özdeşlik etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
özdeşlik etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

12 Mart 2020 Perşembe

Doğa Yasalarına Giriş ve Toplumsal Alanın Reddi Üzerine XVII


X

Şimdi ulaştığım sonuçlarla ilgili değerlendirmelerimizi yapıp, giriş bölümünü noktalama zamanı geldi. Bunları iki ayrı bölüme ayırıp yazacağım. İlkini burada, ikincisini bir sonraki yazımda paylaşacağım.

1. Ontolojik Değerlendirme

Yazılarımızda bahsettiğimiz tek asli gerçek olarak yokluğun anlaşılabilmesinin zor olduğunu düşündüğüm için; onun tam bir tanımını yapamasakta, onu burada şöyle tarif edebiliriz. Yokluk, varoluşta gerçekleşen her devinim ve değişimin; sonsuz alternatif durumlarının oluşturduğu, yine bu durumların yönü sonsuz olan pozitif ve negatif tüm boyutlarını da kapsayan sabit, değişimsiz ve devinimsiz bir mutlak bütünlüktür. Varoluş ise; burada yönü farklılaşabilen ve değişebilen belirli vektörel büyüklüklerdir veya metafiziksel söylemle parçalanmış istisnai gerçekliklerdir. Varoluş kendi kendisini kapsayamaz, kendi kendisini tanımlayamaz. Bir şey varoluyorsa o; kendi özünü tam bir özdeşlikle temsil edemediği için, devinim ve değişim halinde olduğu için, kendi kendisini kapsayamadığı için vardır. O halde varoluş, yokluktaki parçalanmış sonsuzluklardır; ancak yokluk içerisindeki sınırlı ve belirli bir yönü olan sonsuzluklardır. O halde varoluş, yokluk tarafından kapsanır ve varlık bir çok farklı boyut içerir. Ancak şunu da ekleyelim; varoluş sadece pozitif boyutu kapsar. Örneğin, belirli bir şekilde tanımlanmış bir obje varsa; onun mutlak yokluğunu içeren bir varoluş alanının bütünü imkansızdır.

Bu yazılarımda ulaştığım ve kanıtladığımı düşündüğüm en önemli sonuçlardan birisi şudur. Varoluşun bir ilk nedeni olamaz ve nedensellik ilkesi sonsuzdur. Nedeni olmayan bir neden, varlıkta çelişki anlamına gelir. Felsefi anlamda tüm varoluşun, devinimin ve kendi kendisinin nedeni olan bir Tanrı'nın veya yaratıcının varlığı imkansızdır. Çünkü zaten bir şey, kendi kendisini tam bir özdeşlikle temsil edemediği ve değiştiği için varolur. Ayrıca tek yönlü bir etki, varlık alanında mümkün değildir. Bunların daha özenli bir anlatımını bir önceki kısımda yapmıştık. O halde bizim için; varoluşun, hareketin, devinimin nedenine Tanrı'yı koyan tüm felsefi sistemler hatalı ve geçersizdir. Bu düşünüş sistemleri, bir tür akıl çarpıtmasını içerir. Felsefenin Tanrı kavramı aynı zamanda, kültürel toplum içerisinde insanların uydurduğu dini inanç sistemlerinin de referans noktası olduğu için; tüm mitsel ve dinsel inanç sistemleri de burada geçersizdir. Çünkü felsefi anlamda yani kısaca; değişmez, mutlak, ilk neden olma sıfatlarına sahip bir Tanrı'nın varoluşunun imkansızlığı gösterilince; tüm bu dinsel inanç sistemlerinin de dayandığı temel geçersiz olmaktadır. Bu nedenle, bunların ayrı bir şekilde ele alınıp çürütülmesine gerek yok. Nitekim neredeyse, tüm dinsel inançların Tanrısı antropomorfiktir. İnsanların Tanrı'yı kendi insani özelliklerine yakınlaştırma çabalarının; toplumsallaşmış insanların, toplumdaki başarılı olan insanları kendi kişisel özelliklerine veya o toplumun uydurma kültürel ahlakına yakınlaştırma çabalarına benzediğini belirtelim.

Kısaca felsefi anlamda bir Tanrı'nın varlığının imkansızlığı gösterilince; kutsal kitapların, kültürel ve toplumsal duygulanımlardan kaynaklanan antropomorfik uydurma Tanrısı da otomatik olarak geçersiz kalır. Felsefi bir anlamda ise; Tanrı'nın sıfatlarına yönelik her ifade, yokluğun tarifinden başka bir şey değildir. Yokluğu ise matematikte varolduğu varsayılan, ancak aslında varolmayan evrensel küme olarak ifade edebiliriz. Boş küme de, evrensel kümenin bir elemanıdır. Evet gerçekten de matematiğin işleyebilmesini sağlayan şey; yokluğun sonsuz potansiyelitesidir.

Artık buradaki asıl soru; varoluşun bu değişiminin ve deviniminin nasıl gerçekleştiğidir. Değişim derken metafiziksel bir etkiyi, devinim derken fiziksel bir etkiyi kastediyorum.

Tek yönlü bir etkinin imkansızlığı, değişimin zihinsel anlamda varolmaktan önce olduğu gösterilince; varoluşun devinim ve değişiminin ilksel veya sonsal bir nedeninin olamayacağı da gösterilmiş olur. Varoluşun değişim ve devinimi ezeli ve sonu gelmez bir ilerlemedir. İlerlemedir diyorum çünkü bu etki, belirli bir yönü ve ivmesi olan bir vektördür. Devinim ve değişimin yönü, varlıktan yokluğa doğrudur. Yokluğun ise kendisinde bir yön bulunmadığı için ve her şeyi kuşattığı için de; bu devinim ve değişimin sonu gelmez bir süreç olduğunu söyleyebiliyoruz. Bu nedenle ister metafiziksel bir anlamda olsun, isterse de fiziksel; varoluşta hiçbir sonsal nokta veya nihai bir erek yoktur. Bu nedenle, felsefedeki tüm erekselci düşünce sistemleri burada geçersizdir.

Her varlık dediğimiz şey aslında; özünde varolma derecesi içeren bir olasılıksal büyüklüktür. Bu varolma derecesi yani varlığın kendi özünü tam bir anlamda temsil edebilme derecesi veya varlığın kendi kendisiyle özdeşlenme derecesi; onun varoluş alanındaki olasılıksal değerini ifade eder. Bu derece varlığın kendisine değil, gerçekliğin kendisine aittir. Zaten bir şey bu dereceyi tam olarak sağlıyorsa; o şey artık varolamaz. O halde şunu burda tekrarlayalım; gerçekliği tam olarak kapsayan şey, yokluktur. Varlık dediğimiz şey ise, işte buradaki istisnai gerçekliklerdir. Yani belirli bir olasılık değeri taşıyan gerçekliklerdir. Bu değer yokluk için bir sabit iken; varoluş ise sadece bu değeri temsil edebilme derecesine sahiptir. Oysaki yoklukta böyle bir derece bulunamaz. Bu nedenle varolan bir şey; gerçeklik kategorisi içerisinden düşünülmeli, varlığın kendi kendisini kapsayan içeriğinden değil. Oysaki tüm felsefe tarihi varlığı, bu hatalı düşünüş yöntemi içerisinden yorumlar. Bu nedenle varlığı, varlık ile açıklamaya kalkar. Sonuçta da kaçınılmaz olarak, Tanrı kavramına mahkum olur.

Tüm değişim ve devinim ise, varoluşun bu varlık derecesindeki dalgalanmayla seyreder. Yani metafiziksel bir değişim de, fiziksel bir devinim de karşılığını; varoluş derecesindeki bu yöneliş ile bulur. Bu nedenle varolmak denen şey; metafiziksel ve fiziksel olarak özsel bir ayrım içeremez. Her metafiziksel bir değişimin fiziksel bir karşılığı, her fiziksel bir devinimin de metafiziksel bir karşılığı olmak zorundadır. Yani doğada her niceliğin nitel bir etkisi, her niteliğin de nicel bir etkisi vardır. Bu nedenle; nitel her bir değer, niceliksel olarak derecelendirilebiliniyor. Varlıktaki farklılaşmanın özsel bir değer taşımayacağını, ancak derece itibariyle olduğunu belirtmiştik.

Varoluşun her devinim ve değişiminde, yokluğa doğru yönelimin bir sonucu olarak; varlığın kendi özünü temsil edebilme derecesi dediğimiz özdeşlik değeri, sayısal olarak düşer. Özdeşlenme derecesinin düşmesi; varlığın kendi özünü daha yüksek bir seviyeden temsil edebilmesi anlamına gelir. İster fiili olarak gerçekleşsin, isterse de klasik anlamda mümkün varlık kategorisi içerisinde düşünülsün. Varlığın her gerçekliği bu türden bir derece içermektedir ve değişimin seyri, varoluşun her gerçeklik kategorisi için aynıdır. Mümkün varlık ya da potansiyel gerçekliğe bu nedenle; yani özdeşlenme derecesinin varlığa değil, gerçekliğin kendisine ait olması nedeniyle; fiili olarak maddi bir gerçekliğe kavuşmasa da veya hiçbir zaman kavuşamayacak olsa da zihinsel olarak bilinir ve varlıksal olarak derece atfedilebilinir. Varoluş alanının sınırı, insan varlığının sınırını elbette aşar ve onu kapsar. Bu nedenle varlık derecesi; insanın zihinsel ve duyusal dünyasından da bağımsızdır. Çünkü zaten insanın bu varoluş alanlarının da, kendine özel olasılık dereceleri vardır. O halde; gerçekliği her türlü insani kategoriye mahkum eden başta solipsist düşünce yönelimleri olmak üzere, bunun benzeri tüm felsefi düşünce sistemleri burada geçersizdir.

O halde varoluşun değişim ve devinimi bir bütün olarak ele alınırsa; bu özdeşlenme derecesinde azalan bir fonksiyondur. Varlık bu yönelişte değişim ve devinime hep ters bir etki ile karşılık verme eğilimindedir. Bu nedenle varoluş, değişime karşı bir direnç taşır. Doğadaki değişim ve devinimler iki türe indirgenebilinir. Bunlar; tersinir ve tersinmez süreçlerdir. Bu etki ve tepkisel mekanizma; doğanın gerçek devinimi olan tersinmez süreçler ile bunlara eklenti halinde işleyen tersinir süreçleri doğurur. Yani doğada gördüğümüz süreçler, bu mekanizmanın sonuçları olarak ortaya çıkıyor. Dairesel bir devinimle seyreden tersinir süreçler; kendi başına işleyemez, doğada tersinmez süreçler olmadan varolamazlar. Fiili olarak ise, hiçbir şekilde varolamazlar. Sadece zihinsel olarak düşünülüp, tasarlanabilinirler. Tersinmez değişimler, tersinir hale getirilemez. Çünkü bunun için harcanacak enerji yükü, yine tersinmez bir süreçtir. Bu nedenle doğanın her deviniminde, asla geri dönülemeyecek değişimler vardır. Varoluştaki her olasılık derecesi eşsiz ve tekrarlanamaz bir büyüklüktür. Bu nedenle; nedensellik ilkesi varlıkta zorunludur. Bu nedenle; varoluşta ne birbiriyle özdeş iki varlık, ne de birbiriyle özdeş iki an vardır. Ne de bir zaman kesiti, kendisiyle tümüyle özdeş olarak tekrarlanabilinir. Ancak bir zaman kesiti kendisiyle özdeş olarak tekrarlanamasa da, değiştirilebilinir mi?

Böylesine bir zaman kesitinin, başka bir zaman boyutunda yani kendisiyle özdeş olamayacak şekilde tekrar edilmesi; yani pasif bir izlemede fiziksel etkenler dışında, varoluşsal bir çelişki yoktur. Burada içsel bir değişimin de mümkün olmadığını söylemiştik. Yani örneğin; geçmiş bir zaman boyutuna gidip, onu içsel bir etki ile değiştirmek gibi. Peki ya dışsal bir değişim mümkün olabilir mi? Yani parçalanmış zaman anlarının gerçekliğinin tekrar parçalanarak; özsel olasılık derecelerinin, yönsel olarak saptırılması gibi. Varoluş sadece bizim gördüğümüz aktüel olarak işleyen zaman anlarından ibaret olup; farklı bir boyut içermeyen tek yönlü bir yönelim olsaydı, bunun da mümkün olamayacağını söyleyebilirdim. Ancak varoluş dediğimiz şey burada defalarca tekrarladığım gibi; mutlak gerçeklik dediğim yokluğun sonsuz potansiyelitesi olarak tasarlanabilinecek bir yatak üzerinde, yüzen gemilere benzetilebilinecek ve her yönün yokluk olduğu bir ilerleyişle seyreden, parçalanmış istisnalardır. Ve bu istisnaların hepsi de, bir varoluş veya olasılık derecesi ile devinirler. İşte bu olasılık derecelerinin parçalanabilmesi, böylesine bir dışsal etkiyi mümkün kılabilmektedir. Çünkü varlığın her devinimi demek, bu özsel olasılık derecesinin parçalanması demektir. Her devinimde potansiyel, sonsuz ancak sınırlı varlık olanakları ortaya çıkar ki; bu sınırlı sonsuzluklar da zaten, sınırsız sonsuzluk olan yokluk tarafından kapsanır. Bu potansiyel olasılık yani özdeşlenme dereceleri, pekala tekrar parçalanarak saptırılabilinir ve zaten her devinimde kendiliğinden bir çeşit sapmaya uğruyor da. Örneğin; geçmişteki bir zaman boyutunda yaşayan insana, onun yaşadığı potansiyel çevresinde zaten varolan olasılık derecelerini dışsal bir etkiyle parçalayarak; yani örneğin onun düşüncelerinde farklılaşma oluşturularak, dışsal bir müdahale yapılamaması için hiçbir neden bulamıyorum. Yani o insanın çevresinde bulunan objelerin zaten varolan potansiyeli içerisinden; gerçeklik derecesinin parçalanması vasıtasıyla, farklı bir yönünün ön plana çıkarılarak o insanın zihnine müdahale yapılabilinir ki; bu müdahale sonucunda fiili olarak ortaya çıkan şey zaten yine varoluşta varolan, ancak fiili olarak gerçekleşmemiş bir olasılık derecesi olacaktır. Yani ne yokluktan bir şey geliyor; ne de bir şey yokluğa ulaşıyor. Bu, mümkün olabilecek örneklerden biridir sadece. Ancak her etki, bir etkilenim demek olacağından; bu etkinin karşı etkisinin sonuçlarını önceden görmek oldukça zor. Belki de bu, insan için imkansızdır. Ancak insanlık şu anda bundan ne kadar uzakta olsa da; gelecekte bunların anlaşılıp kontrol edilebilme teknolojisinin ortaya çıkamayacağını kim söyleyebilir ki?

Descartes bunların bir benzerini düşündüğü için; insanın özgürlüğünü sağlamak ve kendisini kendisiyle tam ve gerçekten özdeş olarak varolduğuna inandırmak için, her şeyin nedeni olarak gördüğü Tanrı kavramına sığındı. Biz ise; bu kavramın imkansızlığını göstererek, insanlara tutunacak hiçbir dal bırakmadık. Varoluşta hiçbir şeyin kendisiyle özdeş olamayacağını gösterdik. Bu nedenle; yeni bir özdeşlik ilkesi tanımlamak ve insanın gerçek mantıksal yapısına uygun bir mantık sistemi kurmak için yazmaya başladık. Felsefeyi asla pratik yarar kaygısıyla kullanmadık. Bunları yapan insanlar ya Tanrı kavramına, ya da hiçlik kavramına ulaştılar. Kendilerini ya mutlak olarak tutsak, ya da özgür olduklarına inandırmaya çalıştılar. Biz ise varlıkta, mutlak hiçbir şeyin olamayacağını gösterdik. Tek gerçek ve mutlak, kendisiyle özdeş olan şeyin yokluk olduğunu gösterdik. Varoluşta tutunulabilinecek hiçbir dayanak noktasının olamayacağını gösterdik. Ve gerçekten de, yaşamda tutunulabilinecek hiçbir dal yoktur. Ancak her şeyde yaşamın anlaşılmasını sağlayacak bir yön vardır. İnsan için bu; yönelinmesi zorunlu olan yön, saf akıldır.

Bilginin imkanını gerçekleştiren iki temel unsurdan bahsetmiştim. Bunlar; değişim ve değişimde gerçekleşen sabit idi. Değişim ve devinime karşı gerçekleşen bu direnç; varoluşta bilginin imkanını sağlayan iki temel unsuru temsil eder. İşte bu değişim ve buna karşı etkinin izlenmesi bizleri, değişim ve devinim yasalarının ilkelerine götürecektir. Ve buradan da insanın saf aklına, yani gerçek mantıksal yapısına ulaşmaya çalışacağız.

Bu yazılarımıza burada bahsettiğimiz varlığın değişimi ve bu değişimin karşı tepkisi olan direncin insan üzerinden izlenmesi, yani insan aklı ve onun çarpıtılma durumunun araştırılması ile başlamıştık. Çünkü, başlangıç yapabileceğimiz elimizdeki tek şey insandı. Eğer uzaydan gelen başka bir varlık olsaydım, oradaki mantıksal yapıma göre başlardım. Ve düşünüyorum ki, aynı sonuçlara ulaşırdım. İnsan üzerinde gerçekleşen fiziksel devinimlerin dışında tanımladığımız, metafiziksel ve aynı zamanda fiziksel ve evrimsel de olan değişim ve devinim; pratik aklın, saf akla yönelimidir. Bu, tersinmez bir devinim ve değişimdir. Fizikte de bilinen atalet yasası gereği; bu dirençte ve devinim içerisindeki mekanizmada, tersinmez süreçlere karşı etki olarak, eklenti halinde; yani tek başına fiili olarak bulunamayan tersinir süreçler etki eder. Biz bunları metafiziksel olarak da kullanabilmek için; belirlenim yasaları olarak adlandırmıştık. İnsan için de; bunun özel bir türü olan, duygulanımlar alanını tanımlamıştık. İşte duygulanımlar buradaki süreçte; insan aklını çarpıtan, dairesel olarak değişen fiziksel ve metafiziksel etkilerdir. Buradaki etkinin nasıl gerçekleştiği sorusunu, değerlendirmemin ikinci bölümüne bırakıyorum.

İnsan için bu devinimin nihai sonu ise, saf akıldır. Ancak bu; varoluş alanında mutlak bir son değil, yeni varoluş alanları için bir başlangıç olacaktır. İnsanın toplumsal, kültürel, dini ve mitolojik yapısı da işte bu; pratik aklın saf akla deviniminde, duygulanımların yaratmış olduğu ve ortadan kalkacak olan fiziksel çarpıklıklardır. Çünkü tersinmez süreç olan saf akla yönelim; doğanın gerçek devinim ve değişimlerinden biridir. Ve onun zaferi, zorunlu ve kaçınılmazdır.

Değerlendirmemin ikinci bölümünde; insan aklının bu devinimini ve duygulanımların ortaya çıkardığı bu çarpıklıkları ele alıp, giriş bölümünü tamamlayacağım.

7 Şubat 2020 Cuma

Yılmaz Öner'in Prodeterminizm Teorisi II


II - Virtüel Gerçeklik ve Virtüel Zaman

İlk kısımda; gerçekliğin ve zamanın virtüel tasvirine ilişkin felsefi bir giriş yapıp, klasik determinizmin çöküşünün nedenlerini ve pozitivist ontolojinin doğanın gerçek determinizmini açıklamaktaki yetersizliklerini göstermeye çalışmıştık. Şimdi burada; Yılmaz Öner'in teorisinin ana varsayımı olan, gerçekliğin virtüel boyutunu açıklayıp, doğanın gerçek determinizmine doğru bir yola çıkacağız. 

Günümüzde pozitivizmi eleştirmek popülerdir, özellikle Türkiye'de. Ancak bu zavallı eleştirmenler; ideolojik saplantılarından hiçbir zaman kurtulamayacakları için, kendilerine ait özgün bir eleştiri ortaya koyamadıkları gibi; batının kendi pozitivist sistemine, yine batının kendisinin yaptığı eleştirileri tekrarlamaktan öteye de gidemezler. Pozitivizme olan nefretleri ideolojik sebeplerden, kendi bilimsel yetersizliklerinden olduğu için de çoğu; Yılmaz Öner'i tanımaz bile. Veya tanımak istemez. İlk bölümde prodeterminizme giriş olarak; Yılmaz Öner'in pozitivizme yönelik eleştirilerini açıklamıştık. Şimdi, teoriye daha bir derinlemesine bakalım.

Schrödinger ilk kez; bir elemanter taneciğin, kendi içinde titreşen bir dalga hareketi veya paketi olduğunu düşündü. Zamanın da, enerjinin bu üretilme veya tekrarlanma frekansına bağlı olduğu varsayılır. De Broglie ve Einstein; bu dalga paketinin enerji üreten bir sistem olduğunu düşündüler. Heisenberg; bu sistemin ürettiği enerjinin, bir müdahale sonucunda belirsizleştiğini gösterdi. Yılmaz Öner ise; bu madde paketinin, potansiyel bir enerji deposu olduğunu düşünür. Heisenberg objektif belirsizliğinin, bu kategori kavranmadan açıklanamayacağını ileri sürer. Virtüel gerçeklik olarak açıklayacağımız bu kategori aslında; klasik anlamda, mümkün varlık olarak ifade edilen şeye benzer. Ancak, onu tam olarak karşılayamaz. Çünkü, klasik anlamda olabilirlik denen kategoriden farklı olarak; virtüel gerçekliğin, zihinsel olarak tasarlanmasına gerek yoktur. Klasik anlamdaki mümkün varlık, maddesel gerçeklikten yoksun iken; prodeterminist anlamda virtüellik, henüz fiilleşmemiş olanların maddesel gerçekliği içinde yer alır. Üstelik önceden zihinsel olarak tasarlansın ya da tasarlanmasın. Bu nedenle; klasik anlamda olabilirlik kavramı erekselci bir yaklaşımdır ve nicel olarak tanımlanamaz.

Hiç düşündünüz mü? Yaşadığınız her aktüel durumda gerçekleşen anda yani; sintagmatik, ardışık dizilimli, boylamsal saat - zaman boyunca gerçekleşen her anda ve aktüel her anınızı paralel dikey bir eğri olarak kesen yani; saat - zamana dikey, enlemsel, paradigmatik ve bir olanak deposu olarak sonsuz enerji alternatiflerinin bulunabileceğini. Ve işte bu her virtüel gerçekliğin; içinde geçirdiği bir virtüel zamana sahip olabileceğini. Üstelik bu tüm virtüel alternatif gerçekliklerin içinde yayıldığı, hangi virtüel olanağın aktüelleşeceğinin kendi iç geometrik koşullarınca belirlenen; bir zaman enlemine sahip olduğunu. 

İşte Yılmaz Öner'e göre; doğanın gerçek determinizmi, doğanın bu iç geometrisinde aranmalıdır. Her aktüel gerçekliğin yeniden kendini üretebilmesi veya iç özdeşlenme yeteneğini de o; maddenin yaşar kalma olasılığı olarak tanımlar. İşte burada özdeşlik ilkesi, klasik anlamdaki gibi soyut bir kavram değil; bir yetenek ve bir olasılık olarak tanımlanır. Olasılık ise; Tanrı'ya bırakılmışlık, kayra, kaos, nihilist bir beklentisizlik, belirsiz bir özgürlük demek değildir. Aksine olasılık; belirli matematiksel kurallar çerçevesinde, yasalaştırılıp tanımlanabilinen objektif bir büyüklüktür. Yılmaz Öner'in de belirttiği gibi; bilim, başı boş gözüken alanları bile başıboş bırakamaz. Peki madde parçacığı veya enerji; aktüel durumda kendi gerçek durumunu tam olarak yansıtamıyorsa, onun kendisiyle özdeşlenme olasılığı nasıl bulunabilinir? İşte, prodeterminizmin temel sorusu budur. Bunun için de öncelikle; Yılmaz Öner'in zaman enlemi kavramını açıklayalım.

Ölçücü bir A sistemini ve ölçülen bir O sistemini ele alalım. A sisteminin zamanı fiili ve aktüel bir zamandır. Aktüel zamanı 'k' ile göstereceğiz. Bu k'ların sıralandığı doğruya, zaman boylamı diyelim. Zaman enlemi; O sisteminde, bu doğruyu dikey kesen bir eğridir. Zaman enlemi; virtüel anların sıralanışını içerir ve doğru değil, bir eğri şeklinde dağılır. Virtüel zamanı 'T' ile gösterelim. Yani T'ler, zaman enlemi üzerinde yayılmışlardır. Zaman enlemi üzerinde yayılan T virtüel anların hepsi; dikey olarak kestiği bir ve aynı aktüel k anına tekabül ederler. Yani; bir ve aynı k anında bulunan enerji alternatiflerinin içinde yayıldığı bir eğri üzerindedirler. Bu yayılımı da; Ti  (i = 1, 2, 3...) şeklinde gösterelim. Schrödinger fonksiyonuna uygun olarak; bir ve aynı k anına tekabül eden T virtüel anlarına enerji veren, bir 'H' operatörü tanımlayalım. Her Ti virtüel zamanına karşılık gelen, gerçekleşebilecek birer Hi olanağı mevcuttur. Bu virtüel alternatiflerden her biri, belirli bir olasılık ölçüsünde; virtüel gerçeklik olmaktan çıkıp, fiilen gerçekleşme durumuna gelebilir. Bu olasılığı; 1/R olarak gösterelim. Yılmaz Öner'e göre; sisteme dıştan, yani aktüel k anından bakıldığında; 1/R, bütün virtüel anlar için aynı ve eşittir. Yani belirli bir k anında; k ile 1/R arasında hiçbir ilişki yoktur. 1/R, T ve H'lerde aynı anlama geldiğinden; bu olasılık, bütün H değerleri için de aynı olacaktır. Bu; O sisteminin, A sistemindeki k anından bakıldığındaki görüntüsüdür. Ti anları ve H operatörünün bu anlara birebir tekabül eden olanaklarının hepsi, bir ve aynı aktüel andadır.

Erwin Schrödinger
Ölçülen O sisteminde; ölçen A sistemindeki bir ve aynı k anına tekabül eden T virtüel alternatiflerinin, belirli bu k anından bağımsızlığının yanında; virtüel anların bir de kendi aralarındaki farklılığını sağlamak üzere şekillenen, sistemin içsel durumu vardır. Bu, O sisteminin içsel görüntüsüdür. Tanımladığımız k aktüel anlarında, belirli bir an tanımlayalım. Buna kj diyelim. Her kj de sadece tek bir Ti gerçekleşeceğinden ve bunlar da (j = 1, 2, 3...) şeklinde sıralanacağından, sistemin iç görünümü; gerçekleşen her Tij anında, sistemin ayrı bir karar verircesine, kendi geçmişini yıkarcasına davranışını yansıtır. Klasik determinizm böylece geçersiz kalırken; k anına özgü bir vuku olayının aktüel olarak gerçekleşmesi, komşu vuku olayından yaptığı sapma ile orantılı olarak belirecektir. Böylece prodeterminizm teorisi; kj (j = 1, 2, 3...) şeklinde tasvir edilen aktüel anlar boyunca yer alan, Lj (j = 1, 2, 3...) zaman enlemlerine özgü geometrik ilişkilerden doğacaktır. Burada L, zaman enlemini; j ise, virtüel alternatifler içinden aktüelleşmiş olanları temsil eder. Burada üstadın teorisindeki virtüel anların, k aktüel anından mutlak bağımsızlığı göze çarpacaktır. 

Biz ilk bölümde, etkileşimsiz varlık alanlarının varoluşta çelişki barındırdığını; ister aktüel olsun, isterse de virtüel; mutlak bağımsız bir gerçekliğin varoluşta imkansız olduğunu söylerken, teorinin bu yönünü kastediyorduk. Ayrıca burada; gerçekliğin ölçen ve ölçülen olarak ayrılması da hatalı gözükmektedir. Çünkü biz her sistemin, aynı zamanda hem ölçen ve hem de ölçülen olduğunu düşünüyoruz. Yani; bu iki nitelikten birinin herhangi bir varlıkta tek başına bulunamayacağını. Ölçümün bir müdahale anlamına gelmesinden dolayı da; arızanın karşılıklı olduğunu. Ancak okuyucunun Yılmaz Öner'e odaklanmasını istediğimiz için; bu konuyu burada bırakıp, üstadın teorisine devam edelim.

Batı felsefesinin madde tasarımı çoğunlukla; kaskatı evrimsiz bir uzay - zaman üstüne oturan töz kavramına dayanmaktadır. Ancak Yılmaz Öner'e göre madde; böylesine bir üst yapıya gerek duymaksızın, özdeş olmayan bir uzayın; özdeşmezlikten özdeşliğe ve tersine karşıt hareket içerisinde oluşup başkalaşan, diyalektik ve evrimsel bir meydana gelme süreci koşullarına dayanır. Madde, sürekli bir değişim ve evrile devrile ilerleyen başkalaşım içerisindedir. Böylece Yılmaz Öner'e göre; maddenin iki niteliğinden bahsedebiliriz. Bunlar; etkenlik ve içbiçimdir.

Etkenlik; biçime giren veya biçime enerji veren operatördür. Bunu; H operatörüyle sembolleştirmiştik. İçbiçim; enerjinin büründüğü potansiyel, tümüyle fiili duruma geçmeyen bütündür. İçbiçimi, maddenin değişiminde yatan bir sabit olarak düşünebiliriz. Enerji veren H operatörünün bütün olanakları; yani Hi değer olanakları aynı aktüel anda fiili olarak gerçekleşmek üzere bekleşen, Ψ şeklinde gösterilen potansiyel bir bütün oluştururlar. Bu enerji operasyonu ile önceden hazır ve enerjiden yoksun Ψ ham malzemesi üzerine, H dinamik ürünü etki ederek; dinamik ve enerji yüklü ürün ortaya çıkmaktadır. Buna; HΨ Schrödinger operasyonu diyebiliriz. Çünkü Ψ; Schrödinger şemasını temsil eder. Ortaya çıkan HΨ dinamik ürünü; operasyonun birinci aşamasıdır. Burada Yılmaz Öner'e göre; birinci aşamayla aynı anda ve ters yönde etki eden, Ψ potansiyelinin objektifleşmesini sağlayan, ikinci bir operasyon veya aşama daha vardır.

İkinci aşama; H enerji veren operatörün, virtüel Ψ içbiçimi tarafından dışlanmasıdır. Bu potansiyelin, enerjiyi yüklendiği anda oluşan dinamik üründen; yine enerjiyi, objektifliğini korumak adına ters yönde kullanarak çıkarmasıdır. Kendisini enerjiyi yüklenmeden önceki ilk haline, ama enerjiyi kullanarak indirgemesidir. Böylece; HΨ den enerjiyi dışlayacak yönde, yeni bir operatörden söz edebiliriz. Bu operatörü H-ı olarak gösterelim. Bu operatör; HΨ den enerjiyi geri alıcı, yani Ψ içbiçimini objektifleştirici operatördür. Bu iki operasyonun aynı anda gerçekleştiği unutulmamalı. Sonuçta iç özdeşlik denklemi olarak ortaya şöyle bir ifade çıkacaktır;
                                                                          
H-ı  (HΨ)  =  Ψ

Bu denklem şunu ifade etmektedir. Maddenin nötr ve farazi bir içbiçimden enerji yüklenerek dinamik bir ürün haline gelişini, farazi iç biçimin enerjinin objektifliği nedeniyle objektiflik kazanmasını, aynı anda ters bir etkiyle tekrar içbiçime ancak dinamik ürünün objektifliğini korumuş olan bir içbiçime dönüşünü anlatmaktadır. Birinci aşamada varsayımsal olarak tasarlanan içbiçim, ikinci aşamada; sistemin o anda bıraktığı ani kesit, ani obje olarak belirir. Bu ani kesit; enerji operatörünün tüm virtüel olanaklarını kapsar. Böylece; Schrödinger tip 1 operasyonuna Yılmaz Öner'in eklediği tip 2 operasyon ile miras kalan, virtüel değerler deposunun geometrisi tasarlanmaktadır. Bu miras kalan geometri; yukarda bahsettiğimiz zaman enleminden başka bir şey değildir.

Yılmaz Öner'e göre; doğadaki her olay, 1. operasyondaki gibi ortaya çıkan dinamik bir üründür. Bilgi dediğimiz şey ise; H-ı  (HΨ)  =  Ψ denklemiyle ifade edilen durumun ta kendisidir. Yani dinamik ürünün, objektif biçimlere indirgenmiş halidir. Objektif bilginin imkanını sağlayan şey; bu türden bir iç özdeşlik denklemidir. Bu; bilgi edinen özne karşısında, farazi içbiçimin sabit kalışını ifade eder. 

Yılmaz Öner'e göre; H nin dinamik değerlerini kendine yansıtma, yani objekleştirme işini içbiçim; kendi geometrisine göre yapacaktır. Böylelikle; bilginin imkanını sağlayan ve içbiçimin objekleşmesini sağlayan H-ı operatörü aynı zamanda; H giriş enerjisinin, zaman enlemine göre dağılımını sağlayan operatördür. Bu operatör aynı zamanda; HΨ dinamik ürünün, herhangi bir zaman anına tutuklanmasını da sağlar. Zaten iç özdeşlik denklemi; bir ve aynı anda gerçekleşen ani bir denklemdir. 

İç özdeşlik denkleminin prodeterminizm içerisinde, ana bir işlevi daha vardır. Bu; Ti  (i = 1, 2, 3...) olarak gösterilen virtüel anların içerisinden ele alındığında, bu denklemin uğrayacağı sapmalar; (1/R) şeklinde Yılmaz Öner'in ifade ettiği, gerçekleşme ölçeğinin denklemine ulaşılmasını sağlayacaktır. Bu denklem bize; bir ve aynı aktüel ana ait, henüz gerçekleşmemiş Ti gibi herhangi bir virtüel anın; (1/R)i olasılık değerini verecektir.

Bir sonraki bölümde de; Yılmaz Öner'in, olasılığın bu ana diferansiyel denklemi arayışını açıklamaya çalışacağız. Bu yazılarımızda; üstad Yılmaz Öner'in oldukça kompleks ve bu konulara aşina olmayanlar için de oldukça karmaşık ve anlaşılması zor olan; ancak dünya genelinde, günümüzün en önemli felsefi ve fizik teorilerinden olan; prodeterminizm teorisini, en yalın ve anlaşılır şekilde açıklamaya çalışıyoruz. Bir sonraki bölümde de buna devam edeceğiz.


REFERANS

Yılmaz Öner (1985), Pozitivizmi Eleştirmek, İstanbul, Metis Yayınları.

Yılmaz Öner (1994), 'Zamanın Yapısallaştırılmasına İlişkin Felsefi Temeller ve Saat - Zamanın İvmelenmesi', Zaman Nasıl İçimizde Niçin Dışımızda, (der) Yılmaz Öner, İstanbul, Evrensel Basım Yayın.

Yılmaz Öner (2000), 'Diyalektik: Olasılıktan Determinizme Doğru', Fizik ve Felsefe, (der) Yılmaz Öner, İstanbul, Belge Yayınları.