir özellikleri hakkında söz etmek için, bu özellikler hakkında söylenebileceklere karşıt olarak; o şeyin kendisinin yerini tutan gibi görünen bir sözcük ya da deyimi ortaya çıkarmadan söz etmenin olanaksız oluşu gibi bir durum vardır. Böylece varoluşsal ve olgusal önermeler arasındaki ayrım belirsizleşir. Bunun sonucunda, dildeki her adın karşılığı olarak tek bir gerçek varlık bulunması gerektiği gibi boş bir kavram realizmine ulaşılır. Böylelikle şeylerin kendileriyle, duyulabilir özellikleri arasında bir ayrım yapılır. Bunun sonucu olarak, hiçbir zaman mantıksal olarak anlaşılamayacak boş bir töz kavramı ortaya çıkar.

Örneğin; “insanlar vardır” ile “insanlar iki ayaklıdır” gibi iki önerme aynı gramer yapısına sahip olduğundan, bu önerme tipleri toplumsal dil yapısı içerisinde benzer kabul edilir. Çünkü bu önermelerde, belirli bir özneye belirli bir yüklem aynı dilbilgisel kurallar içerisinde verilmiştir. Oysa varoluş bir yüklem değildir. Çünkü, bir şeye yüklem verildiğinde onun varoluşu örtük olarak kabul edilmiş olunur. Eğer varolmak bir yüklem olsaydı; bütün olumlu varoluşsal önermelerin totoloji, olumsuzların ise çelişki olması gerekirdi. Yani; “ejderhalar vardır” gibi bir önermenin zorunlu olarak doğru olması gerekirdi. Oysa dilbilgisel yapı içerisinde benzer görünen bu iki önerme, mantıksal olarak apayrı önermelerdir.

Toplumsal dillerde bir nesneden söz etmek için tek bir tümce kullanmak ve ondan, onun duyulabilir özelliklerinin öznesi olarak söz etme zorunluluğu gibi bir durumun bulunmasından; o şeyin kendisinin bir yalın varlık veya töz olduğu sonucu arı mantık açısından söz konusu değildir. Buradaki olgu, dilin kullanımından doğan bir durumdur. Gerçekte ise bu algılanan özellikleri, aynı şeyin görüntüleri yapan neden; kendileri dışındaki bir varlıkla bağlantıları değil, birbirleriyle olan bağlantılarıdır. Metafizikçi ise bunu göremiyor. Çünkü, toplumsal dilin insanın pratik ihtiyaçlarına göre oluşturulmuş yüzeysel dilbilgisi yapısı onu yanıltıyor.

Aynı şekilde metafizikçiler tarafından; insanların hayal dünyalarında uydurdukları alemlerin dilde kavramsallaştırılabilinmesi olgusundan, gerçek nesnelere verilen özelliklerin onların varoluşunu gerektirmesi durumunu hayali nesnelere de uygulayarak; onların doğaüstü bir evrende varolması gerektiği gibi gerçek anlamdan yoksun bir sonuç çıkarılmıştır. Oysa bu iki tipten önermelerin dil yapısı içerisinde aynı gibi gözükse de, mantıksal olarak apayrı önermeler olduğu olgusu burada da metafizikçileri yanılgıya düşüren temel nedendir. Ayrıca; hayali alemlere verilen özellikler yine insanın doğada gördüğü duyu verilerine dayanmaktadır. Yani doğaüstü olarak sunulan alemler de; doğadaki özelliklerin farklı yollarla birleştirilip, harmanlanıp sunulmasından başka bir şey değildir. Bunların büyük bir kısmı da zaten antropomorfiktir.

Artık günümüzde bazı insanlar; metafiziğin felsefi bir değeri olmasa da, sanatsal ve edebi bir değerinin olabileceğini düşünmektedir. Ancak bu görüş Ayer’e göre, sanatçılara yapılmış bir haksızlıktır. Çünkü sanatsal yapıtların yazınları, anlattıkları şeylerle ilgili gerçek dışı kavramların yoğunluğuyla değerini kaybetmez. Sanatçı bunu bilerek ve isteyerek de yapabilir. Oysa metafizikçi anlamsız şeyler yazmak istemez. Gerçek önermeler kurduğunu sanarak yalancı önermeler oluşturur. Eğer sanatçı anlamsız şeyler yazıyorsa bunun nedeni, yazısının amaçladığı etkileri ortaya çıkarmak bakımından bu yolu daha uygun bulmasından gelir.

Böylelikle Ayer; metafiziksel önermeleri toplumsal dillerden bağımsız saf bir mantıkla çözümleyerek, bunların anlamdan yoksun yapısını ortaya çıkartmış oluyor. Bu nedenle felsefenin bilimsel bir etkinlik olabilmesi için, metafizikten arındırılması gerektiğini belirtiyor.

* Eğer Ay ve dağın tam bir matematiksel tanımı yapılabilinseydi, bu önerme kesin olarak doğrulanır veya yanlışlanabilinirdi. O zaman da; bu önerme olgusal olmaktan çıkıp, analitik bir önerme olurdu.

** Bu konu hakkındaki düşüncelerim için daha fazla bilgi isteyenler; bir sonraki makalem olarak paylaşacağım, doğruluk ve yanlışlık üzerine yaptığım kısa incelemeye bakabilirler. Detaylı bilgi isteyenler; bloğumdaki “Doğa Yasalarına Giriş ve Toplumsal Alanın Reddi Üzerine” adlı henüz girişini tamamladığım ana makalelerime bakabilirler.

*** Ayer burada yanılıyor gibi görünüyor. Bilim insanları geçmişte de, günümüzde de duyuların tanıklığına ihtiyaç duymadan belli başlı gerçeklikleri salt matematiksel hesaplarla keşfettiler. Hatta bu keşiflerini, daha sonra teknolojinin gelişmesi yoluyla ürettiği araçlarla gözlemleyip doğrulama imkanı buldular. O teknolojinin gelişimini sağlayan şey mühendislik, o mühendisliğin içinde de yine saf bir matematik vardı.

REFERANS

Alfred Jules Ayer, Dil Doğruluk ve Mantık, (çev) Vehbi Hacıkadiroğlu, İstanbul, Metis Yayınları, 1998

1 Haziran 2017 Perşembe

Doğa Yasalarına Giriş ve Toplumsal Alanın Reddi Üzerine VI


Doğa yasalarına ulaşmak için saf akla ulaşmak şarttır, onun da uğrak noktası pratik akıldan geçer. Dilin konumu ise pratik akıl ve duygusal dünyanın gerilimi arasındadır. Dilin bu iki yönle girdiği ilişki üçlü bir sınıflama süreci gerektirir. Öncelikle, Pratik aklın dil ile girdiği süreç yani onun dilin duygusal dünyadan dolayısı ile toplumsal alandan tamamen ayrı seyri;

1, Doğa yasalarının özüne yönelik sembolleştirme ve somutlaştırma

2, Mantıksal çıkarım elde etme

3, Gerçeklik değerlendirmesi aşamaları ile seyrederken,

Dilin duygusal dünya ile seyri;

1, Duyulara yönelik anlamlaştırma ve birincil sembolleştirmeler

2, Toplumsal mitler ve ikincil sembolleştirmeler

3, İdeoloji aşamalarından oluşur.

İkinci bölüm saf - pratik akıl arasındaki gelişim düzensizliğinin sonucu olarak ortaya çıkar. Toplumsal bir alan içinde hem gerçekleşir hem de onu besler. Ancak bu düzensizlik sadece birinci adımda yani duygusal anlamlaştırma aşamasında geçerlidir. İkinci adımda bu yok olup yerini akıl ve duygu çatışmasına bırakır. Birinci bölüm ise zaten saf aklın bir çeşit gerçekleşmesidir.

Doğa yasaları üzerine değerlendirme yapılırken, saf aklın ona dayanmasının sonuçlarının biri de onun ne doğru - yanlış ne de iyi - kötü değerlendirilmesi içerisine sokulabileceğidir. Bu özelliklerin birincisi dilin pratik akıl ile ilgili bölümünün; ikincisi ise duygu ile ilgili bölümünün bir özelliğidir. Saf akıl bu özelliklerden tamamen muaftır. Yani doğru veya yanlış, iyi veya kötü sadece dilin bir özelliğidir, insan zihninin değil. Birincisi pratik aklın duygular ile ikincisi duyuların duygular ile girdiği ilişkidir.

Doğa yasalarıyla insan ilk olarak duyuları aracılığıyla tanışır. Ancak saf akıl duyular ile hiçbir şekilde ilişkide bulunmaz. Onunla duyular aracılığıyla tanışması, ona onlar aracılığıyla ulaşması anlamına gelmez. Duyular onun sadece kabuğunun yani dışının görüntüsünü verir. Onun özünün bilgisini vermez. Onu sadece saf akıl verebilir. Herşeyden önce duyular duygusal bir belirlenim altında da seyredebilir. Ayrıca duyuların işleyişi de doğa yasalarına tabidir. Yani kendisi de bir belirleme değil bir belirlenimdir. Duyumsamanın kendisi bir özellik iken aklın kendisi bir özdür. Yani akıl bir doğa yasası iken duyumsamak bir doğa yasası özelliğidir. Ancak duyumsamanın kaynağı olan örneğin bir gözün kendisi bir doğa yasasıdır. Bu yüzen eğer bir balık olsaydık, belki de solungaçlarımızdan doğa yasalarını çıkarsayabilirdik. Ancak böyle bir durumda duygusal bir belirlenim altına girme durumumuz olmayacaktı. Bu yüzden saf akla ulaşmamıza gerek kalmayacaktı. Bu tür bir ilişki akıl ile düşünmek arasında da kurulabilir. Buradaki düşünmek duygusal bir belirlenim altına da girebilir. Bu onun bir doğa yasası olmaması  bir özellik olması yüzündendir. Nitekim bu yüzden duyumsamak da bir duygusal belirlenim altına girebilir. Bu yüzden saf akla onun aracılığıyla da doğa yasalarına sadece pratik aklın birinci bölümüyle yani onun duygulardan arındırılmış bölümüyle ulaşılabilinir.

Bu yüzden düzensizlik kuramımın sonucunda, ilk kusur onu doğru - yanlış ölçüsünde değerlendirilmesiyle ortaya çıkar. Bir doğa yasası doğru ve yanlış ölçüsünde değildir. Gerçeklik ölçüsündedir. Yani sadece varlık ve yokluk ölçüsündedir. Bunun sebebi şimdilik dilin kusuru yüzünden hatalı bir değerlendirme olsa da pratik akıl açısından zorunlu olarak doğru olmasıdır. Aslında zorunlu olarak gerçek olmasıdır. Yani duyuların doğa yasalarıyla girdiği ilişkiler de bir tür doğa yasalarıdır. Ne zorunlu olarak doğrudur ne de yanlıştırlar. Kaşığın su içinde kırık gözükmesi de gerçekte düzgün olması da ne doğrudur ne de yanlıştır. Sadece doğa yasasının gerçeklik üzerinden bir özelliğidir.

Gerçeklik önermeleştirildiğinde, dil ile pratiğe döküldüğünde işte bu noktada doğru - yanlış özellikleri ortaya çıkar. Çünkü dil de bir doğa yasası değil sadece onun bir özelliğidir. Ancak bu özellikler doğa yasasının kendisinde ortaya çıkmaz. Doğa yasaları, saf akıl ile doğru yanlış gibi her türlü öncelemelerden arındırıldığında dolayımsız olarak kavranır. İnsanın bunu kavrama aracı başka bir şey değildir. Eğer saf akla sahip olmayan bir varlık olsaydık, başka bir doğa yasasıyla balık örneğinde olduğu gibi yani eğer bir kuş olsaydık belki sadece uçma olgumuza bakarak doğa yasalarını bilebilirdik. Ancak saf akıl özel bir doğa yasasıdır ve varlığı aynı zamanda kendisini zorunlu kılar. Aynı zamanda kendisine ulaşmak zahmetli bir çaba gerektirir. Çünkü tarihin kendisi üzerine attığı tüm kirli anlayışlar ve alışkanlıklardan her türlü inançlardan arındırılması gerekir. Akıl tümelinin kendisi devinim dengesizliğinde olduğu için, insanın kendini belirleyen başka tür doğa yasasıyla bunu bilmesinin mümkünatı yoktur. Çünkü o her zaman duygusal bir çatışmanın tehtidi altındadır.

Dilin pratik akıl ve duygular ile ilgili bölümlerinden birincisine fazla değinilmesi gerektiğini düşünmüyorum. Çünkü zaten o saf akla giden bir yoldur. Ancak, ikincisi dünya üzerindeki genel tutarsızlığın, felaketlerin, akıl tutulmalarının kaynağı olduğu için yoğun bir şekilde araştırılması gerekir. İkinci bölümün ulaştığı son aşama ideoloji aşamasıdır ve bu aşama inançla temellenir. Bu aşamaya her insan geçmeyebilir yani ikinci adımda kalabilir. Bazı insanların pratik aklı devreye girip buna engel olabilir. Ancak duygusal dünyaları ağır basan insanların bir bölümü bu aşamaya ulaşıp saf aklın belirlenimlerinden tamamen çıkar. Diğer söylenmesi gereken de birinci adımın insanlık tarihiyle ilgili olmasıdır. Yani insan doğduğu andan itibaren ikinci adımla başlar. Birinci aşama ona hazır olarak sunulmuştur. Bunun için insan kendi toplumunun dilini öğrenmeye başladığı andan itibaren saf aklı, pratik akla uygulanan yoğun etkiler aracılığıyla baskı altına girer. Baskılanan pratik akıldır ama yok olan saf akıldır. İşte bu toplumsallaşma sürecinin kendisidir.

Duyulara yönelik anlamlaştırma ve birinci sembolleştirmeler süreci, insanın her türlü varoluşa duygusal bir belirlenim altında ve doğal olarak kendi yanılsamaları ile gerçekliğe çarpık bir anlam yüklemesidir. Bunun kaynağı pratik aklın bir alanı olan ekonomik alanın, saf akıl karşısındaki devinim dengesizliği kusurudur. İnsandan bağımsız olarak tarih sahnesinde kendiliğinden belirlenir ve toplumsallaşma sürecinin ilk adımıdır. Bu dengesizlik durumunun en yoğun seviyesi ilk aşamalarda olacağı için yani ilk adımlarda saf akıl ve pratik akıl arasındaki dengesizlik ve uyumsuzluk en yoğun safhada olacağı için, ilk insan en toplumsal insandır.

Bunun için yoğun toplumsal belirlenim altında diğer aşamalara kolayca geçilebilinir. Yani toplumun ilk aşamalarında insanların hepsi ideolojiktir. Bu ideoloji bir mitsel inanç ideolojisidir. Doğa yasaları duygusal belirlenim altında çarpıtılarak inanç durumuna indirgenir. Doğa mefhumları anlaşılamaz ve onlara metafiziksel bir anlam yüklenir. Bu yönelim ikinci adımda perçinleşecek ve insanlar doğa yasalarında aranması gerekenleri kendi mit ve inançlarında arayacaktır.

Bu inanç ideolojisi, insanlar siyasi süreçler içerisine girdikçe yani ekonomik ilişkiler geliştikçe evrimleşecek ve bir kısmı bir tür siyasi ideolojilere dönüşecektir. Bu geçiş aslında akıl ve duygu çatışmasındaki insan aklının nihai zaferinin de ilk belirtilerinden biridir.