varoluş etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
varoluş etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

12 Haziran 2019 Çarşamba

Doğa Yasalarına Giriş ve Toplumsal Alanın Reddi Üzerine XIV


VII

Bir şey varolduğu için değişmez, değiştiği için varolur.

Bir şeyin varolması demek, o şeyin değişiyor olması demektir. Aynı şekilde o şeyin eğer değişmeseydi, yokluk durumunda kalacağı da söylenebilinir. Örneğin; insan kendi benliğini sadece onun değişmesi sayesinde bilebilir. Ve sadece, onun değişmesi sayesinde onun farkına varabilir. Doğadaki herhangi bir şeyi de, ancak onun değişmesi sayesinde kavrayabilir. Bilimsel yasalar ancak değişen şeylerle ilgili olarak ortaya koyulabilinir. Değişmeyen şey bilinemez çünkü o, yokluğun kendisidir. Ancak yine de insanın onun farkına varamaması, onu bilememesi; onun varolmadığı anlamına gelmeyecektir. Çünkü, doğa yasalarının insanın aklından ibaret olduğu öne sürülemez. Doğanın bağımsız kendine ait bir gerçekliği vardır. Tıpkı tek başına ele alınırsa, aklın da kendine ait bir doğası ve gerçekliği olduğu gibi. Eğer öyle olmasaydı, doğa yasalarının dışına çıkılabilinmesi mümkün olabilirdi. Ancak bu imkansızdır. O halde insanın kendisi için kesin olarak söyleyebileceği bu durum, bütün varoluş alanları için nasıl öne sürülebilinir?

Bir şeyin bilinebilmesi için değişimden başka bir durumun da oluşması gerekir. Bir sabitin. O halde bir şeyin bilinmesi; o şeyin değişmesi ve bu değişimde bir sabitin tasarlanmasıyla gerçekleşir. Bilginin iki öğesi budur. Değişim ve bu değişimde oluşturulan bir sabit. Çünkü, dayanak noktası bir tanımdır ve böylece yokluğun dışında kalınabilinir. Değişimin kendisi tamamen bağımsız, gerçekliği insan aklının dışındayken; sabit tamamen insan aklına bağımlı, sonradan tasarlanmış, insan aklı dışında gerçekliği olmayan bir olgudur. Çünkü doğada hiçbir şekilde, kendi başına sabitlerden söz edilemez. Aynı şekilde durgunluktan da, stabiliteden de. Bu yüzden; doğa yasaları içerisinde mutlak anlamda bakılacaksa, 1 diye hiçbirşey yoktur. Ancak 1'ler vardır ve bunlar da sabit değil dinamiktir. Çünkü; daha önce de söylendiği gibi, değişim de tek bir tarzda anlaşılamaz. Bir şeyin kendisi değişmese de, ona doğru değişimler her zaman vardır. İnsanın saf aklı bir sabittir. Örneğin; bu sabitin kendisi değişmese de, ona doğru yönelen pratik akıl olarak bir değişim vardır. Bu sabit de tıpkı insan aklının koyduğu sabitler gibi, doğanın düzeninde anlaşılabilinir; onun dışında bir gerçeklik alanı bulamaz. Sabitler her şey için ve daha alt düzeylerde de tekrar tekrar kurulabilinir. Bu güne kadar kurulmuş belki de herkes tarafından en iyi bilinen sabit, Tanrı'dır. Bir sabit olmasının dışında, onun hiçbir anlamı yoktur ve her diğer anlam da bu durumdan çıkar. Ancak Tanrı dahi, değişimden muaf kalamaz. Tıpkı diğer sabitler gibi. Değişimden muaf kalmak demek, varlıktan muaf kalmak demektir. Değişimden muaf kalabilen şey Spinoza'nın da dediği gibi; kendi gücünü koruyabilen bir şeydir. Kendi gücünü koruyabilen bir şeyin, kendini varetme gücü de vardır. Ancak, böyle bir şey hiçbir şeyle etkileşime giremez. Hiçbir şey yaratamaz, ondan hiçbir şey taşamaz. Çünkü bunların hepsi etki gerektirir ki bu da, kaçınılmaz olarak değişimi gerektirir ya da iki farklı varlık anlamı çıkar ki; bu imkansızdır. Varlık tek bir anlamda ancak, bir çok derecededir. Doğa yasalarından farklı türden yasalar işlediğini hayal etmeye zihnimizi zorlasak dahi; bunların birer yasa olmaları nedeniyle bu ilke kaçınılmazdır ki, zaten gerçeklikte böyle bir şey tasarlanamaz. Bu nedenle bir şeyin varolması demek, o şeyin değişiyor olması demektir. Bir şey, mutlak etkileşimsiz olarak varlık düzeninde kalamaz. Varolan her şey belirli tarz ve ölçülerle, diğer varolanlarla etkileşime girmek zorundadır. Bu nedenle; insan sadece değişen bir şeyi bilebiliyorsa, onun bilemediği değişmeyen bir şeyin varolabileceği öne sürülemez. Aynı şekilde; doğa yasaları içerisinde insanın bilemeyeceği bir şeyin olabileceği de. Çünkü bu; bilgi yasası ile ilgili değil, doğanın varoluş yasası ile ilgilidir. O halde varlık olmak, mutlak olarak değişmektir. Değişmeyen bir şeyin varolabilmesi, varoluşla bir çelişkidir. Tıpkı saf aklın kendisi bir sabit olup ancak; pratik aklın ona yönelik devinimiyle değişip varoluş alanına çıkabildiği gibi.

Yokluk mutlak sabittir ve varoluşun dayanak noktasıdır. Ancak, varoluşun yaratıcısı veya nedeninin yokluk olması imkansızdır. Tıpkı matematiksel sabit noktaların sadece bir dayanak noktası olması, elde edilen yeni verilerin yaratıcısı veya nedeni olamaması gibi. Bir şeyin varoluşu, onun yokluğunun potansiyelini gerektirir. Ancak onun yokluğunun kendisini değil. O halde, yokluktan hiçbir şey oluşamaz. Ondan hiçbir şey varlık alanına çıkamaz. Yokluk bir neden olamaz.

Aynı zamanda varoluşun bir başlangıç noktasının olması imkansızdır. Birinci gerekçe; yukarda açıklandığı gibi varoluşta mutlak bir sabit yoktur. İkinci gerekçe; bir başlangıç yoklukta öncelik ve sonralık gerektirir ki, böyle bir şey mantık açısından imkansızdır. Yani, öncelik ve sonralık varlık alanıyla ilgilidir ve varlık alanının dışında bir öncelik ve sonralık düşünülemez. Üçüncü gerekçe; varoluşun bir başlangıcı olması yokluktan bir şeyin oluştuğu anlamına gelir ki, bu imkansızdır. Özetlemek gerekirse; yokluk ile varlık alanında bir ilişki ve etkileşim imkansızdır. Aynı şekilde; varoluşun bir başlangıcı olmadığı gibi, sonu da düşünülemez. Ancak tüm varoluş son radde de asli olana, yani yokluğa dayanır. Doğadaki enerjinin onu dengeleyen yokluk potansiyeli her zaman vardır ve bu potansiyel hiçbir zaman varlığı yutan tam bir yokluk olamaz. Bu nedenle; 0'a hiçbir zaman ulaşılamaz. Ancak 0 da; 1 gibi mutlak bir sabit olmasa da, göreli bir sabittir ve onun kendi gerçekliği vardır. 0, yokluğun varoluş alanındaki bir temsilcisidir yalnızca. Bu nedenle, varoluş hiçbir zaman mutlak olarak tamamen tükenemez. Ancak hep bir tükeniş sürecindedir. 0'a ulaşamasa da, hep bir tükeniş içerisindedir. Çünkü, varoluş istisnai bir olasılık alanıdır. Devinimde olasılık her zaman azalan bir fonksiyondur. Bunun nedeni de; evrenin yani varoluşun stabil değil, dinamik olmasıdır. Bu nedenle varolan hiçbir şeyin özü, kendi varlığını tamamen kapsayamaz. Özü varlığını oluşturan şeyin mutlak olarak etkileşimsiz kalması gerekir ki; yukarda açıklandığı gibi, varoluşta bu türden bir sabit imkansızdır.

Açıklama 1

Antik Yunan döneminden büyük düşünür Herakleitos evreni akış halinde tasarlamış ve onun en temel yasasının da değişim olduğunu savunmuştur. Ona göre değişim ise, zıtlıklar ile gerçekleşir ve varoluşun temelinde karşıtlıkların birliği ve etkileşimi vardır. Örneğin; barışa anlamını veren savaş, savaşa anlamını veren barıştır. Ancak söylenmesi gerekiyor ki; belirlenim alanı içerisinde gerçekleşen bu durum, doğa yasaları içerisinde anlamsızdır. Doğa yasalarının tek bir anlamı vardır ve onların işleyebilmesi karşıtlık kurmalarını gerektirmez. Ancak duygulanımlar, sadece karşıtlıkları üzerinden varolabilirler. Örneğin doğada; ne sevginin bir anlamı vardır, ne de nefretin. Ancak sevgi duygusunun varolabilmesi için, nefret duygusunun varolması şarttır. Zaten duygulanımlar insan dışında bir varlık alanına sahip değildir. Bu türden bir yaklaşım daha önceden açıklamış olduğum; saf aklın pratik akla indirgenmesi türünden bir çarpıtmadır. Doğa yasaları içerisinde değişim tek yönlü kabul edilemez. Değişim de dinamik bir süreçtir. Ayrıca; değişim de bir çok farklı derece ile gerçekleşebilir. Örneğin; bir doğa yasası olan saf aklın kendisi değişmez. Onun değişimleri, pratik aklın ona devinimleri ile açıklanır. Örneğin insan için; duygulanım formları arasındaki değişimlerin, saf akıl açısından aynı ölçüde olması düşünülemez. Ayrıca doğa yasaları gerçek devinim olan, doğrusal yönde devinirler. Dairesel bir devinim, burada geçersizdir. Pratik aklın saf akla devinimi sonlu bir devinimken; yukarda açıklandığı gibi, varoluşun mutlak devinimi sonsuz bir yönelim ve tükeniştir. 

Herakleitos aynı zamanda; tüm değişimlerin ardında değişmeyen bir yasa ve logos ilkesi benimsemiştir. Buna göre; değişimin kendisi bir sabit yasadır. Ancak; bu türden bir sabitin varoluş alanındaki imkansızlığı belirtilmişti. Bu; mutlak sabit bir varlık yasası değil, yokluğun kendisidir. Buradaki hatalı yaklaşım, dildeki mantıksal anlatım bozukluklarından ileri gelmektedir. Değişmeyi tanımlayan değişmezlik ilkesi mantıksal olarak imkansız olduğu gibi, böyle bir ilkeye de yine devinimler ve etkilenimler olacaktır. Bu ilkeden bu yüzden anlaşılması gereken; değişimi kuran sabit ölçülerin varlığıdır. Ancak devinim çok yönlü olacağından, bu ölçüyü sağlayan ilkeler belirli ilkelere göre yine değişecek ve bunları değiştiren ilkeler de yine etkileşime uğrayacaktır. Bu yüzden; doğa ya da varlık alanında mutlak anlamda değişmez hiçbir şey bulunamaz. Ancak bu, doğada doğa üstü bir şeyin bulunabileceği anlamına gelmez. Saf aklın mutlak olduğu, pratik akıl açısından konuşulursa burada yine geçerli olacaktır. Ancak, asli tek ilke olan yokluk açısından konuşulduğunda da geçersiz.

Açıklama 2

Yokluk ile hiçlik çoğu zaman karıştırılabilinir. Aslında hiçlik; dildeki bir uydurmadan, anlam verme arayışı sonucu oluşturulan bir kavramdan başka bir şey değildir. Bu yüzden; hiçlik diye bir şeyden söz ediliniyorsa, onun imkansızlık kavramı için kullanılması gerekir. Oysa yokluk bir gerçekliktir. Tıpkı varlığın da bir gerçeklik olduğu gibi. Varolan her şeyin yokluğundan söz edilebilinir. Ancak hiçlik; 2x2=5 gibi bir şeydir. Bu yokluk değil, bir hiçliktir.


4 Şubat 2019 Pazartesi

Doğa Yasalarına Giriş ve Toplumsal Alanın Reddi Üzerine XIII


VI

Eğer bir Tanrı olsaydım dahi yokluk karşısında çaresiz kalırdım.

Bir önceki yazımda; duygulanımların düşük varoluş derecelerinde bulunduğu, çünkü duygulanımların ancak bir niteliğin niteliği yani ilineğin ilineği olarak varolabileceği, oluşabilmesi için koşulların çokluğu, varlığını sürdürebilmesi için uyarıcının kesintisiz uyarısını (algısını) gerektirmesi, kendisini koruma mekanizmasındaki zayıflık nedeniyle kolayca ortadan kalkabilmesi ve tam da bu nedenle kolayca geri gelebilmesi; yasa olarak işleyememesi hatta yasa özelliğinin bulanık ve kararsız yapısında sadece gözlenebilmesi, ancak bunun varolan her şey gibi onun da doğa yasalarının ilkeleriyle işlemek zorunda olduğu veya bunun ayrı bir varoluş olarak tanımlanabilineceği anlamına gelmediği, çünkü doğa yasaları dışında ayrı bir varlık alanının tanımlanmasının imkansızlığı, aksi halde bunun bilimsel alanın dışına çıkılması anlamına geleceği, tıpkı ruhun da zihin alanında tasarlanması gerektiği gibi; duygulanımların döngüsel devinmesi; tıpkı tek renk algısı olan bir canlı için renk niteliğinin olamayacağı gibi, tek bir duygu formunun da bir duygu olamayacağı, bunun için duygulanımların sadece karşıtlıkları üzerinden varolabildiği; bir çok farklı formda işleyen bütün duygulanımların sevgi ve nefret zıtlığı üzerine indirgenebilineceği, ancak bunun - ile + gibi değil aynı şeyin bir zıtlığı olduğu, bunun için bu iki kutbun tüm duygulanım formları için bir sınır olduğu; duygulanımların varoluş dereceleri için sonsuzluk tasarlanma imkanı olabilse de, ona hiçbir zaman özsel ve şiddetsel bir sonsuzluk yüklenemeyeceği, bunun için bir şeyi sevmekle çok sevmekle veya a uyarıcısını sevmekle b uyarıcısını sevmek arasında özsel hiçbir anlam olmadığı (şiddet ile ilgili çelişkili duran bu anlatımın bir önceki yazıdaki korunum yasasıyla birleştirilmesi gerekir; duygulanımlar şiddet derecesiyle farklılaşır ancak, bu farklılaşmanın kendisi korunum nedeniyle değişmez), sadece duygulanım formlarının etkilenim potansiyellerindeki farklılık nedeniyle farklı doğa yasalarına göndermede bulunacağı ve bunların insan için farklı etkilenim potansiyellerinin olması bakımından bir ayırıcı içereceği; duygulanımların bir gelişim olarak asla değişmeyeceği, bunun için ilkel bir insanın bir objeye duyduğu sevgi ile günümüz modern insanının sevgisi arasında hiçbir fark olmadığı (bu inanç için de geçerlidir, inanç belirlenimsel alan içerisinde tanımlanmaya çalışılınacak), bunun duygulanımların sabit değişmeden kaldığı anlamına gelmeyeceği, aksine onun sürekli sınırlı bir alan içerisinde döngüsel devindiği ve değiştiği, değişim direncindeki zayıflığın diğer şeyler açısından oldukça yüksek olduğu, bu yüzden doğa yasaları ve onun tüm özellikleri anlamında gerçek bir varoluştan yoksun olduğu, doğada sadece insan türünün doğaya yüklediği bir anlamsal çarpıklıkla anlaşılabilineceği, yani insan dışında bir varoluş alanına sahip olmadığı; duygulanımların doğrudan bireysel olarak etkilenimde bulunmasının imkansızlığı, çünkü onun ancak ortak bir öznesel paylaşım alanında işleyebileceği (bunun nedeni varoluş dereceleriyle ilgilidir), yani onun doğrudan toplum içerisinde etkilenimde bulunacağı, bir ideolojinin bireye yönelemeyip sadece toplumsal bir forma yönelmesi gibi, ancak duygulanımların dolaylı olarak pratik aklın etkisiyle bireysel etkilenimde bulunacağı ve böylece etkilenim etkisinin zayıflayacağı, bunun da saf aklın bir gelişim aşaması olduğu, çünkü duygulanımların birey alanında her zaman daha zayıf olduğu daha önce unutup şimdi yaptığım eklemeler ve bir takım aklın yasalarından gelen ilkelerle birlikte açıklanmaya çalışılmıştı.

Doğa yasalarının devinimini açıklamak şimdilik oldukça zordur. Burada mantıksal problemler ortaya çıkmakta olduğu görülüyor. Hatırlanacağı gibi öncesinde; saf aklın bir devinim içermediği, buradaki devinimin pratik aklın sabit saf akla yönelimi olduğu söylenmişti. Hatta bazı yerlerde de, doğa yasalarının değişmeden kaldığı, yani devinmediği söylenmişti. Şimdi açıkça ortaya çıkıyor ki; devinim de varoluşta olduğu gibi tek bir anlamla, tek bir türle, tek bir dereceyle anlaşılmaması gerekir. Onu, duygulanım alanıyla bağlantı kurarak açıklamaya çalışmanın hatalı sonuçlara neden olacağı ortada. Çünkü; aralarında hiçbir özsel bağ olmayan şeyler, birbirleri üzerinden konumlandırılamaz. Burada da duygulanımlar, doğa yasalarına göre konumlandırılmadılar. Dikkatsiz okuyucu burada; duygulanımları doğa yasalarına göre hatta ona zıt olarak konumlandırdığımızı, ancak onların farklı bir varoluş alanı olarak tasarlanamayacağını söylediğimizi, bunun da mantıksal çelişki olduğunu rahatlıkla söyleyebilir. Aynı şekilde; doğa yasalarını stabil olarak tanımlayıp, insan aklının evrimsel ve çizgisel bir yönde devindiğini söyleyip, bunun da mantıksal çelişki olduğunu söyleyebileceği gibi. Ancak; doğru ve yanlış sınırlarıyla ölçeklenmiş ikili mantık sistemlerinin burada reddedildiğinin, saf aklın mantığının pratik aklın öykünme mantığından farklı olduğunun, insan mantığının hep doğayla uyumsuz olarak tasarlandığının, örneğin yanlış olana çelişki içerenin mutlak olarak doğru olacağı gibi bir ilkeden söz edilemeyeceğinin, çünkü doğada sonsuz doğru ve yanlış alanları tasarlanabilineceğinin, ancak gerçeğin sonsuzluğunun mümkün olamayacağının, matematiksel doğru olarak adlandırılan şeylerin gerçelik derecesinin yani kendi özünü temsil etme derecesinin kesinliği nedeniyle ikili bir şekilde ifade edilemeyeceğinin, yani sadece gerçeklik düzeyi olarak tasarlanabilineceğinin, bunun için gerçeklik derecesinin matematiksel bir aksiyom olduğunun ve mantığın da insanın matematiksel kavrayışının bir dili olduğunun, herhangi bir dilin pratik aklın işleyişi olduğu ve bunun için bulanık da olsa matematiksel bir örüntü olmadan hiçbir dilin varolamayacağının, buradaki tüm kavramlar arasındaki ilişkinin de ikili bir sınır içerisindeki bir dil mantığı olarak değil, matematiksel aksiyomatik bir ilişki olarak yorumlanması gerektiğinin tekrar hatırlatılması gerekiyor.

Bu hatırlatıldıktan sonra; doğa yasaları duygulanımlar ile karşıtlık kurularak ele alındığında veya devinim tek bir tür olarak görüldüğünde, doğa yasalarının; devinimsiz, değişmez ve stabil olduğu rahatlıkla söylenebilinir. Şimdi, elimizde kabul ettiğimiz ve en iyi anlayabileceğimiz tek bir doğa yasası var. Ve tüm bu önermeleri de, onun araçlarıyla kurmuştuk. Yani saf akıl. Bir şeyin kendisi doğa yasası olduğunda; onun işleyişinin, onun özellikleri olduğunu eklemiştik. Saf akıl tamamen etkin olduğunda, duygulanımların tamamen ortadan kalkacağını ve insanın doğasının olması gerektiği gibi robotlaşacağını belirtmiştik. Bunun da, üst insana karşılık geleceğini söyleyebiliriz. Saf aklın özelliği olarak; en önce ele alınması gerekenin, pratik akıl olduğunu da söyledik. İnsanın tarihinin pratik aklın tarihi olduğunu, saf aklın bir tarihi olmadığını çok önceden tespit ettik. Üst insanın zihinsel olarak hiçbir değişmeye uğramadan aynı kalacağını, burada hemen belirtebiliriz. İnsanın doğa yasasının devinimini de; pratik aklın, sabit olan saf akla yönelimi olduğunu tanımladık. Peki, saf akıl için ne dedik? Onun için hiçbir özsel tanım yapmadık, zaten yapmamız da imkansızdı. Çünkü; doğada ne böyle bir insan vardı, ne de bir doğa yasasını tamamen anlayabileceğimiz araçlar (belki bir balık olsaydık bilebilirdik bile dedik, ama insan olarak değil). Bilim ve felsefe tarihinin başından beri bilim insanları, doğa yasalarının özelliklerini tanımladılar ve hala tanımlıyorlar. Birçok farklı paradigmalar ve kuramlar oluşturuldu, onlar yıkıldı yerine yenileri geçti. Açıklamalar işler olduğu düzeylerde kaldığı sürece doğru kabul edildi, işleyemediği sürece yanlış. Burada kalıcı hiçbir özellik keşfedilemedi veya bilginin imkanı mümkün değildir gibi bir anlam çıkmasın. Tabi ki doğa yasalarının bazı özellikleri keşfedildi ve kalıcı hale getirildi; ama hiçbir zaman, doğa yasalarının kendilerinin ne olduğu keşfedilemedi. Bilim, nedenlerin bulunmasının imkansızlığını ne yazık ki kabul etti ve artık nasıllar keşfediliyor. İnsanlar daha çok biliyorlar, ama gün geçtikçe bilgiyi yorumlayacak araçlardan daha çok yoksun kalmaktalar. Burada tek bir şeyle başladık ki; eğer bir doğa yasası tamamen tanımlanacaksa, insan için bunun tek imkanı; saf akıldır. Varlığın ne olduğunun anlaşılabilinmesinin tek yolu insan için; önce kendi doğa yasasını keşfetmesidir.

Duygulanım gibi, pratik akıl açısından konuşulduğunda da tabi ki; doğa yasası değişmez, devinimsiz ve stabil olarak algılanacaktır. Tıpkı eski felsefecilerin Tanrı'yı; değişmez, bölünmez, ezeli ve ebedi olarak tanımladığı gibi. Ancak, pratik akıl doğa yasasına devinir. Saf akıl sabit kalsa da, ona yönelim vardır. Devinim yoktur; ancak mutlak anlamda değişmezlik de, stabilite de. Evren dinamiktir ve sürekli etkilenimler vardır. Devinmeyen şeyler vardır, ancak o şeye doğru devinimler de. Bu yüzden, mutlak anlamda değişmeme mümkün değildir. Bu yüzden pratik akıl açısından bakılırsa veya bir duygu formu açısından; Tanrı değişmezdir, kalıcıdır, nedendir, ezelidir, ebedidir veya doğa yasası; değişmezdir, stabildir, nedendir. Şimdi artık söylenmesi gerekiyor ki; varoluşun hiçbir çeşidinde mutlak anlamda bu özellikler bulunamaz. Varolan bir Tanrı olsa dahi. Bu sıfatların hepsi mutlak anlamda ele alınacak olursa sadece asli olana, yani yokluğa ait olabilir.


21 Haziran 2018 Perşembe

Doğa Yasalarına Giriş ve Toplumsal Alanın Reddi Üzerine XI


Belirlenim Yasaları Öncesinde Birtakım Açıklamalar IV

Renkler istisnadır. Asli olan siyah ile beyazdır. Tıpkı asli olanın yokluk, varolmanın ise bir istisna olduğu gibi.

Daha önce ifade ettiğim gibi; insan aklının insana ne aşkın olanı buldurma, ne de onu iyiye ve doğru olana yöneltme gibi işlevleri vardır. Peki, en azından burada diğer önermelerin kabul edilebilir tarafları olacaktır. Bunlar konusunda daha önce de birtakım şeyler yazmıştım, ama daha detaylandırmamıştım. Ancak şu sorulabilir ki; insan aklının insanı doğruya yöneltemeyeceği önermesinin kendisi çelişik bir önerme değil mi? Eğer doğruluk değeri denen şey insan uydurması ise, burada yazılanlar da bir uydurma değil midir? Bu tıpkı, daha önceki çelişkilerime benzemekte. Yani; gerçeklik üzerinden hareket etmeye çalışan birisinin, bunu toplumsal bir dille kurma çabasının kendisinin bir çelişki olduğu durumu. Bunu belki yazılarımı sonlandırırken aşmaya çalışacağım. Orada kuracağım dil, hiçbir toplumsal dile benzemez ise bu aşılabilinir. Burada ise kavramlarla alay etmekten başka yapacağım bir şey yok. Kullandığım bazı kavramların, ifade etmeye çalıştığım anlamları karşılamamasının, şimdilik benim için bir öneminin olmadığını zaten söylemiştim. Bunun yöntemimle ilgili olduğunu da. Örneğin; son yazımda kullandığım 'anomali' kavramı, sosyolojide geçen ve oradaki anlamı karşılamayan bir kavramdır. Onu kullanmamın sebebi ise; o anda aklıma onun gelmesi veya canımın öyle istemesinden başka bir şey değil.

Ancak, kavramsal anlam hatalarının benim için önemi yok olsa da, yaptığım mantıksal hataların düzeltilmesi gerekir. Bunun için, son yazımda bahsettiğim bir konuyu ele almam gerekiyor. Bu hata; hayvan toplumsallaşmasını, insan toplumsallaşmasıyla aynı kategoride ele almamla gözükmekte. Oysa, insan toplumsallaşması denen şey; mit ve imgelem üretimidir. Orada anlatmaya çalıştığım şey, sadece insan türünün duygulanım belirlenimi göstermesinin ifade edilmesiydi. Ancak hatalı bir yoldan. Hayvanların sadece bir doğa yasası olarak akla sahip olmadığını söyleyebilirim. Oysa doğa yasası özellikleri olarak akla sahip olabilirler. Bununla ilgili kesin bir şey söyleyemem. Gözlemlediğim kadarıyla hayvanlar, sadece insanlar gibi saf akıl yönelimi oluşturamazlar. Ancak; düşünme, hafıza, yargı üretme gibi yetenekler gösterebilirler. Bununla ilgili net bir şey söyleyemeyeceğimi, onlar için belirlenimsel olanlar hakkında konuşamayacağımı; çünkü hiçbir zaman onlar gibi olamayacağımı, ancak insanlar üzerine konuşabileceğimi söyleyebilirim.

İnsanlar dahil hiçbir şey; asla doğa yasası üzerine konuşamaz. Sadece doğa yasası özellikleri yoluyla dolaylı yollardan konuşulur. Örneğin ben; saf akıl ile ilgili hiçbir şey söyleyemem, sürekli pratik akıl üzerinden konuşurum ve ona, onun bir yolundan yönelmeye çalışırım. Burada dil ile yaptığım gibi. Ancak saf akla ulaştığımda zaten, onunla ilgili bir şey söylememe gerek yoktur. Yine yasa özellikleri ile ilgili konuşurum. Bu yüzden, saf aklın bir tür tanımı yoktur. Tanrı'ya kendini anlat dediğiniz de, size ne söyleyebilir ki.

Bunun için, hayvanlar ile ilgili olarak burada söyleyebileceğim iki şey var. Birincisi; onun insan türü gibi, bir akıl olarak doğa yasasına sahip olmadığıdır. Onun toplumsallaşma özelliklerinin insanlarla kıyas edilmesinin hataya sebep olabileceğidir. Hatta insanın ilk hayvansı dönemleriyle dahi. Çünkü insan türünün ilk belirdiği yerde, saf akıl da bir şekilde belirecektir. Saf akla yöneliminin kendisinin evrimsel bir gelişim süreci olduğunu, bu gelişimin sadece biyolojik bir süreç olmadığını ifade etmeme gerek yok heralde. İkincisi, hayvanların insanlar gibi bir devinim dengesizliğinde olmadığını ifade edebileceğimdir. Bu yüzden hayvanlar, kendilerini tam olarak gerçekleştirmiş canlılardır. Yaşamları bir makinanın işleyişine benzer.

Orada ifade ettiğim, hayvanların kültürel özellikler yönünden insanlardan daha yüksek bir seviyede olduğu önermesinin tartışılması gerekiyor. Hemen ifade etmeliyim ki, kültür bir belirlenim türüdür. Toplumsallaşmanın kendisi gibi. Toplumsallaşma insan türü için  duygusal belirlenim sınıfındadır. Bunun özel bir belirlenim türü olduğunu ve ayrıca incelenmesi gerektiğini söylediğimi hatırlıyorum. İnsan ve hayvan toplumsallaşmalarının farklı şeyler olduğunu söylemem de bu nedenledir. Burada olan sorun da, her zaman olduğu gibi, toplumsal bir dilin zayıflığından kaynaklanmaktadır. Çünkü; benim kullandığım dil, insan merkezli bir dildir. Ben bu dil üzerinden, onların belirlenimi hakkında konuşamam. Ben hayvanlardaki bir olguyu, insanın uydurduğu bir kavramla anlatmaya çalıştım. Hiçbir köpeği veya başka bir hayvanı tek tek ele almadım, senin bu olgun için ne demeliyim diye onlara sormadım. İnsanlar ağızlarında gördüğü şeye dil, ona benzeyen her şeye de dil demişlerdir.

Diğer bir sorun ise; toplumsallaşma bir belirlenim olduğuna göre, tamamen doğa yasasına uygun bir varlığın nasıl belirlenimsel bir etkide olduğudur. Yani sorun şu; neden saf akla sahip olan bir varlık toplumsallaşır. Neden kanatları olan ve uçan bir varlık topluluk halinde yaşar sorusu da problemdir benim için. Ancak bu, benim yanıtlamam gereken bir soru değil. Çünkü onun, doğru bir soru olduğuna emin olamam. Bir saf akıl ne ise, kuşun kanatlarının da o olduğunu söylemiştim. Veya bir gözün. Bunların hepsine doğa yasası demiştim. Bunlar arasında kıyas ilişkileri kurmak, bana saçma gelir. Ama örneğin, insan aklını keyfi olarak özel bir tür yapmıştım. Bunun için kendimce gerekçelerim vardı. Çünkü sadece o, matematiksel önermeleri a-priori olarak kavrayabiliyordu. Bu söylediğim, matematiğin uygulanması değil. Başka canlılar da matematiği uygularlar, hatta belki insanlardan daha mükemmel bir şekilde. Ancak, onu bildiklerini bilemezler. Saf akıl, yeryüzü içerisinde bildiğini bilebilen tek doğa yasasıdır. 

Bunların ışığında, hayvanların insanlardan daha gelişmiş türler olduğunu çok rahat ortaya atıyorum. Çünkü, onlardaki yasalar tamdır. İnsan ise devinir. İnsanlar saf akla ulaştıkları zaman, onlarla eşitleneceklerdir. (Umarım okuyanlar bu anlatılanları kullanma, yararlanma, yok etme ilişkilerine indirgemezler. Buradaki gelişmişliği, oradaki anlamlara indirgeme sığlığı göstermezler. Ele alınan yasalar birbirlerinden ayrı dünyalardadır. Her yasa, kendi içinde bir dünyadır.)

Benim için aynı saf akla sahip olan varlıkların; bu kadar farklı özellikler göstermesi, farklılaşması da olağanüstü bir durumdu. Neyse ki hayvanlarda böyle bir durum algılamadım veya başka canlılarda. Oradaki farklılaşmalar, sadece çevresel faktörlere göre değişiyordu. Yani yasalar içerisinde işliyordu. Bunlar da, bir tür belirlenim oluşturabilir. Ancak bunlar, yasa özellikleri içerisinde kalıyordu. Ama insanlar ise, duygusal belirlenim dediğim bir şey oluşturuyordu. Ne yazık ki insanlardaki bu olguyu açıklamam gerekiyordu, çünkü ben de bir insandım.

Hayvanlar için doğa yasası dışında kalanlar, yani onlar için belirlenimsel olanlar hakkında konuşmayı artık burada bırakmam gerekiyor. Artık konuşmalarım onlar için, yasa ve özellik benzeri örneklemelerle sınırlı kalacak. Değinmem gereken bir başka konu da; son yazımda yazdığım ve mantıksal bir çelişki oluşturuyor gibi görünen, ancak oluşturmadığını düşündüğüm bir nokta daha var.

Orada ifade ettiğim; insanın saf akla yöneliminin, savaş ve yıkımları durduracağı yönündeki söylemimin tekrar ele alınması gerekiyor. Çünkü, saf akla yönelimin kendisi bir savaştır. Çok önceden ve ilk olarak bahsettiğim; akıl ve duygu arasındaki savaş. Saf aklın daha çok belirmeye başladığı her yerde uzun vadede, toplumsal yıkımlar yavaşlayacaktır. Bunu kesin olarak söyleyebilirim. Ancak, zayıf olanlar daha çok yıkıma uğrarlar. Toplumsal yıkımlar yön değiştirir. Savaşlar, yıkımlar, soykırımlar, nükleer felaketler azalmaz. Aksine, daha da çok artar. Bunun; iyi-kötü, doğru-yanlış olarak değerlendirilmemesi gerekir. Saf akla yönelik artan her türlü istek ki bu kendiliğinden gelişir; savaşı, insani gelişimi zayıf olanlara yönlendirir. Yıllardır kandırılan insanı; duygusal yönü kuvvetli canlının, insani yönü daha gelişkin olduğu yalanını ortaya çıkartır. (Bu kandırma terimini sadece canım öyle istediği için kullandım). Günümüzde artık, savaşın zayıflar için yıkım olmasının örnekleri zaten yaşanıyor. Ancak; bu yıkımın, yeniden kurucu bir yıkım olduğunu söyleyebilirim.

Toplumsal alan içerisinde, hiçbir zaman ve hiçbir şekilde varolmaması gereken canlılar varolur. Ancak, doğa yasaları bunu geri almak zorundadır ve bu zayıflığı, işlem mekanizmaları ile yok eder. Bu mekanizma da, insan için bir doğa yasası olan saf akıl ile işler. Ona yönelim olmasaydı ve o, birden kendisi halinde işlem yapabilseydi, zaten o canlılar varolmayacaktı. Bu ifadelerimi; hayatını toplumsal olarak yani bir tür duygusal belirlenimler ile geçirmiş, toplumsal bir inşa ile varolmuş, hayatı toplumsal iyi ve kötü kategorilerine göre yorumlayan insanların anlamayacağını söylememe gerek yok zaten. (İyi ve kötü kategorilerinin toplumsal bir alan dışında varolması beklenemez, yani mutlak iyi ve kötüden de söz edemeyiz. Toplumsal alan içerisinde iyi olan, aynı zamanda doğrudur da).

Peki, neden saf akla sahip bir varlık duygusal bir belirlenim göstererek, kendi varlığından uzaklaşmıştır? Neden insanlar kendi varlığından uzakta doğarlar. Bu uzaklığın bilimsel gelişim süreciyle ilgisi yok. Yani, henüz bilimsel yönden geri düzeyde olmakla. Doğayı yorumlayamamayla ilgisi yok. Ondan korkmakla da. Sorun o korkunun, neden ortaya çıktığıyla ilgilidir. Bu uzaklık, inanç dediğim şeydir. Neden insanlar inanır, bunun için de korkar ve duygusal belirlenim denen olguya sürüklenir?

Varolmak bir kusurdur. Bu kusurun bedeli de, yok olmakla ödenir. Asli olan tek şey yokluktur. Varolmak ise istisnai bir durumdur. Bir şekilde insanlar varolduğunu hissetmek ister. Yokluktan kaçmak için, hazza ve acıya yönelirler. Çünkü; insanlar diğer canlılardan daha çok vardır, daha çok istisnadır. Ve bu zayıflık da onu, daha çok istisna olmaya yönlendirir. Bu zayıflık nerden geliyor, varoluştan mı? Bunu anlayabilir miyim? Neden insanlar duyarak anlayamazlar da, dinlemeye çalışırlar. Neden bakarak anlayamazlar da, görmeye çalışırlar. Dinlemek, görmek bunlar istisnadır işte. İnsan varolma kusurunu en çok yaşayandır ama neden? Her duygulanımı onu daha çok varolmaya sürükler. Bunların hepsinin bir anlamı var mı? Araştıracam.

Kuracağım dile gelince; bunun kesinlikle bir mantık dili olması gerekecektir. Bu ise Aristotales'in yaptığı gibi, iki değerli toplumsal bir mantık dili değil; sonsuz değerli simgesel bir mantık dili olmalı. Her doğruya karşılık, bir yanlışın gelmek zorunda olmadığı bir mantık dili. İnsan duygulanımlarını bile açıklamaya olanak veren bir dil. Böylece saf aklın doğadan ve onun yasalarından kopuk bir şey olduğu değil, onun kendisi olduğu gösterilebilinecektir. Her türlü belirlenimsel olandan arındırılabilinecektir. İnsanların gerçek ana dili ortaya çıkarılabilinecektir. İnsan aklının aşkın ve iyiye olduğu gibi, doğruya yönelik de bir etki göstermeyeceğini, çünkü doğruluk değerinin insan uydurması olduğu; '2*2=4' önermesinin doğru değil, sadece gerçek bir önerme olduğu gösterilecektir. Aklın arındırılmış en saf mantık biçiminin, epistemolojiye değil; ontolojiye dayanması gerektiği böylece anlaşılabilinecektir. Öncesinde insan zihni, her türlü anlamdan temizlenmelidir. Toplumsallığından, inançlarından, dinlerinden, kültürlerinden arındırılmalıdır. Ancak, teorimde hala açıklayamadığım ve bazı mantıksal çelişkiler sezinliyorum. Önce, onları halletmem gerekecek.