toplumsal determinizm etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
toplumsal determinizm etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

3 Ocak 2018 Çarşamba

Doğa Yasalarına Giriş ve Toplumsal Alanın Reddi Üzerine IX


Belirlenim Yasaları Öncesinde Birtakım Açıklamalar II

Tarih boyunca her dönemde toplumsal davranışlar ve bunun aracılığıyla insan davranışları hep açıklanmaya çalışıldı. Oysa yapılan hep, pratik aklı kendisi ile açıklamaya çalışmaktı. Onun içindeki duygulanım çatışma alanı hep gözardı edildi. Pratik akıl saf bir formda varolamıyordu. Hiçbir zaman kendi özelliklerini tam yansıtamıyordu. Çatışarak devinen bir yapısı vardı, kararsızdı ve düzensizdi. Sadece tikellerle gerçekleşebiliyordu, oysa saf akıl hem tikellerde var olup hem de tümel bir anlam kazanabilme olgusudur. Buradaki tümel bir anlam, Platoncu bir aşkınlık olarak düşünülmemeli. Sonuçta, pratik aklın belirlenim içerisinde anlaşılabilinecek bir anlamı daha vardı, bu ise hiç görülmedi. Pratik aklın bir örneği toplumsal bir ekonomik dönüşümdü, saf aklın bir örneği ise ahlaktı. Hep yapılan ekonomi içerisinde ahlakı gerçekleştirmekti, oysa sadece ahlak içerisinde ekonomi gerçekleşebilirdi. Zaten hep öyle oluyordu ama pratik aklın zayıflığı bunun görülmesini engeller. Öyle olduğu için de belirlenim yasaları hiçbir zaman anlaşılamadı, bir çokları bile onu psikolojik bir olgu zannettiler. Bir çok teori iş oraya dayandığında hep tıkandı. Birçokları septisizm bataklığına saplandılar, birçokları psikolojik egoizme götürmeye çalıştılar, birçokları onu doğa yasalarına indirgeyerek en başından çelişkiye düştüler, birçokları ise saplantılı bir metafizik ile spekülasyondan başka bir şey yapmadı. Teorilerini tamamen alt üst edebilecek bu olguyu pek azı araştırma cesaretine girebildi. Belirlenim yasalarını fark edip onları tarif etmeseler de dikkate aldığı görülebilinen her düşünür tarihte düşünce dünyasında bir kırılma noktası gerçekleştirdi. Aydınlanma düşünürleri bunun bir örneğidir, ancak eksik bir örneği, bu durum da tabiki doğaldır.

Bu kırılma noktası zorunlu bir gelişimdi, çünkü pratik akıl saf akla devinmek zorundadır. Bu devinme için mücadele eden düşünürlerin çoğunlukta bulunduğu nerde yer varsa, orası düşünce anlamında gelişti ve gelişmeye devam ediyor, geliştikçe daha çok düşünür ortaya çıktı çünkü bu mekanizma kendini geri besleme unsurlarını da barındırır. Bu devinime direnen toplumlar da ne buna engel olabildiler ancak bunu zayıflatarak onlar karşısında sömürge olmaktan öteye gidemediler.

Gelişen toplumlar bir şeyi çok iyi anladılar. Bir toplumun gelişmesi demek kendisiyle tam bir zıt anlamda toplumsal yapısının zayıflaması demektir. Çünkü, belirlenimsel olan bir şeyin aslında tümel bir anlamı yoktu. Toplumsal yapının zayıflaması inanç birliğinin, ortak manevi duygularının, duygusal birlikteliğin yok olmaya başlaması demekti ki çünkü bunların belirlenimsel yasa görünümlü dayanaklarının dışında hiçbir gerçekliği yoktu. Bu yönelim içerisinde, aşamalardaki bir görüntü olarak saf akıl tikel bireylerde kendini hissettirebiliyordu. Daha önce de değinildiği gibi, saf akıl önce tümel bir alandadır ama doğa yasalarına içkin bir alanda. İşte onun tümellikten tikel alanda belirmesi tarihteki bir kırılma noktasıdır. Bu alanda mücadele eden nerdeyse tüm düşünürlerde bile böyle bir ayrım galiba pek yoktu. Ama, hepsi gerçekte varolanın peşinde olduklarını biliyorlardı. Önemli olan da zaten buydu. Saf akıl kendisini ancak felsefe ile ifade edebilir ama bilimle gerçekleştirir. Günümüzde gördüğümüz bilim ise pratik aklın belirlenimsel bilimi yani kusurlu bilimdir.

Bazıları ise insanların robotlaştığını öne sürdüler. İnsanlar artık duygusuzlaştı, ilgisizleşti, manevi değerlerini unuttu diye dem vurdular. Bu tip düşünce yönelimleri hemen hemen her toplumda görülebilinir. Ama bunu söyleyen bir felsefeci olsun veya sıradan bir insan, şunu anlayamadı; Saf aklın gelişmesi demek zaten insanların robotlaşması demektir.

'İnsanın doğası saf aklının doğasıdır' diye ortaya attığım önerme eğer gerçeği yansıtacaksa, insanın doğal gelişimi de zaten onun robotlaşması anlamındadır da. Bunun a-priori kanıtları saf akıldan çıkar ve onlara ulaşmak için daha çok düşünmemiz gerekir. Ama a-posteriori kanıtları belirlenimleri kör etmemiş gözler için ortadadır. Toplumsal olarak nerde olursa olsun, insan olgusu içerisindeki gelişmeler her zaman stabil bir seyir ile seyreder. Tarih dinamik değil, oldukça belirli ve belirlenmiştir. Aşamalar ve evreler de. Gelişim ise sadece bunlar içerisindeki seyirdir. Bu aşamaların ve evrelerin kendi içerisinde stabil olması gerekmez. Buradaki gelişim olgusunun kendisindeki stabilliktir önemli olan. Aynı saf akıldaki gibi. Hiçbir toplum, postmodern diye tabir edilen döneme, kapitalist ekonominin dönüşüm süreçlerini yaşayamadan giremez. Ve hiçbir toplum da bilgi toplumu diye tabir edilen seviyeye çıkmadan ilerleme kaydedemez. Aynı şekilde, sanayi toplum seviyesine de. Yani başka bir alternatif, üçüncü bir imkan yoktur. Kapitalizm aşamasına geçilemeden gelişmenin imkanı yoktur. Tabiki bu belirlenim yasaları ve toplum için geçerlidir. Saf aklın bundan bir bağımsızlığı vardır. Ama bunun önemi sadece olgusal olaraktır, pratik bir karşılığı yoktur.

Oysaki, toplumların gelenek görenekleri, yaşayışları,  kültürleri, dilleri, dinleri çok farklı yapılar gösterebilir. Ama anlaşılamayan şey bunların hiçbir anlamı olmaması, kültürde de dinde de gösterilen ilerlemeler ne tarihsel ne de olgusal anlamda bir ilerlemedir. Sadece dilin zayıflığı ve pratik aklın kusurlarından ortaya çıkan bir gösterimdir. Bunun için tarihsel ilerleme pratik aklın ilerleyişidir, ve bu da kaçınılmaz olarak toplumsal her olguyu zayıflatır. Yönü de sabit ve stabildir. Buradaki stabilite olgunun bütününde, ki zatan içsel yönelimlerde farklı devinimler gözlemlenebilinir ama bunun da hiçbir önemi yok.

Bu anlatımlarda hep dilsel problemler var, en azından benim açımdan. Örneğin, ben duygulanımlardan bahsedeceğim bölümde ki, bu bölümü açıklayabilmek için daha çok uğraşmam gerekecek ki, yine bu felsefe içerisinde tamamen ayrı bir bölümün uğraş alanı olacaktır. Örneğin, insanın hayatında ortaya çıkan kendilerinin duygu dedikleri şeyler, dilsel bir bütünlüğe girer ve anlam kazanır, oysa onların saf aklın dilinde ayrı bir tarifi vardır. İkincisi, her duygulanım gibi görünen şeyler bir belirlenim olmak zorunda değildir. Örneğin, insanın hakikati arama sevdası bir duygu olarak görülebilir ama bu saf aklın hareketidir. Yani bazı şeylerin anlamı toplumsal bir dilde karşılık bulmaz ve dil ile anlatmak oldukça zordur. Yani, bazı duygu gibi görünen şeyler saf aklın hareketi olabilir.

Bu yüzden, dilde insanın robotlaştığı yani duygusuzlaştığı ve manevi değerlerden uzaklaştığı diye anlatılan şeyler, aslında insanların kendilerinden uzaklaşması değil, aksine kendilerine yönelmelerinden başka bir şey değildir. Aslında toplumsal bir bütünlük içerisinde yaşayan insan gerçek anlamda bir robottur. Nitekim, bizim yaşadığımız düzende gördüğümüz robotlaşma türü de saf aklın bir gerçekleşmesinden ziyade, bir duygudan çıkıp başka bir duyguya esaret olma, bir duygunun diğerine baskın çıkması daha doğrusu bencil duyguların toplumsal duygulara baskın çıkması türünden bir şeydir. Ama bu bile insanın tarihsel yönelimindeki bir aşama, saf akla giden bir yolun göstergesidir. Çünkü, pozitif anlamda varolmasa da, gelişen toplumlarda negatif bir anlamda kazanç sağlar. Mitsel, inançsal yani toplumsal belirlenimden uzaklaşma ve bireysel belirlenimlere yaklaşma anlamında.

7 Temmuz 2017 Cuma

Doğa Yasalarına Giriş ve Toplumsal Alanın Reddi Üzerine VII


İnsanlar Dünya üzerinde tarih boyunca iki tür aşama içerisinde seyrederler ve bu aşamalar eş zamanlı olarak farklı ivmelerle, coğrafi olarak da farklı boyutlarla gerçekleşir. Bu iki farklı boyutun dil üzerinden sınıflaması, iki tür dil farkını da ortaya çıkarır. Bunlardan birincisi saf aklın dili diğeri de toplumsal yaşamın dilidir. Bu iki dil birbirinin ağzından hiçbir zaman konuşamaz ve Dünya üzerindeki hiçbir tercüman bu iki dili birbirine çeviremez. Çünkü, bu iki dil kendi içerisinde farklı iki dünyadır.

Bu ikisini de dil olarak özelliklendirilebilmemin sebebi de, onların doğru ve yanlış aktarım içerisinde bulunabilmesidir. Çünkü doğru ve yanlış sadece dilin bir özelliğidir. Saf aklın dili ise sadece belirli bir formasyona indirgenemez. Ama görünen örnekleri açık bir şekilde bellidir. Matematiğin dili belki de bunun en seçkin örneğidir. Bu onun özelliklerine bakılarak anlaşılabilinir. Çünkü saf aklın özellikleriyle örtüşür.  Her türlü deneyimden muaf olacağı için her türlü belirlenimden de muaftır. Bunun için her türlü ima ve ünlemden muaftır. Evrensel ve kesindir. Toplumsal bir dilde anlatı hiçbir zaman verilen değerle öz değer arasında eşitlik barındırmaz. Ancak matematiksel bir dil ile bu mümkündür. Toplumsal bir dil ile bir olgunun ispatlanmasının hiçbir zaman imkanı yoktur. Ancak matematiksel bir dil ile ispat mümkündür.

Bunun için mantık asla toplumsal bir dil ile ifade edilemez. Yani toplumsal bir dil mantıksal bir dile çevirilemez. Yapılır ise ispatlanamamazlık sorunu ortaya çıkar. Zaten kesin bilginin mümkün olmadığını iddia eden şüpheci yaklaşımların temel yanılgıları burada ortaya çıkar. Temel problem saf aklın dili ile, duygusal belirlenimin dili arasındaki ayrımı gözden kaçırmalarıdır. Dilin konumu sadece toplumsal bir inşa ile ele alınır ama bu yanılgı hiçbir zaman görülemez. Çünkü epistemolojilerinde duygusal bilgi, saf akla yönelen bilgi diye bir ayrım bulunmaz. Üstelik bilgi duyusal bir konuma indirgenir. Oysaki mantık  sadece matematiksel bir dil ile ifade edilebilinir. Buradaki temel hata ise toplumsal bir dili matematiksel bir dile çevirme çabasıdır. Oysa böyle bir çeviri yapılamaz. Buradaki yapılamazlığın anlamı, yapılsa dahi onun özdeş bir çeviri olamayacağı ile ilgilidir. Bunun için toplumsal bir dilin matematiksel bir sembolleştirmesi yapılamaz. Yani öncüllere p ve q gibi sembolleştirmeler vermek hiçbir zaman işe yaramaz. Çünkü oradaki ''p'' hiçbir zaman matematiğin dilindeki ''p'' olamaz. Çünkü oradaki ''p'' olgunun hiçbir zaman kendisine karşılık gelemeyecektir. Hiçbir tercüman bu iki dili birbirine çeviremez. Çünkü bu uyuşmazlık doğa yasalarının bir sonucudur. Mantıksal ilkeler olan özdeşlik, çelişmezlik gibi ilk ilkeler toplumsal bir dile hiçbir zaman aktarılamaz. Çünkü belirlenim altına girer ve anlam kazanır. Oysa bu ilkelerin belirli bir anlamı yoktur. Anlamı olan şey kendisidir. İnsan mantığı sadece matematiksel bir anlamda ifade edilebilinir. Çünkü ikisi de saf aklın konuşma dilidir. Bunun için bilgi, toplumsal bir dilde hatta toplum mefhumunun kıyısından hatta en ucundan uğramış bir halde bulunsa dahi mümkün değildir, ama saf akıl için mümkündür.

Buradaki anlatımı şöyle örneklendirelim. Dil üzerinden verilen bu durumda, her şey gibi dil de toplumsal bir belirlenim altında inşa ediliyorsa toplumsal bir dil, saf akıl üzerinden inşa ediliyorsa bir doğa yasası özelliği olacaktır. Özelliklerin bir doğa yasası olmadığını söylemiştim ve ikili bir ayrım yapmıştım. Örneğin saf akıl ve düşünmek demiştim. Buradaki saf akıl bir doğa yasasıdır, düşünmek ise onun bir özelliği. Göz bir doğa yasasıdır, görmek ise onun bir özelliği. Bu akıl mefhumunun kendisinde şöyle bir dönüşüme girer. Saf ve pratik akıl arasındaki ayrımla. Yani saf akıl doğa yasası iken pratik akıl onun bir özelliği yani, bir doğa yasası özelliği olacaktır. Bunu nereden anlıyoruz yine gösterdiğim özelliklere bakarak. Bu yüzden benim için bir şeyi bilmenin en iyi yolu Aristotales'in söylediği gibi onun nedenini bilmek değil, onun özelliğini bilmektir. Saf akıl bir doğa yasası olduğu için gösterdiği özellik onun bir belirlenim altına girmemesidir. Ama düşünmek bir belirlenim altına girebilir. Bunu aynı şekilde dile de uygulayabiliriz. Dil bir doğa yasası özelliği olduğu için belirlenim etkisi gösterebilir. Toplumsal bir dil inşası zaten saf aklın baskı altında tutulduğu bir alandır. Toplumsal bir dilin içerisindeki terimler, yüklemler dahi duygusal belirlenim altında kalacağı için özün kendisini hiçbir zaman veremeyecektir. Toplumsal bir inşa içerisindeki ağaç terimi, hiçbir zaman ağacın kendisi olmayacaktır. Eğer gerçekten, ağaç nesnesinin kendisi yani biricik özü anlatılamak isteniyorsa yapılması gereken, bütün ağaç formlarının matematiksel bir dil ile inşasıdır. Bu tür bir durumda zaten ağaç nesnesinin sosyal inşası ortadan kalkar. Ama toplumsal bir dilde gördüğümüz bazı sözcükler toplumsal bir inşa halinde bulunsa da özü saf aklın diline dayandığı için duygusal belirlenim etkisine girmez. Örneğin değil, bazı, bütün gibi sözcükler toplumsal bir inşa halinde bulunsa dahi belirlenmezler. Örneğin, ağaç terimi bir şiirde tema haline gelebilirken bu sözcükler gelemezler. Bunun sebebi saf aklın temel belirleyici olmasıdır ve bu sözcükler pratik bir hüviyete bürünür. Bunun da sebebi toplumsal inşada dahi saf aklın pratik akıl aracılığıyla varlığını sürdürebilmesidir. Bu yüzden sayılar gibi matematiksel dile ait olan şeyler toplum içerisinde inşa halinde bulunsalar dahi toplumsal çatışma etkenlerinden tamamen muaf kalırlar. Çünkü belirlenmezler. 

Zaten toplumsallaşan insanların insan olarak kalmalarını sağlayan şey de budur. Eğer saf akıl toplumsallaşan ilk insandan itibaren, en güçlü şekilde baskı altında kaldığı ilk anda dahi pratik akıl formuna geçemeseydi veya böyle bir gücü olmasaydı bizim şu an hayvanlardan farkımız olması beklenemezdi. Saf akıl yoğun baskı altında kaldığı toplum içerisinde kendisini pratik akıl aracılığıyla o da kendisini ekonomik süreçler ile bir şekilde devam ettirir.

İnsan bunun için iki yoldan birine girer. Bu iki yolun ara formlarında da bulunabilir. Ama temel olarak iki yol vardır. Birisi saf aklın diğeri de duygusal belirlenimin yoludur. Bu iki yolun karışan yan yollarında sonsuz sayıda denilebilecek kadar ara form vardır. Duygusal belirlenim altında kalan insanlık doğal olarak toplumu inşa eder. Ve bu inşa kaçınılmaz bir durumdur. Toplumsal inşa içerisinde doğa yasalarının özü değil onun dışa vurumu yani duygusal algısı seçilir. Bunun için algıları da temel olarak ikiye ayırmak gerekir. Çünkü algısal bir durum saf akla yönelebilir veya duygusal alanın belirlenimi altına girebilir. Saf aklın içerisinde duygusal belirlenimde bulunmaz.  Çünkü özü verir. Ancak böyle bir algı, zihin saf akla ulaşmadan ortaya çıkamaz. Temel olarak iki tür denilmişti ama pratik aklında bir algı göstergesi vardır ki saf aklın kendisi ortaya çıkmadan varlığını hissettirebilmesinin temel nedeni de budur. Saf akla ulaşmadan böyle bir algıda bulunulamayacağı için veya pratik akıl aracılığıyla sınırlı bir formda kalacağı için mutlak bilgiye duyular aracılığıyla ulaşılamaz. Sadece saf akıl formunda bilgi artırımı duyular aracılığıyla sağlanır.

İnsanın duygusal belirlenim yolunda dil aracılığıyla yapılan çözümlemede üçlü bir ayrım yapmıştım. Bunlardan birincisi birincil sembolleştirmeydi. Ve bu adım bir tür içselleştirme sürecidir. İkincil sembolleştirme ise bir tür dışsallaştırma sürecidir. İkinci adıma insan toplum içerisinde öğrenerek geçerken birinci adımda hazır olarak sunulanı alır. Örneğin, toplumsal bir inanç, ibadet tarzı, edebi bir destan birinci tür sembolleştirme iken; üyelerin bunu uygulayıp öğrenmesi ve aktarması ikinci tür sembolleştirmedir. Kadınların toplum içerisinde ikincil bir konumda bulunması, ev işlerinden ve çocuk bakımından sorumlu olması birincil sembolleştirme iken; kız cocuklarının bebekler ile oynatılması, yemek ve ev hizmetlerini öğrenmesi ikinci tür sembolleştirmedir. Milliyet olgusu birinci tür sembolleştirme iken; üyelerin milli kimlik kazanma süreçleri ikinci tür sembolleştimedir. Evlilik kurumu birincil türden sembolleştirme iken; evlenmek ikinci tür sembolleştirmedir. Bu demek oluyor ki toplumsal iş bölümü birinci tür sembolleştirmedir. Emeğin yeniden üretimi ikinci tür sembolleştirmedir.

Toplumsallaşan insan toplum içerisinde yoğun duygusal belirlenimlerde tüm kişiliğini topluma devreder. Zaten kendi kişiliğini sergileyememesi aklının baskı altında kalmasının da bir sonucudur. Çünkü insan kişiliği saf aklından gelir. Kişilik, ahlak, erdem saf aklın uygulama formlarıdır. Toplum ve saf akıl gerilimi içerisindeki insanın durumu epistemolojik de bir çok sonuç doğurur. Ama gerçek bir epistemolojik çözümleme saf akla ulaşılamadan yapılamaz.


27 Aralık 2016 Salı

Doğa Yasalarına Giriş ve Toplumsal Alanın Reddi Üzerine IV


Her şeyden önce en başta toplumsallaşma olgusu; insan aklının evrimsel tek yönlü, ilerlemeci, dikey gelişim sürecinde ortaya çıkan, salt özellikleri itibariyle genel, durağan, yönelimsiz bir hatadır (kusurdur).

İnsan aklının gelişim sürecindeki bir kusur olan toplumun ortaya çıkışındaki anlam yani en temel sebep; evrensel, soyut ve ilksel bir neden olan insan aklının bu yapısı itibariyle gelişim sürecinin; insan aklının doğa yasalarına bir uygulanması olan üretimsel alanın deneysel, görgül, pratik olan özellikleri sonucunda ona karşı daha yavaş bir düzeyde ilerlemesidir. Yani, insan aklı soyutlamaya dayalı, saf, tümel; üretimsel alan ise uygulamaya dayalı, pratik ve tikeldir. Ayrıca evrensel, kendiliğinden bir neden olan insan aklı, bu özelliği nedeniyle nedenleri sorgulayabilme yetisine sahiptir. Oysaki insan aklı bir ereksel neden iken, üretimsel alan onun bir uygulama alanıdır ve nedenlerin bir sonucudur. İnsan aklının ilerleme süreci ayrıca sembolik bir anlatımdır. Çünkü, insan aklı başlı başına tümel bir bütünlüktür ve ilerleyiş zaten var olan bu evrimsel bütünlüğe doğru bir devinimdir. Ve bu yüzden bir zorunluluktur.

Oysa, insan aklının pratik bir uygulaması olan üretimsel alan, daha çok deney ve gözleme dayandığından zorunlu olarak, sabit derecelerle değil, belirli koşulsal durumlara, zaman ve mekan pratiğine göre ilerler. Ancak, insan aklına yani doğa yasalarına dayansa bile pratik, tikel, koşulsal bir ilerleme olduğu için, insan aklının en saf özelliği olan kendiliğinden nedenlik işlevini tümel ve soyut alandan tamamen bağımsız yerine getiremez. Ayrıca ekonomik devinim, her zaman bu yapısı nedeniyle, insan aklının tarihsel gelişim düzeyinden daha hızlı ama daha çarpık ve dengesiz ilerler.

Yaşanan bu devinimsel süreçteki doğal ve kaçınılmaz uyumsuzluk, gelişime ve devinime hiçbir şekilde tabi olmayıp, statik ve tikellerin kendisi değil özel durumları olan,  insan aklının varoluşsal en temel baskı aracı olan başka bir alanı tetikler. Yani tarihsel bir bağımsızlığı olan insan aklının, tarihsel gelişim sürecine tabi olan üretimsel alana karşı bu dengesizlik durumu, insan aklının doğal çatışma alanı olan duygusal varlığının belirmesi toplumun ortaya çıkmasıdır.

İnsan aklı - üretimsel alan (bunun içerisinde maddi üretim olduğu gibi ahlaksal düşünsel üretimler de vardır.) devinim dengesizliği yapısal, doğal ve mutlak bir durumdur. Yani bir çatışma, kökten aksaklık durumu değil sadece insan aklının gelişim düzeyindeki ilerleme seyrinin zorunlu bir basamağıdır. Mutlak ve tümel olan insan aklına karşı bu devinimde ortaya çıkan toplum yapısı ise, süreç içerisinde ortaya çıkan ve yok olacak ve olmak zorunda olan bir kusurdur.

3. Toplumun Kavramsal Olarak Bağımsızlığı ve Etkilerinin Evrenselliği Sorunu:

Toplumun özellikleri itibariyle değil ama bir kavram olarak belirli sınırları ve çizgileri yoktur. İnsan kavramından da tamamen bağımsızdır. Toplumsallaşma olgusunun kendisi evrensel bir kusur olduğu için ve bu kusurun kaynağı olan dengesizlik durumu evrensel bir gerçeklik olduğu için herhangi bir zaman ve mekan sınırlamasından da bağımsızdır. Hatta belirli koşulların varlığında, düşünsel bir kaynakta dahi işlev görür. Şöyle ki, toplum olgusunu veya bir toplumsal sorunu ve onun etkilerini eleştirmek, değiştirmek için ortaya çıkan bir düşünce pratiği (Teorik düşünce bu tür etkilerin dışındadır. Çünkü saf insan aklının bir görüntüsüdür) ve kollektif eylemcileri zorunlu olarak kendi içerisinde toplumsallaşır. Toplumun mekanizmaları ve etkileri altına girer.


Toplumsal bir sorunu hedef alan düşünce pratiği kollektif eylem alanına girerek toplumsallaşır ve tabakalaşma, hiyerarşik düzene dayalı iş bölümü ile birlikte harlanarak mit ve sembollerle ideolojik bir üretim alanı haline gelir. Örneğin; toplumun sınıflı ve sömürüye dayalı düzenini eleştirmek ve dönüştürmek için ortaya çıkan komünist veya feminist bir fikir, kollektif bir eylem ve hareket ile zorunlu olarak toplumsallaşır. Bunun sonucunda, kendi eleştirdiği sistemi ve uygulamaları tekrarlayan ve bu nedenle eleştirdiği sistemi meşrulaştırma aracı haline gelen bir hüvviyete bürünür. Eleştirdiği sistemi dönüştürmek isterken, kendisi bu yolla devre dışında kalıp, o eleştirdiği sistemi yeniden üreten bir araç haline gelir. Bu toplumun kendisini koruma mekanizması ve muhafazakar yapısının bir sonucudur. Toplumun bu kendini koruma ve yeniden üretme mekanizmasına Robert Michels'in ''Oligarşinin Tunç Kanunu'' teorisine öykünerek ''Toplumsallaşmanın Tunç Kanunu'' diyebilirim.

Robert Michels
Bir düşünce pratiği, bir düşünce teorisine yani insan aklının tümel bütünlüğüne dayanır, oysaki toplumsal yapı bunu tamamen dışlar niteliktedir. O, insan aklına karşı doğal bir baskı ve çatışma alanıdır. Bunun için, toplumsal yapı her türlü düşünce pratiğini kollektif düzeyde toplumsallaştırır yani baskı altına alır ve yozlaştırır.

Bu temel tezimin iyi anlaşılabilmesi için, ekonomik alanın toplumsal alandan bağımsızlığı olduğu vurgusunun iyi anlatılması gerekiyor. Ekonomik düzenlemeler ve gelişimler, toplumsallaşmanın gerektirdiği dönüşümler değil, toplumsallaşmanın kendisi bizzat ekonomik gelişim düzeylerinde yukarda bahsedilen doğal uyumsuzluğun ortaya çıkarttığı tarihsel, dönemsel bir yapıdır. Ayrıca toplum, insanın aklını dışlayan ve her zaman onun doğal bir baskı unsuru olan, insanın duygusal alanına aittir. İnsanın duygusal alanından bahsedilirken daha sonra detaylıca değinileceği şekliyle, insan duygularının bilgisine ulaşmada temel problemler vardır. Birincisi, duygusal alan zaten aklın temel dışlayıcısıdır. İkincisi, duygusal alan insanın maddi gerçekliğinin dışındadır. Ancak toplumsal alan içerisinde veya bireysel düzeyde maddi sonuçlar doğurur. Ayrıca, Akıl - Duygu çatışması toplum kavramından önce gelir ve bu çatışma başlangıçta insandan önce ve bireysel anlamda var olur. Üçüncüsü, duygusal alan olgulara değil olaylara yöneliktir.

Toplum, İnsan aklının gelişim düzeyinde ortaya çıksa da, insan aklını doğal bir yönelimle sürekli baskı altında tutacağından din, ritüel ve sembol yani sürekli bir duygusal alan üretimi haline gelip; aynı zamanda adaletsizliğin, eşitsizliğin ve kitlesel savaşların üretim yeri olan bir çatışma alanı olarak kalacaktır.

15 Aralık 2016 Perşembe

Doğa Yasalarına Giriş ve Toplumsal Alanın Reddi Üzerine III


Nerede ve ne zaman olursa olsun, her toplumsal yapı 3 temel ölçekte baskı mekanizması oluşturur. Akıl, bilinç ve karakter.

İnsan aklının toplumsallaşma sürecinde baskılanması; toplumsal alanın üretimi olan; sürekli tekrarlanan ve yaygınlaşıp toplumsal bir norm haline gelen mit, sembol, inanç efsaneleri ve ritüller ile oluşan; korkutma, ceza, sindirme ve ödül yöntemleri ile keskinleştirilen toplumsallaşma sürecinin kendisi.

İnsan bilincinin baskı altına alınması; aklın değil ama onun oluşum ve gelişim koşullarının, yani aklın dışsal koşullarının baskılanması. İnsanın kendi varlığının sınırlarının bulanıklaşması ve toplumsal boyut ile yer değiştirmesi. Toplumun kitlesel üretim alanı olan okullar, daha mikro ölçekli yapı olan aile olgusu içerisinde daha yoğun bir şekilde gerçekleşir.

Karakterin baskı altına alınması; Etik değerlerin ve insan ahlakının yani insanın kendi bireysel kişiliğinin baskılanıp topluma devredilmesi.

Bu süreçlerin kendisinin çarpık yapısı itibariyle, toplumda adalet olgusunun imkansızlığı, savaş ve çatışma ortamının devamlılığı gibi sonuçlar doğururken, yöntem olarak ideolojik, dinsel, aidiyet duygusu veya kültürel, tarihsel birliktelik gibi toplumsal devamlılık ilkesi ile sürüklenir. Bu çarpık görüntü ile toplumsal yapıların belirli sorunları, kusurları ortaya çıkar.

1. Toplumun Temel Belirli Yapılarının Değişmezliği Sorunu:

Sanayi öncesi toplumlarının, belirli hiyerarşik yapıları, sosyal formları, sanayi ve sonrası toplumlara aktarılır. Bunun temel sebebi toplumun kendi öz varlığının zaman ve uzamdan bağımsızlığıdır. Tarım toplumlarındaki üretici hane ve ev içi çalışan üretim birimlerinin yerini, sanayi toplumunda sistematik olarak emek sömürüsüne tabi olan işçiler ve fabrikalar alır. Aynı şekilde tarım toplumlarının feodal düzeni, toprak ağalarının yerini; sanayi toplumunda, üretici emeği kendi kar maksimizasyonu doğrultusunda sömüren burjuva sınıfına ve büyük şirketlere devretmiştir. Sanayi sonrası toplumlarda da bu kural geçerli olacaktır ve olmak zorundadır. Çünkü, toplum yapısı içerisinde güç ve iktidar önceden belirlenmiş yasalara göre işler. Bu, toplumun kendi içerisinde doğal olarak ortaya çıkan yasalardır ve bunlar aslında doğa yasalarının çarpıtılmış bir görüntüsünden başka bir şey değildir. Aynı şekilde sanayi sonrası toplumda, kapitalist ekonomi mantığının bir ürünü olan '' bilimin tekelleşmesi'' sorunu vardır ve bu sorun zaten toplumun katı, sabit belirlenmiş yapısının bir ürünüdür.

Toplumun değişmezliği sorununda bilginin, bir kültürel bir sermaye olarak oluşturulduğu ve bunun aynı sınıflı yapı ve hiyerarşik düzenle aktarıldığı görülmektedir. Sanayi sonrası toplumun hakim sınıfı, bu kültürel sermayeye sahip yani toplumsal gücü elinde bulundurduğu ve tekelleştirdiği için bilgiye ulaşma kudretini elinde bulunduran ve bunu toplumsal tabakalaşma mantığıyla yeniden üretip aktaran teknik ve elit sınıflar olacaktır ve olmaktadır. Bu yeni bir sınıfın ortaya çıkması değil, zaten var olan sınıfın kendini farklı formasyonla yeniden üretmesidir. Bunun için toplumsal değişimlerdeki aslında var olan değişmezlik sorunu, her zaman toplumsal gerilimlerin, yıkımların, mücadelenin, adaletsizliğin, savaşların, haksızlıkların da değişmezliğinden başka bir şey değildir.

Doğa yasalarının, toplumsal kavram ve yapılarla çarpıtılması, insan aklının devre dışı kalması anlamından başka bir şey değildir ve bu durum zaman ve mekandan bağımsız her toplumsal yapının değişmezidir. Yetenekli, güçlü, zeki, iradeli insanlar, içlerinden liberal hikayelere konu olan sembolik isimler veya bir şekilde diğerlerinden daha şanslı olabilenler dışında toplum içerisinde erir ve yok olurlar. Onun yerine toplumun katı disiplininde kendine iyi bir zırh bulabilenler, kişiliğini çabuk bastırıp uyum sağlayabilenler, toplumun devamlılığına ve yeniden üretimine katkı vermek şartıyla kendilerinin olmayan ve hak etmedikleri konumlara ve statülere sahip olabilirler. Net olarak ifade edilirse buradaki temel sorun toplumsallaşma sürecinde ortaya çıkan, sonradan oluşan bir aksaklık değil, bu toplumun bizzat kendisidir.

2. Ekonomik Alanın Toplumdan Bağımsızlığı Sorunu (Toplumsal Bilginin İmkansızlığı Sorunu):

Özellikle Daniel Bell gibi bazı sosyal bilimciler ve sanayi sonrası toplum kuramcıları; yaşadığımız dönemi, enformasyonal gelişmelerin, bilgi akışı ve çapının büyümesini bir toplumsal değişim ve gereksinim olarak görmüş ve artık egemen sınıfın servet ve mülkiyete sahip olanların değil teknik bilgiye ve teknolojik alt yapıya sahip olanlara geçtiğini söyleyip, toplumu sosyo teknik alana indirgeyerek bu dönemi ''bilgi toplumu'', ''ağ toplumu'' gibi kavramlarla açıklamaya çalışmışlardır.

Daniel Bell

Oysaki insan aklı tamamen özerktir ve toplumsal yapıyla tarihsel ve zorunlu bir çatışma içindedir. Sanayi sonrası toplumdaki bilgi ve enformasyonal değerlerin önem kazanması bir toplumsal kazanım, gelişim, gereksinim değil; bizzat toplumun kendi salt yapısının zayıflamasıyla ilgilidir. Birincisi, toplum bir bilgi üretim alanı değil insanın duygusal yönüyle ilgili olması nedeniyle mit, sembol, ritüel ve kültür üretim alanıdır.

İkincisi, sanayi sonrası toplumda ortaya çıkan bilgi ve buna dayalı mesleklerin yükselişi, kitle üretimine dayalı imalat sanayisindeki faaliyetlerin düşüşü ve bunun toplum üzerindeki etkileri, tamamen insan aklının doğa yasalarıyla girdiği ilişki sonucu yaşanan bir tepkisel gelişim sürecidir, doğrudan insan aklındaki gelişmelere dayanır ve bu ilişkinin gelişmesi kaçınılmaz olarak toplumsal alanı zayıflatır. Sanayi sonrası toplum kuramcıları analizlerini yaparken genel olarak kendi yaşadığı toplumlarla yani batı toplumlarıyla sınırlı kalmışlar ve bunun sonucunda da toplumu başlı başına yapısal bir birim olarak ele almada yetersiz kalmışlardır. 

Üstelik toplum birimlerindeki bu dönüşümler her yerde aynı hızla seyretmemektedir. Yani insan aklının toplumsal alan tarafından baskılanma seviyesi mekansal olarak değişmektedir. Ayrıca sanayi sonrası toplum kuramcılarının bilimsel ve teknolojik gelişmeyle sınıflı yapıların ortadan kalktığı tezi oldukça kusurludur. Birincisi, sınıfsal yapılar ve toplumsal tabakalar tamamen toplumun kendi öz alanıyla ilgilidir ve onun bir sonucudur. İkincisi, bilimsel gelişmelerin ancak o toplum içinde geçerli olacak şekilde, toplumsal sınıfları çözülmeye uğratabilmesi imkanı o toplumsal yapı ve hiyerarşik düzeninin insan akllı tarafından zayıflatılmasıyla mümkündür. Çünkü toplumun sınıflı yapıları, toplumun doğrudan bir yapısal sonucu olarak insan aklıyla çatışmaya girmek zorundadır.

Ancak gelişmiş (toplumsal alanı zayıflamış) (batı toplumları) toplumlar kitle kültürünün hala yoğun yaşandığı, geleneksel yapıların katı özelliklerini sürdürdüğü toplumlar üzerinde yoğun bir şekilde baskı ve sömürü uygulamaktadır. Bunun devamlılığı için, o toplumlar üzerinde emperyal hareketler doğrultusunda çeşitli ideolojik araçlar, tedbirler gerekirse en sert askeri müdahaleler veya yine o toplumlara karşı o toplumlar üzerinde; onların kural ve kaidelerine uygun olacak şekilde onların çeşitli gelişim araçlarına baskı, müdahale ve saldırı uygulamaktadır. Sınıf mücadelesi ile ilgili yazımda da belirttiğim gibi, dünyadaki sınıfsal tabakalaşma olgusu çözülmemekte; aksine artık evrensel boyutta ve medeniyetler arasında, bir mezhepsel ve ideolojik görüntü arkasında daha global ve küresel bir boyut kazanmıştır. 

Üstelik gelişmiş - gelişen ülkeler arasındaki bu ayrım ve çatışma, gelişmekte olan sömürge ve yarı sömürge konumunda bulunan ülkeler aleyhinde, yoğun bir şekilde yoksulluk ve fakirleşme yaratmakta, bu durum o ülkeler içindeki sınıf mücadelelerini derinleştirmektedir. Toplumlar arasındaki bu toplumsal yapı ayrılığı, insan aklı ve toplum arasındaki çatışma gibi o toplumlar arasında da doğal olarak sürekli bir uyuşmazlık oluşturmak zorundadır. Bu çatışma birey (insan aklı) ve toplum arasında olduğu gibi değişik formdaki toplumlar arasında da devam etmektedir.