1 Haziran 2017 Perşembe

Doğa Yasalarına Giriş ve Toplumsal Alanın Reddi Üzerine VI


Doğa yasalarına ulaşmak için saf akla ulaşmak şarttır, onun da uğrak noktası pratik akıldan geçer. Dilin konumu ise pratik akıl ve duygusal dünyanın gerilimi arasındadır. Dilin bu iki yönle girdiği ilişki üçlü bir sınıflama süreci gerektirir. Öncelikle, Pratik aklın dil ile girdiği süreç yani onun dilin duygusal dünyadan dolayısı ile toplumsal alandan tamamen ayrı seyri;

1, Doğa yasalarının özüne yönelik sembolleştirme ve somutlaştırma

2, Mantıksal çıkarım elde etme

3, Gerçeklik değerlendirmesi aşamaları ile seyrederken,

Dilin duygusal dünya ile seyri;

1, Duyulara yönelik anlamlaştırma ve birincil sembolleştirmeler

2, Toplumsal mitler ve ikincil sembolleştirmeler

3, İdeoloji aşamalarından oluşur.

İkinci bölüm saf - pratik akıl arasındaki gelişim düzensizliğinin sonucu olarak ortaya çıkar. Toplumsal bir alan içinde hem gerçekleşir hem de onu besler. Ancak bu düzensizlik sadece birinci adımda yani duygusal anlamlaştırma aşamasında geçerlidir. İkinci adımda bu yok olup yerini akıl ve duygu çatışmasına bırakır. Birinci bölüm ise zaten saf aklın bir çeşit gerçekleşmesidir.

Doğa yasaları üzerine değerlendirme yapılırken, saf aklın ona dayanmasının sonuçlarının biri de onun ne doğru - yanlış ne de iyi - kötü değerlendirilmesi içerisine sokulabileceğidir. Bu özelliklerin birincisi dilin pratik akıl ile ilgili bölümünün; ikincisi ise duygu ile ilgili bölümünün bir özelliğidir. Saf akıl bu özelliklerden tamamen muaftır. Yani doğru veya yanlış, iyi veya kötü sadece dilin bir özelliğidir, insan zihninin değil. Birincisi pratik aklın duygular ile ikincisi duyuların duygular ile girdiği ilişkidir.

Doğa yasalarıyla insan ilk olarak duyuları aracılığıyla tanışır. Ancak saf akıl duyular ile hiçbir şekilde ilişkide bulunmaz. Onunla duyular aracılığıyla tanışması, ona onlar aracılığıyla ulaşması anlamına gelmez. Duyular onun sadece kabuğunun yani dışının görüntüsünü verir. Onun özünün bilgisini vermez. Onu sadece saf akıl verebilir. Herşeyden önce duyular duygusal bir belirlenim altında da seyredebilir. Ayrıca duyuların işleyişi de doğa yasalarına tabidir. Yani kendisi de bir belirleme değil bir belirlenimdir. Duyumsamanın kendisi bir özellik iken aklın kendisi bir özdür. Yani akıl bir doğa yasası iken duyumsamak bir doğa yasası özelliğidir. Ancak duyumsamanın kaynağı olan örneğin bir gözün kendisi bir doğa yasasıdır. Bu yüzen eğer bir balık olsaydık, belki de solungaçlarımızdan doğa yasalarını çıkarsayabilirdik. Ancak böyle bir durumda duygusal bir belirlenim altına girme durumumuz olmayacaktı. Bu yüzden saf akla ulaşmamıza gerek kalmayacaktı. Bu tür bir ilişki akıl ile düşünmek arasında da kurulabilir. Buradaki düşünmek duygusal bir belirlenim altına da girebilir. Bu onun bir doğa yasası olmaması  bir özellik olması yüzündendir. Nitekim bu yüzden duyumsamak da bir duygusal belirlenim altına girebilir. Bu yüzden saf akla onun aracılığıyla da doğa yasalarına sadece pratik aklın birinci bölümüyle yani onun duygulardan arındırılmış bölümüyle ulaşılabilinir.

Bu yüzden düzensizlik kuramımın sonucunda, ilk kusur onu doğru - yanlış ölçüsünde değerlendirilmesiyle ortaya çıkar. Bir doğa yasası doğru ve yanlış ölçüsünde değildir. Gerçeklik ölçüsündedir. Yani sadece varlık ve yokluk ölçüsündedir. Bunun sebebi şimdilik dilin kusuru yüzünden hatalı bir değerlendirme olsa da pratik akıl açısından zorunlu olarak doğru olmasıdır. Aslında zorunlu olarak gerçek olmasıdır. Yani duyuların doğa yasalarıyla girdiği ilişkiler de bir tür doğa yasalarıdır. Ne zorunlu olarak doğrudur ne de yanlıştırlar. Kaşığın su içinde kırık gözükmesi de gerçekte düzgün olması da ne doğrudur ne de yanlıştır. Sadece doğa yasasının gerçeklik üzerinden bir özelliğidir.

Gerçeklik önermeleştirildiğinde, dil ile pratiğe döküldüğünde işte bu noktada doğru - yanlış özellikleri ortaya çıkar. Çünkü dil de bir doğa yasası değil sadece onun bir özelliğidir. Ancak bu özellikler doğa yasasının kendisinde ortaya çıkmaz. Doğa yasaları, saf akıl ile doğru yanlış gibi her türlü öncelemelerden arındırıldığında dolayımsız olarak kavranır. İnsanın bunu kavrama aracı başka bir şey değildir. Eğer saf akla sahip olmayan bir varlık olsaydık, başka bir doğa yasasıyla balık örneğinde olduğu gibi yani eğer bir kuş olsaydık belki sadece uçma olgumuza bakarak doğa yasalarını bilebilirdik. Ancak saf akıl özel bir doğa yasasıdır ve varlığı aynı zamanda kendisini zorunlu kılar. Aynı zamanda kendisine ulaşmak zahmetli bir çaba gerektirir. Çünkü tarihin kendisi üzerine attığı tüm kirli anlayışlar ve alışkanlıklardan her türlü inançlardan arındırılması gerekir. Akıl tümelinin kendisi devinim dengesizliğinde olduğu için, insanın kendini belirleyen başka tür doğa yasasıyla bunu bilmesinin mümkünatı yoktur. Çünkü o her zaman duygusal bir çatışmanın tehtidi altındadır.

Dilin pratik akıl ve duygular ile ilgili bölümlerinden birincisine fazla değinilmesi gerektiğini düşünmüyorum. Çünkü zaten o saf akla giden bir yoldur. Ancak, ikincisi dünya üzerindeki genel tutarsızlığın, felaketlerin, akıl tutulmalarının kaynağı olduğu için yoğun bir şekilde araştırılması gerekir. İkinci bölümün ulaştığı son aşama ideoloji aşamasıdır ve bu aşama inançla temellenir. Bu aşamaya her insan geçmeyebilir yani ikinci adımda kalabilir. Bazı insanların pratik aklı devreye girip buna engel olabilir. Ancak duygusal dünyaları ağır basan insanların bir bölümü bu aşamaya ulaşıp saf aklın belirlenimlerinden tamamen çıkar. Diğer söylenmesi gereken de birinci adımın insanlık tarihiyle ilgili olmasıdır. Yani insan doğduğu andan itibaren ikinci adımla başlar. Birinci aşama ona hazır olarak sunulmuştur. Bunun için insan kendi toplumunun dilini öğrenmeye başladığı andan itibaren saf aklı, pratik akla uygulanan yoğun etkiler aracılığıyla baskı altına girer. Baskılanan pratik akıldır ama yok olan saf akıldır. İşte bu toplumsallaşma sürecinin kendisidir.

Duyulara yönelik anlamlaştırma ve birinci sembolleştirmeler süreci, insanın her türlü varoluşa duygusal bir belirlenim altında ve doğal olarak kendi yanılsamaları ile gerçekliğe çarpık bir anlam yüklemesidir. Bunun kaynağı pratik aklın bir alanı olan ekonomik alanın, saf akıl karşısındaki devinim dengesizliği kusurudur. İnsandan bağımsız olarak tarih sahnesinde kendiliğinden belirlenir ve toplumsallaşma sürecinin ilk adımıdır. Bu dengesizlik durumunun en yoğun seviyesi ilk aşamalarda olacağı için yani ilk adımlarda saf akıl ve pratik akıl arasındaki dengesizlik ve uyumsuzluk en yoğun safhada olacağı için, ilk insan en toplumsal insandır.

Bunun için yoğun toplumsal belirlenim altında diğer aşamalara kolayca geçilebilinir. Yani toplumun ilk aşamalarında insanların hepsi ideolojiktir. Bu ideoloji bir mitsel inanç ideolojisidir. Doğa yasaları duygusal belirlenim altında çarpıtılarak inanç durumuna indirgenir. Doğa mefhumları anlaşılamaz ve onlara metafiziksel bir anlam yüklenir. Bu yönelim ikinci adımda perçinleşecek ve insanlar doğa yasalarında aranması gerekenleri kendi mit ve inançlarında arayacaktır.

Bu inanç ideolojisi, insanlar siyasi süreçler içerisine girdikçe yani ekonomik ilişkiler geliştikçe evrimleşecek ve bir kısmı bir tür siyasi ideolojilere dönüşecektir. Bu geçiş aslında akıl ve duygu çatışmasındaki insan aklının nihai zaferinin de ilk belirtilerinden biridir.





20 Mayıs 2017 Cumartesi

Doğa Yasalarına Giriş ve Toplumsal Alanın Reddi Üzerine V


Önümde yanıtlanması gereken bir çok soru var. Daha önce söylediğim gibi, kuramsal teorim dengesiz bir şekilde ilerlese de yöntemsiz bir şekilde ilerlemediğini belirtebilirim. Kuramın ana argümanlarına direk girmem, uzun uzadıya başlangıç için yöntemsel kuralları yazmamam ve dağınık işleyiş benim yöntemimin bir parçası. Çünkü, dil ile ifade edilen her eylem türü insan aklının saf alanına yönelik direk işlem yapamaz. Bunun için, dağınık gitmek zorundadır. Yani yöntemsiz gibi gözüken bu dağınık işleyiş aslında benim düşünce yapımın içinde olan  tutarlılığın bir parçasıdır. Bu ise tek tek paragraflardan çıkarılacak bir şey olmayıp, benim bütünlüğüm içerisinden çıkarsanır. Yani benim yöntem mekanizmam zaten kendi yazımın içerisinde içerilir. Örneğin; bir olguyu açıklamak için hiçbir zaman tek tek tikel durumlardan hareket etmem. Tümele asla tikellerle ulaşmaya kalkmam. Özel durumların benim için hiçbir önemi yoktur. Ama bunu tutup da bunun kurallarını bir yazı içerisinde anlatma ihtiyacı hissetmem.

Bunu anlatmamın sebebi bunun saf - pratik akıl arasındaki ilişkiye dayanması. Daha önce belirttiğim gibi, pratik akıl düzensiz ve çarpık bir ilerleyişle seyreder. Ve yazı eylemi pratik akla dayanır. Nasıl ekonomik gelişim verdiğim örnekte ona dayanıyorsa sadece bilimsel ve felsefeye dayalı bir yazı olması şartıyla dil de ona dayanır. Yani duygulara dayanan veya sanatla ilgili bir yazı olmamak şartıyla. Bunu daha sonra belirteceğim, örneğin evrenselleşmiş bir dile dayanan bir yazı saf akla daha çok yaklaşabilen bir yazıdır. Örneğin, ingilizce yazılmış bir bilimsel yazı, kültürel özelliklerden daha çok arınabildiği, yani toplum mefhumundan daha çok sıyrılabildiği için daha çok saf akla yönelen bir yazıdır. Veya sadece matematiksel bir dille yazılmış bir yazı tamamen saf akılı içerir. Çünkü, o doğa yasalarını saf olarak içerir.

         Doğa Yasaları

İnsanların saf aklın gelişimi sırasında tarih boyunca gösterdiği en büyük hastalık, hatta diğerlerinin ondan türediği yegane hastalık, doğada gördüklerinden daha fazlasını arama, olan gerçekliğinin dışına çıkıp, kendilerine duygusal dünyalar yaratıp kendi duygusal istençleri doğrultusunda gerçeğe gerçek dışı anlamlar ve inançlar yüklemektir. Bu hastalığın kaynağı duygusal dünyadan başka bir şey değildir. Bu hastalığın en büyük semptomu da toplumdur. Eğer metafiziksel bir alana yolculuk yapılacaksa bunun tek sebebi bu dünyanın varlığı ve etkileri olacaktır. Ancak, bu şimdilik bir varsayımdır. Henüz böyle bir dünyanın gösterdiği etkiler ortada olsa da onun nihai gerçekliğini kanıtlamış veya çürütmüş bir durumda değilim ve şu anda olabilecek bir seviyede de değilim. Şu an benim için fiziğin dışına çıkıp metafiziksel bir alana gitmek bir hastalıktan başka bir şey değildir. Filozofların büyük çoğunluğu bu hastalığın pençesine düşmüş ve daha önce de söylediğim gibi bu düşüşün sebebi de yine kendi duygusal dünyaları yani yaşadığı toplumsal etkilenimler olmuştur. Gerçekten bunun en güzel örneği doğa yasaları üzerinde çalışan Thomas Hobbes idi.

Thomas Hobbes
Hobbes, insanın doğası gereği bencil olduğunu ve insanın nihai amacının istek ve arzulara ulaşmak olduğunu ileri sürer. Ona göre insan aklı değer yaratacak bir olgu olmak yerine, kendi isteklerine ulaşmak için hesap yapma gücü olarak sadece birer araç olduğunu ileri sürer. Yani doğa yasalarını toplumsal yapı ve onun belirlenimlerine indirger. Bu o kadar kusurlu bir davranıştır ki, insan aklını duygusal dünyaya yani onun en büyük baskı unsuruna mahkum etmekten başka hiçbir şey değildir. Birincisi, böyle bir çıkarım toplumsal hayattaki yozlaşmış insan davranışlarına bakılıp yapılamaz. İkincisi, doğa yasaları tek tek insan davranışlarına indirgenemez. İnsan davranışlarıyla ise hiç açıklanamaz. Bu yanılgının en temel sebebi Hobbes' un bir saf - pratik akıl ayrımı yapmamasıdır. Doğa yasaları pratik akıl ile açıklanamaz yani insanların kendi isteklerine ulaşmak için hesap yapması, bunun için aklını ortaya koymasının saf akıl ile hiçbir ilgisi yoktur. Çünkü saf akıl duyusal bir eylemle ilişki halinde bulunmaz. Saf akıl tamamen nötrdür. Buradaki mücadele pratik aklın duygusal alan ile mücadelesidir. Aslında zaten duygusal alan saf akılı baskılayamaz etkileri pratik akıl için geçerlidir. Durum böyle olunca bir doğa yasası olan saf aklın insanın pratik eylemleriyle üstelik, toplum içerisindeki davranışlarıyla açıklanması mümkün değildir. Saf bir şekilde ele alınırsa zaten insanın doğası, doğa yasası olan saf aklının hizmeti altındadır.

Hobbes'un kusurlu sonuçlarının ikinci nedeni de onun doğa yasasını insan merkezli bir anlayışla açıklama çabasına girmesidir. Oysa, insan doğa yasasını değil doğa yasası insanı açıklayabilir. Yani insanı saf akıl açıklayabilir. Pratik alanda doğa yasaları ile ilgili hiçbir açıklama yapılamaz. Yani pratik akıl ile ilgili olan etik bir yaklaşımla doğa yasası açıklanamaz. Oysa Hobbes, doğa yasalarına akıl ile ulaşılabilineceğini söylemektedir. Ama bunu söyleyip ona ulaşmadan üstelik onunla ilgili etik alanda çıkarımlar yapmaktadır. Ayırca, direk ona ulaşma çabasına girmeden önce hemen direk insana yönelmektedir. Zaten o doğa yasasından sadece pratik alanı algılayarak başta yanlış bir yöntem ortaya koymuştur. Doğa yasaları fizik ve etiği bütün olarak kavrar. Doğa yasalarına ulaşmak için sadece tek bir imkan vardır. O da saf akıldır.

İnsanın doğası saf aklının doğasıdır. Saf aklının doğası ise doğa yasalarının bir parçasıdır. Doğa yasalarına da  iyi veya kötü bir özellik yüklenemez. Bu tür bir özellik duygusal alana aittir. Sonuç olarak insan doğasına yönelik iyi veya kötü denemez. ''İnsan doğası bencildir'' derken aslında bencillik kavramına da iyi veya kötü bir özellik yüklenemez. Buradaki durum benim açımdan ilginçtir. Buradaki bencillik kavramı duygusal bir belirlenim içine girerse, iyi ve kötü mefhumları belirir. Ancak, buradaki iyilik ve kötülüğün gerçekliği duygusal belirlenimin gerçekliği kadardır. Yani belirsizdir. Aklın alanından çıkmaya başlar. Bencillik kavramı pratik aklın belirlenimi altına girerse, iyilik ve kötülük ortadan kalkıp; doğru ve yanlış devreye girer. Buradaki doğruluk ve iyilik aynı şey değildir. Burada benim için ilginç olan, etik alanının dışında ayrı bir, duygusal alana ait yeni bir alanın belirmesidir. Pratik alandaki doğruluğun, saf akla ulaştıracak pratik akla uygun olanı isteme olacağını söyleyebilirim. Ben yine diğer alandan kaçmaya çalışıp onunla ilgili açıklama yapmayacağım. Ama sonuç olarak saf akıl hiçbir belirlenim altında olmayacaktır. Bunun için, ''insan doğası gereği bencildir'' önermesi başlı başına geçersiz bir önermedir.

Saf akıl bir doğa yasasıdır ama özel bir doğa yasasıdır. Bu yüzden onun temizlenmesi, hastalıklarından arındırılması gerekir. Bu amaç için bir sonraki yazımda kaldığım yerden devam etmeyi umuyorum.




8 Nisan 2017 Cumartesi

Aklı Esaretten Kurtarmak


Öncelikle, bu yazımın diğerlerinden farklı bir konumu var. Buraya kadar yazdıklarımdan sonra, devam etmeden önce bir durak vermem gerekiyor. İşte o liman bu yazı olacak.

Ben bir felsefeci ve toplum bilimci olduğuma göre meselelerim, günlük hayatta görünen türden pratik konular, belirli dönemlere sıkışmış insanın zavallığını en açık şekilde yansıtan siyasi kavgalar, insanların gelip geçici duygusal bunalımları, pratik hayattaki sürekli değişen deneyimleri, endüstriyel hayattaki tüketim içine batmış ve gösterge dünyasındaki yansımalara boğulmuş alışkanlıkları veya postmodern hayalleri ve sanrıları olamaz. Aynı sebepten ötürü, popülizmin kölesi olmuş birkaç derece daha fazla menfaat elde edeyim diye kendisi gibi davranamayıp beklentilerin uşaklığını yapan ve karşısındakinin veya yaşadığı toplumun istekleri doğrultusunda hareket edip kişiliğini yok etmiş insanların davranışlarını, üsluplarını sergilemem beklenemez. Yine aynı sebepten ötürü yazdığım bu yerin, ışıltılı süslerle, parlak reklamlarla, insanların daha çok ilgisini çekmek için türlü numaralarla donatılması düşünülemez. Çünkü yalanlar her zaman parlak ve süslü renkler ile bezenirler.

İnsan olan herkes, felsefe konuları üzerine düşünebilir ve onunla ilgilenebilir. Kimse onu bundan dışlamaya cüret gösteremez. Kimse onu devlet okullarına veya ticari amaçlarla oluşturulmuş özel okullara veya herhangi bir oluşuma mahkum etme hakkına sahip olamaz. Felsefede rütbeler yoktur, makam ve mevki yoktur. Toplumların verdiği statüler felsefede geçersizdir. O insanlara neden ve niçinleri sorduran, görünüşlerin ötesine geçip gerçeğe ulaşmak için bir yöntem yani bir fırsat veren özel bir alandır. Ancak insanlar; günlük hayattaki pratik esaretleriyle, maddi kaygılarıyla yani temel olarak duygusal dünyalarındaki baskılarla bundan vazgeçer. Bundan vazgeçtikçe daha çok dışarda kalır. Dışarda kaldıkça toplum içine daha çok gömülmeye başlar. Daha çok toplum içinde kaldıkça en temel isteklerini, anlama ve merak yetilerini kaybederler. Çünkü toplumsal yapılar felsefenin sorularını, kendi oluşturduğu hazır cevaplarla ikame eder.

Ve bunu kaybettikçe mutlu olmayı, bir duygusal durum sanırlar ve buna indirgerler. Böyle sandıkça yaşadıkları geçici duygusal durumları mutluluk veya tersini mutsuzluk sanırlar. ( 1 )

Bu sürecin devamı, insanların toplumsal yapılar içerisine daha çok entegre olmasıyla sonuçlanır. Karşılıklı duygusal durumların yoğunluğu içerisinde insanlar, kendilerini artık kendi kişiliğiyle ifade edemeyecek, anlama ve akıl yürütme yetilerini sergileyemeyecek, esaret altında yaşamaya mahkum kalacaktır. Ancak bu esaret sadece bir dirençtir, tümel ve bağımsız seviyede gerçekleşen insan aklının gelişimine karşı. Bu edimde bulunan her toplumsal yapının bireyleri, bu gelişim karşısında, mutluluklarını duygusal bunalımlarında ararken, mutsuzluklarını kendi eliyle inşa edip, bu gelişim karşısında yitip tükenmeye mahkum kalacaklarını asla bilemezler.

Kişinin yazılarında, konuşmalarında argo veya küfürlü bir üslup kullanmayınca samimiyetsiz bulunduğu, samimiyetin ölçüsünün hakaret etme olduğu; bencilliğin ve dolandırıcılığın bir zeka örneği, cömertliğin ve paylaşmanın ise enayilik sayıldığı bir toplumsal düzen içerisinden geliyorum. Bunların hepsi suni bir şekilde şişirilmiş, anlatılarla idealleştirilmiş toplum içerisinde değil, toplumun başlı başında kendisinde yaşanıyor. Buradaki problem tek tek tikel toplumlar ile ilgili değil, toplum kavramının içinde saklı. Bunu savunmamın sebebi ise, bunun kaynağının duygulanım durumlarındaki çarpıklar olması. Onun kaynağının ise toplumun kendisi olmasıdır. Ve benim bu konuyu araştırdığım ve buna kendimi yetkili gördüğüm en temel tezim ve teorim '' Doğa Yasalarına Giriş ve Toplumsal Alanın Reddi Üzerine '' adlı başlıkla başladığım yazımdır. Bu yazı benimle birlikte gelişecek ve hayatım boyunca devam edecek. Bu yazının içinde bulunan şartlar nedeniyle dağınık gittiği, sistemli bir şekilde gitmediğini ve yine öyle gitmeyeceğini söyleyebilirim. İkinci olarak benim gelişimimle beraber geliştiği için, benim gelişimimdeki sistemsizlik ve düzensizliğe ne yazık ki tabi olmak zorunda. Eğer imkanım olursa ve bunu bitirebilirsem, temel tezimi sistemli bir hale getirip kitap biçiminde yayınlayacağım. Yaparsam, yaptığım son şey de muhtemelen bu olurdu. Belki de hiç bunu yapamam, belki de teorimi hiç sonuçlandıramam ama biliyorum ki bunu başaracak birisi olacaktır.

Bir çok felsefeci ve sosyolog; insan - toplum - doğa ilişkilerini incelemiş ve kendince bir görüş ortaya atmıştır. Bunları açıklamak bu yazımın konusu değil ama şunu söyleyebilirim ki, benim gözümde bu bilim insanlarının çoğu, kendi yaşadığı toplumunun ve döneminin yapısından bir şekilde etkilenmiştir. Ve ne yazık, ki bu insanlar benim gözümde en temel sorun olan, insan aklını toplumsal yapı ve anlayışlar içerisine mahkum etme ona esir etme hatasından sıyrılamamıştır. Çünkü insan aklı en sert şekilde bunlardan dolayımsız, bağımsız ve tümel düzeyde işletilmelidir. Bunun başka bir yolu benim gözümde mümkün değildir. Düşünürlerin bir bölümü, insanın toplumsal bir varlık olduğu ve ancak onun içerisinde ahlaki eylemler gerçekleştirebileceği ön kabulünde bulunarak zaten başta hataya düşmüş, bir diğer bölümü de öyle olmasa bile onu araçsallaştırıp toplumsal yapı içerisinde gelişimde bulunabileceğini, insan aklının o yapı içerisinde varlığını sürdürebileceğini düşünerek ( ve bunu yaparken de çok ender istisnalar olabileceği göz önünde tutularak neredeyse hepsi, kendi toplumundan, kültüründen yoğun bir şekilde etkilenmiştir. ) nihai cevaplara asla ulaşamamıştır. (2) Ben iddia ediyorum ki insan aklı toplumsal hiçbir yapı içerisinde gelişemez, ona karşı gelişir.

Ve yine öne sürüyorum ki; insan toplumsal bir varlık değildir ve insan aklı onun içerisinde her zaman ve her yerde baskı altında tutulur. Böylelikle benim amacım da burada belirir. İnsan aklını esaretten kurtarmak...


AÇIKLAMALAR


(1) Bu konu temel tezimin duygular ile ilgili bölümünün konusudur. Orada daha detaylıca işlemeyi düşünüyorum. Ancak böyle bir konuyu yazabilmek zor, ürkütücü ve sıkıntılı bir durumdur. Çünkü duyguların, insan aklıyla açıklanabilmesi en üst seviyede olmadıkça pek mümkün değildir. Duygularına tamamen egemen olamayan, onunla savaşını nihai olarak zaferle sonlandıramayan insan aklı, onu açıklamaya da yetkili değildir. Çünkü böyle bir yazıda duyguların o yazıya hakim olma tehlikesi her zaman var olacaktır. Bunun için böyle bir konuyu ancak hazır olduğumda yazabilirim. Belki de hiç yazamam.

(2) Belirtmeliyim ki burada anlattığım durum zaten olması gereken ve olan, insan aklının gelişim sürecidir. Bu düşünürler de bu sürece katkı vermiştir. Zaten bu etkilenme durumunun teorime uygun olarak gelecek dünyasında azaldığını ve azalarak devam ettiğini gözlemlemekte ve düşünmekteyim. ( En azından gerçekten bunun hakkını veren sosyal bilimciler içerisinde ) Ayrıca matematik ve fen bilimciler, direkt olarak insan aklının saf alanında işlem yaptıkları için bu etkiden ayrıcalıklı şekilde muaf olurlar.

27 Aralık 2016 Salı

Doğa Yasalarına Giriş ve Toplumsal Alanın Reddi Üzerine IV


Her şeyden önce en başta toplumsallaşma olgusu; insan aklının evrimsel tek yönlü, ilerlemeci, dikey gelişim sürecinde ortaya çıkan, salt özellikleri itibariyle genel, durağan, yönelimsiz bir hatadır (kusurdur).

İnsan aklının gelişim sürecindeki bir kusur olan toplumun ortaya çıkışındaki anlam yani en temel sebep; evrensel, soyut ve ilksel bir neden olan insan aklının bu yapısı itibariyle gelişim sürecinin; insan aklının doğa yasalarına bir uygulanması olan üretimsel alanın deneysel, görgül, pratik olan özellikleri sonucunda ona karşı daha yavaş bir düzeyde ilerlemesidir. Yani, insan aklı soyutlamaya dayalı, saf, tümel; üretimsel alan ise uygulamaya dayalı, pratik ve tikeldir. Ayrıca evrensel, kendiliğinden bir neden olan insan aklı, bu özelliği nedeniyle nedenleri sorgulayabilme yetisine sahiptir. Oysaki insan aklı bir ereksel neden iken, üretimsel alan onun bir uygulama alanıdır ve nedenlerin bir sonucudur. İnsan aklının ilerleme süreci ayrıca sembolik bir anlatımdır. Çünkü, insan aklı başlı başına tümel bir bütünlüktür ve ilerleyiş zaten var olan bu evrimsel bütünlüğe doğru bir devinimdir. Ve bu yüzden bir zorunluluktur.

Oysa, insan aklının pratik bir uygulaması olan üretimsel alan, daha çok deney ve gözleme dayandığından zorunlu olarak, sabit derecelerle değil, belirli koşulsal durumlara, zaman ve mekan pratiğine göre ilerler. Ancak, insan aklına yani doğa yasalarına dayansa bile pratik, tikel, koşulsal bir ilerleme olduğu için, insan aklının en saf özelliği olan kendiliğinden nedenlik işlevini tümel ve soyut alandan tamamen bağımsız yerine getiremez. Ayrıca ekonomik devinim, her zaman bu yapısı nedeniyle, insan aklının tarihsel gelişim düzeyinden daha hızlı ama daha çarpık ve dengesiz ilerler.

Yaşanan bu devinimsel süreçteki doğal ve kaçınılmaz uyumsuzluk, gelişime ve devinime hiçbir şekilde tabi olmayıp, statik ve tikellerin kendisi değil özel durumları olan,  insan aklının varoluşsal en temel baskı aracı olan başka bir alanı tetikler. Yani tarihsel bir bağımsızlığı olan insan aklının, tarihsel gelişim sürecine tabi olan üretimsel alana karşı bu dengesizlik durumu, insan aklının doğal çatışma alanı olan duygusal varlığının belirmesi toplumun ortaya çıkmasıdır.

İnsan aklı - üretimsel alan (bunun içerisinde maddi üretim olduğu gibi ahlaksal düşünsel üretimler de vardır.) devinim dengesizliği yapısal, doğal ve mutlak bir durumdur. Yani bir çatışma, kökten aksaklık durumu değil sadece insan aklının gelişim düzeyindeki ilerleme seyrinin zorunlu bir basamağıdır. Mutlak ve tümel olan insan aklına karşı bu devinimde ortaya çıkan toplum yapısı ise, süreç içerisinde ortaya çıkan ve yok olacak ve olmak zorunda olan bir kusurdur.

3. Toplumun Kavramsal Olarak Bağımsızlığı ve Etkilerinin Evrenselliği Sorunu:

Toplumun özellikleri itibariyle değil ama bir kavram olarak belirli sınırları ve çizgileri yoktur. İnsan kavramından da tamamen bağımsızdır. Toplumsallaşma olgusunun kendisi evrensel bir kusur olduğu için ve bu kusurun kaynağı olan dengesizlik durumu evrensel bir gerçeklik olduğu için herhangi bir zaman ve mekan sınırlamasından da bağımsızdır. Hatta belirli koşulların varlığında, düşünsel bir kaynakta dahi işlev görür. Şöyle ki, toplum olgusunu veya bir toplumsal sorunu ve onun etkilerini eleştirmek, değiştirmek için ortaya çıkan bir düşünce pratiği (Teorik düşünce bu tür etkilerin dışındadır. Çünkü saf insan aklının bir görüntüsüdür) ve kollektif eylemcileri zorunlu olarak kendi içerisinde toplumsallaşır. Toplumun mekanizmaları ve etkileri altına girer.


Toplumsal bir sorunu hedef alan düşünce pratiği kollektif eylem alanına girerek toplumsallaşır ve tabakalaşma, hiyerarşik düzene dayalı iş bölümü ile birlikte harlanarak mit ve sembollerle ideolojik bir üretim alanı haline gelir. Örneğin; toplumun sınıflı ve sömürüye dayalı düzenini eleştirmek ve dönüştürmek için ortaya çıkan komünist veya feminist bir fikir, kollektif bir eylem ve hareket ile zorunlu olarak toplumsallaşır. Bunun sonucunda, kendi eleştirdiği sistemi ve uygulamaları tekrarlayan ve bu nedenle eleştirdiği sistemi meşrulaştırma aracı haline gelen bir hüvviyete bürünür. Eleştirdiği sistemi dönüştürmek isterken, kendisi bu yolla devre dışında kalıp, o eleştirdiği sistemi yeniden üreten bir araç haline gelir. Bu toplumun kendisini koruma mekanizması ve muhafazakar yapısının bir sonucudur. Toplumun bu kendini koruma ve yeniden üretme mekanizmasına Robert Michels'in ''Oligarşinin Tunç Kanunu'' teorisine öykünerek ''Toplumsallaşmanın Tunç Kanunu'' diyebilirim.

Robert Michels
Bir düşünce pratiği, bir düşünce teorisine yani insan aklının tümel bütünlüğüne dayanır, oysaki toplumsal yapı bunu tamamen dışlar niteliktedir. O, insan aklına karşı doğal bir baskı ve çatışma alanıdır. Bunun için, toplumsal yapı her türlü düşünce pratiğini kollektif düzeyde toplumsallaştırır yani baskı altına alır ve yozlaştırır.

Bu temel tezimin iyi anlaşılabilmesi için, ekonomik alanın toplumsal alandan bağımsızlığı olduğu vurgusunun iyi anlatılması gerekiyor. Ekonomik düzenlemeler ve gelişimler, toplumsallaşmanın gerektirdiği dönüşümler değil, toplumsallaşmanın kendisi bizzat ekonomik gelişim düzeylerinde yukarda bahsedilen doğal uyumsuzluğun ortaya çıkarttığı tarihsel, dönemsel bir yapıdır. Ayrıca toplum, insanın aklını dışlayan ve her zaman onun doğal bir baskı unsuru olan, insanın duygusal alanına aittir. İnsanın duygusal alanından bahsedilirken daha sonra detaylıca değinileceği şekliyle, insan duygularının bilgisine ulaşmada temel problemler vardır. Birincisi, duygusal alan zaten aklın temel dışlayıcısıdır. İkincisi, duygusal alan insanın maddi gerçekliğinin dışındadır. Ancak toplumsal alan içerisinde veya bireysel düzeyde maddi sonuçlar doğurur. Ayrıca, Akıl - Duygu çatışması toplum kavramından önce gelir ve bu çatışma başlangıçta insandan önce ve bireysel anlamda var olur. Üçüncüsü, duygusal alan olgulara değil olaylara yöneliktir.

Toplum, İnsan aklının gelişim düzeyinde ortaya çıksa da, insan aklını doğal bir yönelimle sürekli baskı altında tutacağından din, ritüel ve sembol yani sürekli bir duygusal alan üretimi haline gelip; aynı zamanda adaletsizliğin, eşitsizliğin ve kitlesel savaşların üretim yeri olan bir çatışma alanı olarak kalacaktır.

15 Aralık 2016 Perşembe

Doğa Yasalarına Giriş ve Toplumsal Alanın Reddi Üzerine III


Nerede ve ne zaman olursa olsun, her toplumsal yapı 3 temel ölçekte baskı mekanizması oluşturur. Akıl, bilinç ve karakter.

İnsan aklının toplumsallaşma sürecinde baskılanması; toplumsal alanın üretimi olan; sürekli tekrarlanan ve yaygınlaşıp toplumsal bir norm haline gelen mit, sembol, inanç efsaneleri ve ritüller ile oluşan; korkutma, ceza, sindirme ve ödül yöntemleri ile keskinleştirilen toplumsallaşma sürecinin kendisi.

İnsan bilincinin baskı altına alınması; aklın değil ama onun oluşum ve gelişim koşullarının, yani aklın dışsal koşullarının baskılanması. İnsanın kendi varlığının sınırlarının bulanıklaşması ve toplumsal boyut ile yer değiştirmesi. Toplumun kitlesel üretim alanı olan okullar, daha mikro ölçekli yapı olan aile olgusu içerisinde daha yoğun bir şekilde gerçekleşir.

Karakterin baskı altına alınması; Etik değerlerin ve insan ahlakının yani insanın kendi bireysel kişiliğinin baskılanıp topluma devredilmesi.

Bu süreçlerin kendisinin çarpık yapısı itibariyle, toplumda adalet olgusunun imkansızlığı, savaş ve çatışma ortamının devamlılığı gibi sonuçlar doğururken, yöntem olarak ideolojik, dinsel, aidiyet duygusu veya kültürel, tarihsel birliktelik gibi toplumsal devamlılık ilkesi ile sürüklenir. Bu çarpık görüntü ile toplumsal yapıların belirli sorunları, kusurları ortaya çıkar.

1. Toplumun Temel Belirli Yapılarının Değişmezliği Sorunu:

Sanayi öncesi toplumlarının, belirli hiyerarşik yapıları, sosyal formları, sanayi ve sonrası toplumlara aktarılır. Bunun temel sebebi toplumun kendi öz varlığının zaman ve uzamdan bağımsızlığıdır. Tarım toplumlarındaki üretici hane ve ev içi çalışan üretim birimlerinin yerini, sanayi toplumunda sistematik olarak emek sömürüsüne tabi olan işçiler ve fabrikalar alır. Aynı şekilde tarım toplumlarının feodal düzeni, toprak ağalarının yerini; sanayi toplumunda, üretici emeği kendi kar maksimizasyonu doğrultusunda sömüren burjuva sınıfına ve büyük şirketlere devretmiştir. Sanayi sonrası toplumlarda da bu kural geçerli olacaktır ve olmak zorundadır. Çünkü, toplum yapısı içerisinde güç ve iktidar önceden belirlenmiş yasalara göre işler. Bu, toplumun kendi içerisinde doğal olarak ortaya çıkan yasalardır ve bunlar aslında doğa yasalarının çarpıtılmış bir görüntüsünden başka bir şey değildir. Aynı şekilde sanayi sonrası toplumda, kapitalist ekonomi mantığının bir ürünü olan '' bilimin tekelleşmesi'' sorunu vardır ve bu sorun zaten toplumun katı, sabit belirlenmiş yapısının bir ürünüdür.

Toplumun değişmezliği sorununda bilginin, bir kültürel bir sermaye olarak oluşturulduğu ve bunun aynı sınıflı yapı ve hiyerarşik düzenle aktarıldığı görülmektedir. Sanayi sonrası toplumun hakim sınıfı, bu kültürel sermayeye sahip yani toplumsal gücü elinde bulundurduğu ve tekelleştirdiği için bilgiye ulaşma kudretini elinde bulunduran ve bunu toplumsal tabakalaşma mantığıyla yeniden üretip aktaran teknik ve elit sınıflar olacaktır ve olmaktadır. Bu yeni bir sınıfın ortaya çıkması değil, zaten var olan sınıfın kendini farklı formasyonla yeniden üretmesidir. Bunun için toplumsal değişimlerdeki aslında var olan değişmezlik sorunu, her zaman toplumsal gerilimlerin, yıkımların, mücadelenin, adaletsizliğin, savaşların, haksızlıkların da değişmezliğinden başka bir şey değildir.

Doğa yasalarının, toplumsal kavram ve yapılarla çarpıtılması, insan aklının devre dışı kalması anlamından başka bir şey değildir ve bu durum zaman ve mekandan bağımsız her toplumsal yapının değişmezidir. Yetenekli, güçlü, zeki, iradeli insanlar, içlerinden liberal hikayelere konu olan sembolik isimler veya bir şekilde diğerlerinden daha şanslı olabilenler dışında toplum içerisinde erir ve yok olurlar. Onun yerine toplumun katı disiplininde kendine iyi bir zırh bulabilenler, kişiliğini çabuk bastırıp uyum sağlayabilenler, toplumun devamlılığına ve yeniden üretimine katkı vermek şartıyla kendilerinin olmayan ve hak etmedikleri konumlara ve statülere sahip olabilirler. Net olarak ifade edilirse buradaki temel sorun toplumsallaşma sürecinde ortaya çıkan, sonradan oluşan bir aksaklık değil, bu toplumun bizzat kendisidir.

2. Ekonomik Alanın Toplumdan Bağımsızlığı Sorunu (Toplumsal Bilginin İmkansızlığı Sorunu):

Özellikle Daniel Bell gibi bazı sosyal bilimciler ve sanayi sonrası toplum kuramcıları; yaşadığımız dönemi, enformasyonal gelişmelerin, bilgi akışı ve çapının büyümesini bir toplumsal değişim ve gereksinim olarak görmüş ve artık egemen sınıfın servet ve mülkiyete sahip olanların değil teknik bilgiye ve teknolojik alt yapıya sahip olanlara geçtiğini söyleyip, toplumu sosyo teknik alana indirgeyerek bu dönemi ''bilgi toplumu'', ''ağ toplumu'' gibi kavramlarla açıklamaya çalışmışlardır.

Daniel Bell

Oysaki insan aklı tamamen özerktir ve toplumsal yapıyla tarihsel ve zorunlu bir çatışma içindedir. Sanayi sonrası toplumdaki bilgi ve enformasyonal değerlerin önem kazanması bir toplumsal kazanım, gelişim, gereksinim değil; bizzat toplumun kendi salt yapısının zayıflamasıyla ilgilidir. Birincisi, toplum bir bilgi üretim alanı değil insanın duygusal yönüyle ilgili olması nedeniyle mit, sembol, ritüel ve kültür üretim alanıdır.

İkincisi, sanayi sonrası toplumda ortaya çıkan bilgi ve buna dayalı mesleklerin yükselişi, kitle üretimine dayalı imalat sanayisindeki faaliyetlerin düşüşü ve bunun toplum üzerindeki etkileri, tamamen insan aklının doğa yasalarıyla girdiği ilişki sonucu yaşanan bir tepkisel gelişim sürecidir, doğrudan insan aklındaki gelişmelere dayanır ve bu ilişkinin gelişmesi kaçınılmaz olarak toplumsal alanı zayıflatır. Sanayi sonrası toplum kuramcıları analizlerini yaparken genel olarak kendi yaşadığı toplumlarla yani batı toplumlarıyla sınırlı kalmışlar ve bunun sonucunda da toplumu başlı başına yapısal bir birim olarak ele almada yetersiz kalmışlardır. 

Üstelik toplum birimlerindeki bu dönüşümler her yerde aynı hızla seyretmemektedir. Yani insan aklının toplumsal alan tarafından baskılanma seviyesi mekansal olarak değişmektedir. Ayrıca sanayi sonrası toplum kuramcılarının bilimsel ve teknolojik gelişmeyle sınıflı yapıların ortadan kalktığı tezi oldukça kusurludur. Birincisi, sınıfsal yapılar ve toplumsal tabakalar tamamen toplumun kendi öz alanıyla ilgilidir ve onun bir sonucudur. İkincisi, bilimsel gelişmelerin ancak o toplum içinde geçerli olacak şekilde, toplumsal sınıfları çözülmeye uğratabilmesi imkanı o toplumsal yapı ve hiyerarşik düzeninin insan akllı tarafından zayıflatılmasıyla mümkündür. Çünkü toplumun sınıflı yapıları, toplumun doğrudan bir yapısal sonucu olarak insan aklıyla çatışmaya girmek zorundadır.

Ancak gelişmiş (toplumsal alanı zayıflamış) (batı toplumları) toplumlar kitle kültürünün hala yoğun yaşandığı, geleneksel yapıların katı özelliklerini sürdürdüğü toplumlar üzerinde yoğun bir şekilde baskı ve sömürü uygulamaktadır. Bunun devamlılığı için, o toplumlar üzerinde emperyal hareketler doğrultusunda çeşitli ideolojik araçlar, tedbirler gerekirse en sert askeri müdahaleler veya yine o toplumlara karşı o toplumlar üzerinde; onların kural ve kaidelerine uygun olacak şekilde onların çeşitli gelişim araçlarına baskı, müdahale ve saldırı uygulamaktadır. Sınıf mücadelesi ile ilgili yazımda da belirttiğim gibi, dünyadaki sınıfsal tabakalaşma olgusu çözülmemekte; aksine artık evrensel boyutta ve medeniyetler arasında, bir mezhepsel ve ideolojik görüntü arkasında daha global ve küresel bir boyut kazanmıştır. 

Üstelik gelişmiş - gelişen ülkeler arasındaki bu ayrım ve çatışma, gelişmekte olan sömürge ve yarı sömürge konumunda bulunan ülkeler aleyhinde, yoğun bir şekilde yoksulluk ve fakirleşme yaratmakta, bu durum o ülkeler içindeki sınıf mücadelelerini derinleştirmektedir. Toplumlar arasındaki bu toplumsal yapı ayrılığı, insan aklı ve toplum arasındaki çatışma gibi o toplumlar arasında da doğal olarak sürekli bir uyuşmazlık oluşturmak zorundadır. Bu çatışma birey (insan aklı) ve toplum arasında olduğu gibi değişik formdaki toplumlar arasında da devam etmektedir.