thomas hobbes etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
thomas hobbes etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

19 Ağustos 2018 Pazar

Batı Avrupa Ülkelerine Bir Çağrı


Evren içerisinde olup bitenleri gözlemleyen insanlar şunu çok iyi bilirler ki, doğa içerisinde hiçbir şekilde zayıflığa yer yoktur. Şunu da bilirler ki; eğer bir canlı doğa içerisinde varoluşunu sürdürüyorsa, onda olan bir doğa yasası veya özellikleri aracılığıyla bunu yerine getiriyordur. Zayıflık olan şey ise, bu özelliklerin ve yasaların bir şekilde işleyememesidir. Veya zayıflık olan şey, bunların kendi özlerine yozlaşmış yani hatalı bir şekilde işlemesidir. Bunun için artık işleyen yasa, onda doğal olarak bulunan özelliği olmayacaktır. Doğa içerisinde uçamayan bir kartal yaşayamaz. Hızlı koşamayan bir çita, ağ öremeyen bir örümcek, yaşadığı bölgedeki iklim değişikliklerine uyum sağlayamayan bir bitki. Bunlar yaşayamaz, çünkü yaşamaması gerekir. Çünkü yaşasa bile, aslında onun varlığı bir tükeniştir. Yaşamak ile varolmak aynı şey değildir ve aslında varlık ile yokluk arasında o kadar ince bir çizgi vardır ki.

İnsan için ise; onun doğayla bütünlüğünü sağlayan, onu doğa içerisinde varolma çizgisine sürükleyen, ona tabiat içerisinde yer açan şey ise anlama yetisidir. İnsan doğasından gelen bu yükümlülük ile anlama yetisine yönelir. İnsan, anlama yetisiyle beraber artık zayıf değildir. İnsanların da, diğer canlılar ile bir çok ortak özelliği vardır. Örneğin, üreme olgusu gibi. Ancak insan, bu türden olgular ile değil; anlama yetisi ile zayıf değildir. Tıpkı bir çitanın da bu tür olgularla değil, çeviklik özellikleriyle zayıf olmadığı gibi. Öncelikli kural; bir canlı doğa içerisinde varsa, bu onun doğa ile bağlantısını sağlayan bir doğa yasasıyla donatıldığı anlamına gelir. Bu tür durumların detaylıca açıklanması ve üzerine düşünülmesi gerekir. Örneğin; bazı hayvanlar için görme özelliğini kaybetmek, onun doğa yasalarıyla olan ilişkisini çok rahat sona erdirebilirken; anlama yetisi için bu durum çok kolayca tolere edilebilir. Ancak burada bahsetmek istediğim daha başka bir şey.

Zayıf insanlar toplum içinde yaşama imkanı bulurlar. Aslında, doğa yasaları içerisinde varolmaması gereken insanlar; kendilerine bir şekilde yaratmış oldukları doğanın hatalı simülatif evreninde, yani toplum içerisinde bir şekilde yaşama imkanı bulurlar. Yaşama imkanı bulurlar ancak varlık derecelerinden saparlar. Bu durum sanılmasın ki doğa için tehdit oluşturur. İnsanlığın en büyük yanılgılarından biri bu. Bu durum insan türü için tehdit oluşturur. Doğa, bir şekilde yasalarını işletmeye devam eder. Her canlıya uyguladığı gibi. İşleyemediği zaman onu ortadan kaldırdığı gibi. İnsanlığın en büyük yanılgılarından diğeri de; doğayı kontrol ettiğini veya edebileceğini, onu dönüştürebileceğini sanmasıdır. Doğa yasaları, kendisini dönüştürür. Kendisini kontrol eder. Yine kendisi aracılığıyla; bazen insanları, bazen de diğer canlıları kullanarak ve dönüştürerek. Doğa derken sadece Dünya'yı kastetmiyorum elbette.

İnsanların anlayamadığı şey, doğa üzerinde kurduğunu sandığı tahakkümlerin, dönüşümlerin aslında; doğanın kendi kendisine uyguladığı, insanın ise burada diğer canlılar gibi bir araç olarak varolduğudur.

Şimdi; toplumlar, devletler, iktidarlar, hukuk, kültür, alt yapı ve üst yapı; bunların hiçbiriyle burada ilgilenmeyeceğim. Sadece, insan kavramıyla ilgileniyorum.

Batı Avrupa ülkeleri için aydınlanma dönemi bir kırılma noktasıdır. Hatta tüm insan nesli için. Tabiki insanlık tarihi, yani anlama yetisinin evrimi tek bir bölge ile değil, tüm insanlığın ortak birikimiyle gelişir. Düşünürler, ortak bir birikimi ele alır ve üzerine bir şeyler koyarlar. Doğa içerisinde şans diye bir şey olduğunu düşünmüyorum. Rastlantısal olan durumları dahi şans olarak değerlendiremem. Şans toplumsal yapının işidir. Nitekim Batı Avrupa ülkelerinin, özellikle de halklarının şanslı olduğunu düşünüyorum. Ama bu şansın da berbat bir şekilde mahvedildiğini de.

İnsanlık tarihini veya anlama yetisinin evrimini sürdüren etki, insanın pratik aklıdır. Bununla ilgili olarak yazılarımda çokca bahsediyorum. İnsanın pratik aklı da, sadece ondan ibaret olmasa da, büyük etkisini ekonomi üzerinden iletir. Aydınlanmanın hayran kalınacak düşünürleriyle beraber, Batı Avrupa hızlı bir dönüşüm sürecine girdi. Batı Avrupa, insanlık tarihinde evrimsel bir ileriki aşama olarak, kapitalist ekonomik dönüşüm sürecini yaşamaya başladı.  Kapitalist ekonomik süreç; Thomas Hobbes'un mekanik, materyalist evren tasavvurunu politik yaşama yöneltmesiyle hayat bulmuştur. Hobbes'un doğa tasavvuru; kendisinden öncekilerden farklı ve onlardan daha çok şeye açıklama getirebilen, daha rasyonalist temellere oturmuş bir kimliğe sahipti. Onun yaklaşımları, gerçekten de anlama yetisinin bir gelişim aşamasını temsil ediyordu. Bu yüzden, modern etik onunla başlatılır. Aynı şekilde, John Locke'un materyalist evren ve doğal hak anlayışlarını da buna ekleyebiliriz. Özellikle bu saydığım çizginin dışında kalan rasyonalist düşünürler de, hep bu zemine temellerini yerleştirdiler. Anlama yetisi zaten bir tür çatışma ile evriliyordu.

John Locke
Batı Avrupa ülkeleri yaşanan bu bilimsel, düşünsel devrim ve kapitalist ekonomi süreçleriyle birlikte tarihte az rastlanacak türden kazanımlar elde ettiler. Ancak buna birden ulaşmadılar. Bunun için büyük bir savaş verdiler kendi içlerinde. Yaşanan bu devrimde hayatlarını ortaya koyan düşünürlerin, bilim adamlarının izleri vardır.

Ancak, Batı Avrupa Ülkeleri kapitalist ekonomik dönüşümü öyle mitleştirdi ve fetişleştirdi ki; Yaşanan bu kazanımları kendi bencil duygulanımlarına mahkum ettiler. Bunu, kendi duygulanımlarının tatmininin bir aracına dönüştürmeye başladılar. Hatta içlerinden bazıları o kadar sarhoş oldu ki; kapitalizmin tarihin sonu olduğu tezlerini ortaya atacak kadar ileriye gittiler. Kapitalist sistemin; insanın evrensel ve evrimsel anlama yetisinin ilerleyişinin yani, pratik aklın yöneleceği şekliyle, pratik akıl ile saf aklın bir noktaya buluşmasının bir aşaması olduğunu unuttular. İçlerinde, onları çok önceden uyaracak Nietzsche gibi düşünürlere sahip olacak kadar şanslıydılar da. Ancak bunu değerlendirmediler. İnsanlığın anlama yetisine doğru bir yolculuğunun aşaması olan kapitalist ekonomik dönüşüm, insan aklının ve yaşamın bir engeli haline geldi. Nietzsche'nin deyimiyle yaşama hastalığına tutulmuş insanlar ve toplumlar bilimsel devrimi; kendi tutkularının, belirlenimlerinin bir aracı haline getirdi. Zenginleşen Avrupa sınıfı kendini gündelik duygulanımlarına, gündelik çıkarlarına öyle kaptırdı ki; insanları pragmatizm bataklığına hapsedip, kendi bireylerini dahi tekrar toplum mezarlığına gömdüler. İlerlemenin yönelimini saptırıp, onu kendi uydurdukları toplumsal faydaya indirgediler. Nietzsche'nin de söylediği gibi; toplumsal fayda, zayıf insanların faydasıydı.

İnsan duygulanımlarının insan aklıyla sürekli çatışma halinde bulunduğunu ve birbirleri üzerinde baskı mekanizmaları kurduğunu yazılarımda açıklamaya çalışıyorum. Batı'nın en büyük kazanımlarının da; bireyselleşmeleri ve toplumsal alanlarının zayıflaması olduğunu yazmıştım. Bu, zaten insanın saf akla yöneliminin zorunlu bir sonucudur. Ancak Batı; bunu değerlendiremediği gibi, kapitalist ekonomik dönüşümlerin, düşünsel devrimlerin doğasını da anlayamadı.

Batı, bilimsel devrim ile beraber; üretim araçlarını daha kolay ve ucuz bir şekilde dönüştürerek, daha verimli çıktılar elde etme imkanı kazandı. Bu kitlesel büyük bir üretimdi. Ancak; bu hacimde üretimin bir sonucu vardır ki, sistemin sürdürülebilmesi için daha ucuz emek ve daha zayıf pazarlar gerekir. Batı'nın bu pazarlara ulaşabilmek için kendi aralarında verdiği savaşlar meşhurdur. İnsanın saf aklına yöneldiği ve bunu hızlandıracak yatırımların yapıldığı coğrafyalar tabi ki büyük bir zenginlik ve refah kazanacaktır. Ancak bu, sadece bir sonuçtur. Gelişen coğrafyalar elbette zayıf olanların kaynaklarına el koyacaktır. Bunu yaparken zayıf olanları da dönüştürecektir. Ancak Batı, dönüşümleri sadece pratik akıl üzerinden yaptı. Ancak, doğa yasaları içerisinde işleyen bir kural vardır ki; pratik akıl üzerinden yapılan dönüşümler toplumsal alana yönelirse, aynı şekilde insan duygulanımlarına yönelir.

Batı, kapitalist ekonomik sistemin kendi içerisinde belirli aşamaları olduğunu da sonradan farketti. Kendilerinin ürünlerini pazarlayabileceği, zayıf pazarlar aradılar. Zayıf insanların ucuz emeğini kullandılar ve böylece onların daha da zayıfladığını sandılar. Ancak, zayıf olan zayıflayamaz. Doğa döngüsel olarak değil, çizgisel olarak ileriye evrilir. Ve bu yön gelişimi temsil eder.

Doğa içerisinde zayıf olanların varolamaması gerekir. Gerekir çünkü varolamaz. Doğa yasaları içerisinde iyi ve kötü kavramlarına da yer yoktur. Batı ülkeleri, ele geçirdiği pazarların ham maddelerine ve emeğine el koydu. Ancak onların zayıf yaşamlarına; kendi gündelik faydaları uğruna, kendi duygulanımlarını tatmin etmek pahasına göz yumdular ve hala yumuyorlar. Ekonomik bir sistem saf akla yönelmelidir. Eğer toplumsal yapıya yönelirse, belirlenimsel bir anlam kazanır. Kapitalist sistem için de olan aynı budur. Başlangıçta Thomas Hobbes'un materyalist mekanik evren tasavvurundan hayat bulan, güçlü realist bir felsefi temelin yoğurduğu sistem; anlama yetisi ve felsefe için hiçbir değer bulmayan ve sadece duygulanıma yönelen pragmatizm hastalığına tutuldu. Hem de, hastalığın bizzat kaynağı olan toplumsal bir pragmatizme. Batı, çoğunluğun ve toplumun yararını icat ederek; kendi kafasına kurşun sıkmış oldu.

Oysa görülüyor ki, anlama yetisine doğru devinim ilerledikçe; emeğin, çoğunluğun, zayıf pazarların, zayıf insanların tüketiminin hiçbir değerinin olmadığı ortaya çıkıyor. Evren aslında, bir tür makinedir. İnsanlar da doğalarına yönelerek olması gerektiği gibi makineleşiyorlar. Yapay zeka, bilgisayar teknolojileri hızla gelişiyor. Batının bir zamanlar kendi gündelik duygusal çıkarlarına hizmet eden zayıf çoğunluk, gün geçtikçe daha da gereksizleşiyor. Ancak zaten başta da gereksizdi ve bilimsel devrimin doğası bir türlü anlaşılamayınca, bu da bir türlü anlaşılamadı. Doğal olarak üretim de; saf akla yönelmeyen, bu çoğunluğun aptal duygulanım ihtiyaçlarına yönelen ve buna göre şekillenen bir hal aldı. Bilim kendisi için değil, zayıf insanların ihtiyaçları için varolmaya başladı. Batı'da gerçekleşen bilimsel devrim gün geldi, zayıf kalmış doğu insanlarının bu zayıflıklarının hizmetkarı oldu. Doğa kendisini temizleyecek mekanizmalara ise zaten sahiptir. Bunu burada nereden görüyoruz, anlama yetisinin yapısından.

Bilimsel devrimin kurucularından olan büyük düşünür Descartes daha kitabının başında; "anlama yetisi bütün insanlara eşit olarak dağıtılmıştır. Görülen farklılıkların sebebi ise, sadece bir yöntem sorunudur" dediğinde, aslında çok daha fazla şey söylüyordu. 

Doğa hiçbir şekilde zayıflığa yer vermez. Önceleri Batı'nın aptal bencil duygusal çıkarlarına hizmet eden, sonra da kendi aptal duygulanımlarına yönelen Doğu toplumları sanılmasın ki olduğu yerde kalacaktır. Kalmıyorlar da. 20 yy. Japonya'nın yükselişine sahne oldu. 21. yy ise Çin'in durdurulamayan devasa yükselişine tanık oluyor. Güney Kore'nin durumu ortada. Aynı şey Hindistan için de gerçekleşecek. Batı, bu şekilde davrandığı sürece diğerleri için de. Doğa, kendisini çatışmalar ile temizlemesini biliyor. Batı'nın zayıf olanlara uyguladığı bu politikalar, aslında kendilerinin bir zayıflığıdır. Çünkü, doğa yasaları içerisinde zayıf olanlara gösterilen hoşgörünün kendisi bir tür zayıflıktır.

Zayıf olan, zayıflığını ortaya koyduğunda; ona hükmedenin yapacağı tek şey onu dönüştürmektir. Bu ise genellikle, zayıf olanın yaşamının sona erdirilmesi anlamına gelir. Bu, türlerin birbirleriyle veya kendi arasındaki ilişkilerinde de geçerlidir. Bilinir ki; bir tür içinde varolan ufak bir zayıflık, o türün bütününü etkiler. İnsan türü ise, toplum denen hastalık içerisinde olduğu için yıkımlardan kurtulamıyor. Nitekim Batı, diğer toplumlara uyguladıkları hataları kendilerine de uyguladı. Toplumsal yapılarının zayıflamasının ve bireyselleşmelerinin değerini çok geç anladı. Geçmiş büyük düşünürlerine ihanet ederek, kendi içerisindeki zayıf insanların da; bilimi, kendi tutkularına köle etmesine göz yumdu.

Bilimsel devrim içerisinde ortaya çıkan bu zayıflık, Dünya üzerinde büyük bir nüfus problemini de beraberinde getirdi. Varoluş çizgisinden sapmış insanlar yaşamaya ve çoğalmaya başladılar. Ancak sanılmasın ki yine bu doğa için problem. Bu, insan türü için problemdir. Artık bunun anlaşılması gerekiyor. Doğa kendisini, insanın algıladığı zaman kavramından bağımsız olarak dengeye sokmasını biliyor. Anlama yetisinin geliştiği her yerde; nüfus sayısı da azalır, yaşam kalitesi yükselir. Bu, hep böyle oluyor ve böyle olacak. Batı Avrupa insanları, kendilerini doğanın efendisi olarak görmeye başlamakla öyle bir hata yaptılar ki. Doğu toplumlarının ilkelliğini, aptallığını kendilerine bir kazanç olarak varsaydılar. Varoluş çizgisinden sapmış insanların yaşayışlarını görmekten, incelemekten, onu anlamaya çalışmaktan öylesine hoşnut oldular ki. Oysa, toplumsal her türlü kategorilerin basit formasyonlara ayrılabileceğini unuttular ( tıpkı, benim burda insan toplumunu sığ bir şekilde, doğu ve batı olarak ayırdığım gibi ). Toplumsal ilkelliğin anlaşılması için, yoğun uğraşlara gerek yoktur. Uğraş verilmesi gereken; saf aklın evrensel, evrimsel ilerlemesinin izlenmesidir.

Hatta, yaşanan nüfus artışlarını bile; yeni ucuz emek ve pazar alanları olarak gördüler ve hala buna devam ediyorlar. Oysa her defasında kendilerini daha çok bağımlı bir hale getiriyorlar. Uygulanan hatalı yaklaşımlar anlaşılmaz bir nefret üretimi de yaratmakta. Nefretin de, bir tür belirlenim olduğu unutulmamalı. Batılılar hatalarını sanırım yavaş yavaş anlıyorlar, veya anlamaları gerekiyor.

Zayıf insanların dönüşümü aslında en iyi şekilde şunu ifade eder. Gelişmiş insanların; zayıf insanların kaynaklarına el koyup, onları saf bilime yatırmaları. Bunu az da olsa Batı uyguladı. Ama bu, o kadar sınırlı kaldı ki. Bu gün dahi internet teknolojileri ve uygulamaları çoğunluğa, onların aptal duygulanımlarına o kadar esir bir halde ki; internet üzerinde varolan bir video dahi değerini; onu ne kadar aptalın, ilkelliğin, zayıflıkların, duygulanımların izlediğiyle belirliyor. Üretilen neredeyse her şey, duygulanımdaki ekonomik çıkarlara yöneliyor. Şu anlaşılmalı ki; bir insanın zayıf olması demek doğuştan problemler dışında; onda zeka düşüklüğü olduğu, anlama yetisinin onda varolmadığı veya eksik olduğu demek değildir. Yalın bir şekilde söyleyecek olursak insan zayıflığı; onun yoğun duygulanımlarının, saf aklını baskı altında tuttuğu anlamına gelir. Bunun en temel nedeni; toplumsal etkilenimlerdir. Doğa ise her zaman; kendi bir tür yasası olan anlama yetisine, baskın çıkacak özellikleri vermiştir. 

Son olarak; Batı'nın artık şunu çok iyi anlaması gerekiyor. Zayıf olarak yaşamasına izin verilen insanlar zayıf kalamazlar, eninde sonunda saf akla yönelirler, eninde sonunda kendi zayıflıklarını zayıflatırlar; belki insan türü hasar görür, bunca acı yaşanır, bunca yıkım gerçekleşir, süreç uzar, ama eninde sonunda gidilecek yol bellidir. Doğadaki varoluşun gerekliliği budur. Çünkü, zayıf olarak doğada varolunamaz. Eğer Batı ülkeleri, kendisine verilen bu tarihi fırsatı tam olarak kullanabilseydi; bu gün insanlığın yaşadığı nüfus, iklim, toplumsal çatışma problemleri de olmayacaktı. En azından daha az olacaktı.

Batı, şirketlerinin çıkarlarını saf bilimin çıkarlarına tercih etti. Ekonomik kazanımlarını yeterince saf akla yöneltemedi. Daha çok, toplumsal duygusal belirlenimlerine yöneltti. Ancak şunu da iyi bilmeleri gerekiyor; Doğa, verdiği fırsatların boşa harcanmasına izin vermez, vermiyor da.


Not: Burada, Batı ülkelerindeki insanlar üzerine çağrı yapıp, Türkçe dilini kullanmam tuhaf görülebilir. Ancak, bunu tuhaf görenlerin toplumsal dillere bakışımı bilmesi gerekir.






23 Ocak 2018 Salı

Doğa Yasalarına Giriş ve Toplumsal Alanın Reddi Üzerine X


III - Aklın Üçlü Çarpıtma Düzeyi

Genel başlıkta iki ifade göze çarpmıştır. '' Doğa Yasalarına Giriş '' ve '' Toplumsal Alanın Reddi ''. Bu iki ayrı başlık öylesine koyulmadı ve bu başlıklar teorimin iki ayrı hattının dallanıp budaklanan ama nihayetinde tek bir ana yola ulaşan ve aslında zaten tek bir ana yoldan çıkan iki ayrı yolundan her biridir. Birincisi '' Doğa Yasalarına Sadece Bir Giriş '' idi. Daha doğrusu kendisinin tam açık ve seçik olarak ortaya çıkarılması değil ki zaten böyle bir çaba başarısız olmaya mahkumdur. Çünkü insanın sınırları saf aklının başladığı yerde başlar, onun bittiği yerde biter. Bu yüzden bu biliş, bir tür doğa yasası olan saf aklın üzerindeki bulanık görüntülerden yani bir nevi hastalıklardan onun arındırılması ile ortaya çıkarılacak, doğa yasalarının tam ne olduğu değil, daha çok bütünsel bir kavrayış ile ne olmadığının gösterilmesi ile sonuçlanacak bir bilgidir. '' Doğa Yasalarına Giriş '' saf aklın kavranmasıyla ilgilidir. Bu açıklamalar bu bölümde bunun için yeterli. Şimdi saf akla gelişimin başladığı yere, yani ilk başlangıç noktası olan pratik akla gönderme yapan ikinci kısımdaki sunum yani '' Toplumsal Alanın Reddiyesi '' bu bölümü daha çok ilgilendirmekte.

İnsanların felsefe içerisindeki yönelimleri de aynı kendilerinin bir bütün olarak gelişimlerini haklı çıkaracak bir seyirde ilerler ki bu tıpkı varoluşla ilgili diğer alanlarda da olduğu gibidir. İnsanların yönelimleri, yani ilk insani özelliklerin varolduğundan beri, gerek felsefe gerek diğer alanlarda aynı etki altında seyreder. Bu etki aynı zamanda insani varoluşun anlamını da verir ki bu bir tür kendisinin özelliği olan pratik aklın saf akla yönelimidir. İnsanlık tarihi de bu iki uç noktanın kapanma seyrinden başka bir şey değildir. Yani toplumsal alana sunulan reddiye aslında geleneksel, modern, postmodern veya başka her türlü toplumsal odaklı ve onu temele referans alarak, ana kategori olarak onu belirleyerek oluşturulan tarih inşasına, anlayışına sunulan bir reddiyedir. Çünkü verilen ana akımlardan ziyade, onların içerisindeki farklılaşmalarda yani yapı dışında bireyi temel alan yaklaşımlarda dahi ele alınan birey toplumsal bir yapı içerisinde anlam kazanan bireydir. Ele alınan özne toplumsal bir inşa ile anlam kazanan yani aklı duygulanımlara mahkum edilen bir öznedir. Pratik aklın tarihselliği araştırılacaksa ki tarihsellik denen şey aslında budur, ana kategori olarak toplumsallığın kendisi sunulamaz ki toplumsal bir kategori için yine nasıl saf aklın pratik akla karşı bir bağımsızlığı varsa, pratik aklın da toplumsal her türlü kategoriye karşı ayrı birer bağımsızlığı vardır. Ayrıca ne olursa olsun, tarihsel bir araştırma toplumsal kategoriler ile değil, sadece pratik aklın yönelimleriyle açıklanabilinir. Ne insanların toplumsallaşmasının bir tarihi ne de onun kendi içerisindeki kategorilerinin ayrı birer tarihi vardır. Tarihsel olan şey bu kategorilerinin kendi içerisindeki belirlenimlerinden başka bir şey değildir. İlk insan en toplumsal, en dindar, mitsel anlamda en inançlı, kültürel düzeyi en yüksek insandır.

Bu süreç saf aklın belirip, pratik akıl olarak kendisini ifade ettiği olgusal bir anlamda başlar. Ayrıca ilk toplumsallaşma hayvansal bir yönelim ve aşırı uyumken, kaynağı ise insan aklının devinim dengesizliğidir ve hayvansal canlılarda olduğu gibi aynı sonuçları verecektir ki hayvanların toplumsallaşma özelliklerinin değişmemesi, mükemmel uyumlarının ve duygulanım belirlenimi göstermemelerinin sebebi bir saf akla sahip olmamaları ve dolayısıyla devinim dengesizliği yaşamamalarından veya zaten bu dengesizliği içselleştirmelerinden gelir. Hayvanlar için toplumsallaşma saf akla sahip olmama şeklinde ortaya çıkan doğa yasası iken, insanlar için toplumsallaşma saf akla yönelim yani bir doğa yasasının gerçekleşme sürecindeki bir anomalinin sonucudur. Bunun için hayvanlar, günümüz insanlarından kültürel düzeyi daha yüksek canlılardır. Bir doğa yasasında anomalilerin ortaya çıkması, kendisi açısında anomali değil bir özelliği açısından anomalidir. İnsan da bir bütün olarak doğa yasası özelliğidir.

Tüm bunların içerisinde, bu yazıların ulaştığı noktalar insan aklının kutsallaştırılması, akla aşkın bir anlam atfedilmesi veya ona rasyonalist anlamda sonsuz bir güven duyulması olarak algılanmamalı yine ona karşı sonsuz bir değer, bir kurtarıcı rolü biçildiği sanılmamalıdır. Sanılması gereken insanın bütünsel varlığının sadece akla yönelebileceğidir. Bu yönelimin de iyi veya kötü olması gerekmez, yine varlığının kendisine kıldığı olması gereken koşullara uygun olması gerekmez, insanın duygusal belirlenimindeki zayıflığıyla aklın bir ilişkisi bulunamaz, hatta saf aklın yönelimi toplumsal varlığın oldukça kötü, istenmeyecek olarak sunduğu bir çerçevede de seyredebilir. Yine saf aklın seyri belirli doğa yasası özellikleri olmadan işleyemez ki zaten bu işlerliği kazandıran onun kendi kendini ifade edebilme yetisidir. Bunlar hareket, algı gibi özelliklerdir. 

İnsan aklının insanı ne iyi ve güzel yola sevketme ne de aşkın olanı buldurma gibi işlevleri vardır. İnsanın saf aklının işlevi, insan varlığının insan olarak gelişiminin tamamlanmasını sağlamaktır. Bu gelişim ise zorunlu olarak insanları tek düzeye indirgeyecek ve tek tipleştirecektir. Yaşam içerisindeki dehşet ve yıkımlar toplumsal karakterlidir, belirlenimsel yönelimdedir ve aklın gelişimi iyi veya kötü bir çıkarım bulunmaya mahal vermeden bu seyri zayıflatacak bir yönelimdedir. Çünkü bu gelişim insanın belirlenimsel olandan uzaklaşması demektir. İnsan aklı ise genel olarak düşünce dünyasında üç şekilde çarpıtılır veya insan aklının çarpıtılması üç temel düzeye indirgenebilinir. Burada bir çok düşünce pratiği verildi ama tabiki hepsi örneklendirilemedi. Yer verilmeyen diğer düşünce yönelimleri de bu algoritma içerisinde tanımlanıp uygun olan düzeye indirgenebilinir.

1- Birinci Düzey, insan aklının tamamen devreden çıkarılması şeklinde ortaya çıkan ve onun yerine başka türden bir şeyin ikame edilmesi şeklinde gerçekleşen çarpıtma düzeyidir. Bu düzey insanın akıl kullanımının oldukça sınırlı olduğu ilk düzlemlerde daha çok gerçekleşir. Örneğin, doğa olaylarının kaynağının akıl ile yani doğa yasalarıyla değil de doğaüstü güçler ile açıklanmaya çalışılması bu düzeyi temsil eder. Bu düzeyde mistik bilgi ön plandadır ve felsefe içerisinde de mistik akımlar ile kendisini ifade eder. Bunun bir diğer formu da aklın yerine inancın geçirildiği Tertullianus gibi bazı patristikler tarafından ifade edilir. Bir diğer formu da aklın dışlanıp onun yerine deneyimin geçirildiği empirikler tarafından oluşturulur. Bu düzeyde doğa yasaları, doğaüstü güçlerle ikame edilmez, bunun için bu düzey aklın bir bütün olarak çarpıtılması değil sadece saf aklın çarpıtılması şeklinde gerçekleşir. Yine aynı şekilde akıl yerine sezgi vb. gibi başka türden bir yönelimle yapılan gerçeklik açıklama çalışmaları ve toplumsal belirlenimlerde duygulanımların akla yaptığı baskılar sonucu oluşan çarpıklık birinci düzeyden bir çarpıtmadır.

Gottfried Leibniz  
2- İkinci Düzey, insan aklının devreden çıkarılmayıp aksine ona aşkın bir anlam yüklenmesi ve onun Tanrısallaştırılması, doğa yasalarının dışına atılması şeklinde gerçekleşen ve akla yönelik en yoğun çarpıtmaların gerçekleştiği düzeydir. Bu düzeyin en tipik örneği rasyonalist ve akılcı düşünürlerin yaptığı çarpıtmalardır. Hatta akılcı düşünürlerin yaptığı çarpıtmalar deneyimcilere oranla insan aklını daha çok bulanıklaştırır ve gerçeği körleştirir. İnsan aklının sınırları ihlal edilir, onun gücünün ulaşamayacağı alanlara yönelik akıl aracılığıyla çıkarımlarda bulunulmaya çalışılınır ki bu çıkarımların kaynağı hiçbir zaman saf akıl da olamaz ve metafiziksel spekülasyondan da başka bir şey de yapılamaz. Leibniz'in monadolojisi ve Tanrı'nın mevcut evreni varolan koşullar içerisinden en iyisi ve en mükemmeli olacak şekilde yarattığı ile ilgili görüşleri bunun en çarpıcı örneğidir. İkinci düzeyin bir diğer formu da, imanın akıl aracılığıyla açıklanmaya çalışılmasıdır. Gerçekten de en tuhaf ve gülünç olanı budur. Bu yönelimlerin, toplumun rahatsız yapılarının gerçekliğe uydurma çalışmalarına denk düştüğü görülürse, böyle bir hastalıklı düşüncenin nasıl ortaya çıktığı da anlaşılabilinir. Bu yönelimlerin, Ortaçağ'ın skolastik rasyonalistlerinde ve Doğu toplumlarının Aristotalesçiliği kendi toplumlarına uydurma çalışmalarında yoğun şekilde karşılaşılmasına şaşmamalı. Ayrıca, skolastik rasyonalistlerin bu yönelimleri doğa yasalarını akıldan tamamen dışlayacağından, yani gerçekliği doğaüstü bir alanla açıklanmaya çalışılacağından birinci düzeyi de içerebildiği göz önünde bulundurulabilinir. Ancak modernist rasyonalistlerde böyle bir yönelim oldukça nadirdir. Çünkü ikisi arasındaki bu ayrım, akla yapmış oldukları ayrımlardan ortaya çıkan Tanrı anlayışlarındaki farklılıklardan kaynaklanır ki modernist rasyonalistlerin Tanrı anlayışı evrenin yasalarını dolayısıyla aklı da yaratıp müdahale etmeyen, bu yüzden de akla yönelik açıklamaların önünü açan bir Tanrı anlayışıdır. Bu yüzden de modernist rasyonalistlerde birinci düzeyden bir çarpıtma oluşmaz. İkinci düzeyin bir diğer formu da Platoncu felsefede olduğu gibi aklın idealleştirilmesiyle ortaya çıkar. Ondan farklı bir idealist kimlikte olan Berkeley gibi gerçekliği bilişsel bir algıya indirgeyen düşünceler görüleceği gibi ikinci düzeye değil birinci düzeyden bir çarpıtmaya girer. Bu düzeyin bir diğer çarpıcı örneği ise kuşkucu düşünürlerin akla yönelik yaptığı çarpıtmalardır ki bu düşünürler aklı kavrayış yönü itibariyle birinci, ikinci hatta üçüncü düzeye yönelik parçalar içerir. Kuşkucuların tarihdeki bütün görüşlerin yanlışlanabildiği veya geçersiz kaldığı ile ilgili görüşleri saf aklı pratik akla indirgemek yönünden üçüncü, objenin algıya yönelik olduğu yani görelilikle ilgili argümanları aklı belirlenimlere indirgeme yönünden birinci, ilk ilkelere ulaşmanın mümkün olmadığı ve sonsuza doğru geriye gidiş olacağına yönelik görüşleri de bilgiye aşkın bir anlam yüklemek bakımından ikinci düzeyden bir çarpıtmadır.

3- Üçüncü Düzey Çarpıtma ise saf aklı pratik akla indirgeme yönelimiyle ortaya çıkar. Öncelikle belirtilmelidir ki skolastik rasyonalistler bu düzeyden bir çarpıtma göstermezler çünkü saf akıl pratik bir konuma indirgenmez aksine pratik akıl saf akla yönlendirilmeye çalışılınır. Bu yüzden skolastik rasyonalistlerin akla yönelik ikinci düzeyden çarpıtmaları birinci düzeyi de içermesine rağmen, üçüncü düzeyi içermezler. Öncelikle modernizm ve onun ürettiği düşünce akımları üçüncü düzey çarpıtmaların en tipik örnekleridir. Liberalizmin ekonomik ve toplumsal söylemleri üçüncü düzeyden bir çarpıtmadır. Yine liberalizmin üretmiş olduğu faydacı ahlak anlayışı, günümüzde belirgin bir şekilde kendini gösteren ayrıcalıklı bir sınıfın ihtiyaçlarına göre tekelleşen bilim çalışmaları ki burada bilimin ekonomiye indirgenmesinden söz edilebilinir bu düzeyden bir çarpıtmadır. Özellikle başta Thomas Hobbes gibi sözleşmeci teorisyenlerin doğa yasalarını pratik alanlara indirgeyen görüşlerinin bir bölümü ki bu görüşlerin diğer bölümleri onları belirlenimsel alanlara da indirger, bu yönüyle farklılaşır ama genel olarak bireysel duygulanım alanlarına indirgenen akıl muhakkak pratik akla yöneleceğinden buradaki çarpıtmada akıl tamamen devre dışında kalmaz ve bunun için bu yönelim genel olarak üçüncü düzeye indirgenebilinir. Aslında modernizm ve sonrası içerisinde yeterli bir düzeyde saf-pratik akıl ayrımı yapmayan her düşünce yönelimi, zorunlu olarak ya onu aşkın bir alana ya da pratik olgulara indirgeyerek bir çarpıtma ile sonuçlanır. Modernizm içerisinde olmayan Aristotalesçi mantık ve tasım yöntemleri gerçekliği dilsel ve gramatik formlara indirgemesi yönünden üçüncü düzeyden bir çarpıtmaya girer. Nitekim burada gerçeklik pratik aklın bir yönelimi olan dilsel alana indirgenir ve olguların kendi özleri ihmal edilir. Gerçeklik üzerinden yapılan psikolojik açıklamaların tümü, ya onu pratik ve bireysel ya da toplumsal duygulanım alanlarına indirgeyeceğinden birinci ve üçüncü düzeyden bir çarpıtmadır. Sadece bireysel belirlenimlere yönelen psikolojinin düşünce akımları bu yönüyle birinci çarpıtmayı içermez, çünkü bireysel belirlenim toplumsal duygulanıma değil pratik akla yöneleceğinden akıl tümden devre dışında kalmayacaktır. Ayrıca psikoloji ve yaklaşımları insanı toplumsal bir varlık olarak alma ön kabulünde bulunacağından, bu yüzden de aklı tümden dışlama eğilimi olduğundan birinci düzeyi de içerebilir. Bu yüzden bireysel bilince odaklanmayan toplumsal bilince yönelen psikolojik yaklaşımların birinci çarpıtma düzeyini de içerdiği kabul edilir. Bu yüzden psikanalizin sadece üçüncü türden bir çarpıtma olduğu söylenebilinir. Eğer çarpıtma düzlemlerinde bir düşünce pratiği, septisizm gibi üç çarpıtma düzeyini de içeriyorsa bir tür zorunlu anomalidir ve gelişimde hiçbir katkı ve önem arz etmez. Diğer çarpıtma düzeyleri de bir tür anomali olsa da zorunlu değildir, çünkü gelişim sürecine katkı verebilir. Bu yüzden bunlar insan aklının gelişiminde yani gelişim olgusunun kendisinde doğal seyir olarak kabul edilebilinir. Bir çarpıtma düzlemi septisizm gibi üç düzeyi de içeriyorsa zorunlu anomali, rasyonalist skolastikler veya psikolojinin bazı yaklaşımları gibi iki düzlemle sınırlıysa baskın anomali, modernist rasyonalistler veya ilk insan topluluklarının kültürleri gibi tek bir düzlemle sınırlıysa esnek anomalidir. David Hume ve takipçileri gibi deneyimci düşünürler epistemolojilerinde deneyimin pratik akılla ilişkisini ihmal ederler. Deneyim zorunlu olarak pratik akla yöneleceğinden ve onun anlam kazanabilmesi sadece saf aklın varlığıyla açıklanabilineceğini ihmal etmeleri nedeniyle epistemolojik olarak sadece birinci düzeyden bir çarpıtmayken genel olarak deneyimci düşünürler epistemolojilerinden çıkıp topluma yöneldiklerinde aklı pratik alana indirgeyerek üçüncü düzeyden çarpıtmaya da yönelir ve esnek anomaliden çıkıp baskın anomaliye geçerler.

Üçlü çarpıtma düzlemlerinin kendi içerisinde stabil bir düzende seyretmesi gibi bir zorunluluğu yoktur. Yapısal farklılıklar görülebilinir. Çünkü aynı insan aklının gelişimi gibi burada da zorunluluk, stabilite ve belirlenmişlik olgunun bütününde yani saf akla yönelimdedir.

Bu üç düzlemde çarpıtma seyirleri, kendi içerisinde sonuç itibariyle zorunlu ve doğrusal bir gelişme göstermektedir. Bu aklın tamamen devre dışında kaldığı olgulardan, onun işe koşulmaya başladığı düşünce yönelimlerine doğru doğal bir devinimdir. İnsanın kendini gerçekleştirmesine giden yolun doğal bir seyridir.



20 Mayıs 2017 Cumartesi

Doğa Yasalarına Giriş ve Toplumsal Alanın Reddi Üzerine V


Önümde yanıtlanması gereken bir çok soru var. Daha önce söylediğim gibi, kuramsal teorim dengesiz bir şekilde ilerlese de yöntemsiz bir şekilde ilerlemediğini belirtebilirim. Kuramın ana argümanlarına direk girmem, uzun uzadıya başlangıç için yöntemsel kuralları yazmamam ve dağınık işleyiş benim yöntemimin bir parçası. Çünkü, dil ile ifade edilen her eylem türü insan aklının saf alanına yönelik direk işlem yapamaz. Bunun için, dağınık gitmek zorundadır. Yani yöntemsiz gibi gözüken bu dağınık işleyiş aslında benim düşünce yapımın içinde olan  tutarlılığın bir parçasıdır. Bu ise tek tek paragraflardan çıkarılacak bir şey olmayıp, benim bütünlüğüm içerisinden çıkarsanır. Yani benim yöntem mekanizmam zaten kendi yazımın içerisinde içerilir. Örneğin; bir olguyu açıklamak için hiçbir zaman tek tek tikel durumlardan hareket etmem. Tümele asla tikellerle ulaşmaya kalkmam. Özel durumların benim için hiçbir önemi yoktur. Ama bunu tutup da bunun kurallarını bir yazı içerisinde anlatma ihtiyacı hissetmem.

Bunu anlatmamın sebebi bunun saf - pratik akıl arasındaki ilişkiye dayanması. Daha önce belirttiğim gibi, pratik akıl düzensiz ve çarpık bir ilerleyişle seyreder. Ve yazı eylemi pratik akla dayanır. Nasıl ekonomik gelişim verdiğim örnekte ona dayanıyorsa sadece bilimsel ve felsefeye dayalı bir yazı olması şartıyla dil de ona dayanır. Yani duygulara dayanan veya sanatla ilgili bir yazı olmamak şartıyla. Bunu daha sonra belirteceğim, örneğin evrenselleşmiş bir dile dayanan bir yazı saf akla daha çok yaklaşabilen bir yazıdır. Örneğin, ingilizce yazılmış bir bilimsel yazı, kültürel özelliklerden daha çok arınabildiği, yani toplum mefhumundan daha çok sıyrılabildiği için daha çok saf akla yönelen bir yazıdır. Veya sadece matematiksel bir dille yazılmış bir yazı tamamen saf akılı içerir. Çünkü, o doğa yasalarını saf olarak içerir.

         Doğa Yasaları

İnsanların saf aklın gelişimi sırasında tarih boyunca gösterdiği en büyük hastalık, hatta diğerlerinin ondan türediği yegane hastalık, doğada gördüklerinden daha fazlasını arama, olan gerçekliğinin dışına çıkıp, kendilerine duygusal dünyalar yaratıp kendi duygusal istençleri doğrultusunda gerçeğe gerçek dışı anlamlar ve inançlar yüklemektir. Bu hastalığın kaynağı duygusal dünyadan başka bir şey değildir. Bu hastalığın en büyük semptomu da toplumdur. Eğer metafiziksel bir alana yolculuk yapılacaksa bunun tek sebebi bu dünyanın varlığı ve etkileri olacaktır. Ancak, bu şimdilik bir varsayımdır. Henüz böyle bir dünyanın gösterdiği etkiler ortada olsa da onun nihai gerçekliğini kanıtlamış veya çürütmüş bir durumda değilim ve şu anda olabilecek bir seviyede de değilim. Şu an benim için fiziğin dışına çıkıp metafiziksel bir alana gitmek bir hastalıktan başka bir şey değildir. Filozofların büyük çoğunluğu bu hastalığın pençesine düşmüş ve daha önce de söylediğim gibi bu düşüşün sebebi de yine kendi duygusal dünyaları yani yaşadığı toplumsal etkilenimler olmuştur. Gerçekten bunun en güzel örneği doğa yasaları üzerinde çalışan Thomas Hobbes idi.

Thomas Hobbes
Hobbes, insanın doğası gereği bencil olduğunu ve insanın nihai amacının istek ve arzulara ulaşmak olduğunu ileri sürer. Ona göre insan aklı değer yaratacak bir olgu olmak yerine, kendi isteklerine ulaşmak için hesap yapma gücü olarak sadece birer araç olduğunu ileri sürer. Yani doğa yasalarını toplumsal yapı ve onun belirlenimlerine indirger. Bu o kadar kusurlu bir davranıştır ki, insan aklını duygusal dünyaya yani onun en büyük baskı unsuruna mahkum etmekten başka hiçbir şey değildir. Birincisi, böyle bir çıkarım toplumsal hayattaki yozlaşmış insan davranışlarına bakılıp yapılamaz. İkincisi, doğa yasaları tek tek insan davranışlarına indirgenemez. İnsan davranışlarıyla ise hiç açıklanamaz. Bu yanılgının en temel sebebi Hobbes' un bir saf - pratik akıl ayrımı yapmamasıdır. Doğa yasaları pratik akıl ile açıklanamaz yani insanların kendi isteklerine ulaşmak için hesap yapması, bunun için aklını ortaya koymasının saf akıl ile hiçbir ilgisi yoktur. Çünkü saf akıl duyusal bir eylemle ilişki halinde bulunmaz. Saf akıl tamamen nötrdür. Buradaki mücadele pratik aklın duygusal alan ile mücadelesidir. Aslında zaten duygusal alan saf akılı baskılayamaz etkileri pratik akıl için geçerlidir. Durum böyle olunca bir doğa yasası olan saf aklın insanın pratik eylemleriyle üstelik, toplum içerisindeki davranışlarıyla açıklanması mümkün değildir. Saf bir şekilde ele alınırsa zaten insanın doğası, doğa yasası olan saf aklının hizmeti altındadır.

Hobbes'un kusurlu sonuçlarının ikinci nedeni de onun doğa yasasını insan merkezli bir anlayışla açıklama çabasına girmesidir. Oysa, insan doğa yasasını değil doğa yasası insanı açıklayabilir. Yani insanı saf akıl açıklayabilir. Pratik alanda doğa yasaları ile ilgili hiçbir açıklama yapılamaz. Yani pratik akıl ile ilgili olan etik bir yaklaşımla doğa yasası açıklanamaz. Oysa Hobbes, doğa yasalarına akıl ile ulaşılabilineceğini söylemektedir. Ama bunu söyleyip ona ulaşmadan üstelik onunla ilgili etik alanda çıkarımlar yapmaktadır. Ayırca, direk ona ulaşma çabasına girmeden önce hemen direk insana yönelmektedir. Zaten o doğa yasasından sadece pratik alanı algılayarak başta yanlış bir yöntem ortaya koymuştur. Doğa yasaları fizik ve etiği bütün olarak kavrar. Doğa yasalarına ulaşmak için sadece tek bir imkan vardır. O da saf akıldır.

İnsanın doğası saf aklının doğasıdır. Saf aklının doğası ise doğa yasalarının bir parçasıdır. Doğa yasalarına da  iyi veya kötü bir özellik yüklenemez. Bu tür bir özellik duygusal alana aittir. Sonuç olarak insan doğasına yönelik iyi veya kötü denemez. ''İnsan doğası bencildir'' derken aslında bencillik kavramına da iyi veya kötü bir özellik yüklenemez. Buradaki durum benim açımdan ilginçtir. Buradaki bencillik kavramı duygusal bir belirlenim içine girerse, iyi ve kötü mefhumları belirir. Ancak, buradaki iyilik ve kötülüğün gerçekliği duygusal belirlenimin gerçekliği kadardır. Yani belirsizdir. Aklın alanından çıkmaya başlar. Bencillik kavramı pratik aklın belirlenimi altına girerse, iyilik ve kötülük ortadan kalkıp; doğru ve yanlış devreye girer. Buradaki doğruluk ve iyilik aynı şey değildir. Burada benim için ilginç olan, etik alanının dışında ayrı bir, duygusal alana ait yeni bir alanın belirmesidir. Pratik alandaki doğruluğun, saf akla ulaştıracak pratik akla uygun olanı isteme olacağını söyleyebilirim. Ben yine diğer alandan kaçmaya çalışıp onunla ilgili açıklama yapmayacağım. Ama sonuç olarak saf akıl hiçbir belirlenim altında olmayacaktır. Bunun için, ''insan doğası gereği bencildir'' önermesi başlı başına geçersiz bir önermedir.

Saf akıl bir doğa yasasıdır ama özel bir doğa yasasıdır. Bu yüzden onun temizlenmesi, hastalıklarından arındırılması gerekir. Bu amaç için bir sonraki yazımda kaldığım yerden devam etmeyi umuyorum.