varlık etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
varlık etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

12 Mart 2020 Perşembe

Doğa Yasalarına Giriş ve Toplumsal Alanın Reddi Üzerine XVII


X

Şimdi ulaştığım sonuçlarla ilgili değerlendirmelerimizi yapıp, giriş bölümünü noktalama zamanı geldi. Bunları iki ayrı bölüme ayırıp yazacağım. İlkini burada, ikincisini bir sonraki yazımda paylaşacağım.

1. Ontolojik Değerlendirme

Yazılarımızda bahsettiğimiz tek asli gerçek olarak yokluğun anlaşılabilmesinin zor olduğunu düşündüğüm için; onun tam bir tanımını yapamasakta, onu burada şöyle tarif edebiliriz. Yokluk, varoluşta gerçekleşen her devinim ve değişimin; sonsuz alternatif durumlarının oluşturduğu, yine bu durumların yönü sonsuz olan pozitif ve negatif tüm boyutlarını da kapsayan sabit, değişimsiz ve devinimsiz bir mutlak bütünlüktür. Varoluş ise; burada yönü farklılaşabilen ve değişebilen belirli vektörel büyüklüklerdir veya metafiziksel söylemle parçalanmış istisnai gerçekliklerdir. Varoluş kendi kendisini kapsayamaz, kendi kendisini tanımlayamaz. Bir şey varoluyorsa o; kendi özünü tam bir özdeşlikle temsil edemediği için, devinim ve değişim halinde olduğu için, kendi kendisini kapsayamadığı için vardır. O halde varoluş, yokluktaki parçalanmış sonsuzluklardır; ancak yokluk içerisindeki sınırlı ve belirli bir yönü olan sonsuzluklardır. O halde varoluş, yokluk tarafından kapsanır ve varlık bir çok farklı boyut içerir. Ancak şunu da ekleyelim; varoluş sadece pozitif boyutu kapsar. Örneğin, belirli bir şekilde tanımlanmış bir obje varsa; onun mutlak yokluğunu içeren bir varoluş alanının bütünü imkansızdır.

Bu yazılarımda ulaştığım ve kanıtladığımı düşündüğüm en önemli sonuçlardan birisi şudur. Varoluşun bir ilk nedeni olamaz ve nedensellik ilkesi sonsuzdur. Nedeni olmayan bir neden, varlıkta çelişki anlamına gelir. Felsefi anlamda tüm varoluşun, devinimin ve kendi kendisinin nedeni olan bir Tanrı'nın veya yaratıcının varlığı imkansızdır. Çünkü zaten bir şey, kendi kendisini tam bir özdeşlikle temsil edemediği ve değiştiği için varolur. Ayrıca tek yönlü bir etki, varlık alanında mümkün değildir. Bunların daha özenli bir anlatımını bir önceki kısımda yapmıştık. O halde bizim için; varoluşun, hareketin, devinimin nedenine Tanrı'yı koyan tüm felsefi sistemler hatalı ve geçersizdir. Bu düşünüş sistemleri, bir tür akıl çarpıtmasını içerir. Felsefenin Tanrı kavramı aynı zamanda, kültürel toplum içerisinde insanların uydurduğu dini inanç sistemlerinin de referans noktası olduğu için; tüm mitsel ve dinsel inanç sistemleri de burada geçersizdir. Çünkü felsefi anlamda yani kısaca; değişmez, mutlak, ilk neden olma sıfatlarına sahip bir Tanrı'nın varoluşunun imkansızlığı gösterilince; tüm bu dinsel inanç sistemlerinin de dayandığı temel geçersiz olmaktadır. Bu nedenle, bunların ayrı bir şekilde ele alınıp çürütülmesine gerek yok. Nitekim neredeyse, tüm dinsel inançların Tanrısı antropomorfiktir. İnsanların Tanrı'yı kendi insani özelliklerine yakınlaştırma çabalarının; toplumsallaşmış insanların, toplumdaki başarılı olan insanları kendi kişisel özelliklerine veya o toplumun uydurma kültürel ahlakına yakınlaştırma çabalarına benzediğini belirtelim.

Kısaca felsefi anlamda bir Tanrı'nın varlığının imkansızlığı gösterilince; kutsal kitapların, kültürel ve toplumsal duygulanımlardan kaynaklanan antropomorfik uydurma Tanrısı da otomatik olarak geçersiz kalır. Felsefi bir anlamda ise; Tanrı'nın sıfatlarına yönelik her ifade, yokluğun tarifinden başka bir şey değildir. Yokluğu ise matematikte varolduğu varsayılan, ancak aslında varolmayan evrensel küme olarak ifade edebiliriz. Boş küme de, evrensel kümenin bir elemanıdır. Evet gerçekten de matematiğin işleyebilmesini sağlayan şey; yokluğun sonsuz potansiyelitesidir.

Artık buradaki asıl soru; varoluşun bu değişiminin ve deviniminin nasıl gerçekleştiğidir. Değişim derken metafiziksel bir etkiyi, devinim derken fiziksel bir etkiyi kastediyorum.

Tek yönlü bir etkinin imkansızlığı, değişimin zihinsel anlamda varolmaktan önce olduğu gösterilince; varoluşun devinim ve değişiminin ilksel veya sonsal bir nedeninin olamayacağı da gösterilmiş olur. Varoluşun değişim ve devinimi ezeli ve sonu gelmez bir ilerlemedir. İlerlemedir diyorum çünkü bu etki, belirli bir yönü ve ivmesi olan bir vektördür. Devinim ve değişimin yönü, varlıktan yokluğa doğrudur. Yokluğun ise kendisinde bir yön bulunmadığı için ve her şeyi kuşattığı için de; bu devinim ve değişimin sonu gelmez bir süreç olduğunu söyleyebiliyoruz. Bu nedenle ister metafiziksel bir anlamda olsun, isterse de fiziksel; varoluşta hiçbir sonsal nokta veya nihai bir erek yoktur. Bu nedenle, felsefedeki tüm erekselci düşünce sistemleri burada geçersizdir.

Her varlık dediğimiz şey aslında; özünde varolma derecesi içeren bir olasılıksal büyüklüktür. Bu varolma derecesi yani varlığın kendi özünü tam bir anlamda temsil edebilme derecesi veya varlığın kendi kendisiyle özdeşlenme derecesi; onun varoluş alanındaki olasılıksal değerini ifade eder. Bu derece varlığın kendisine değil, gerçekliğin kendisine aittir. Zaten bir şey bu dereceyi tam olarak sağlıyorsa; o şey artık varolamaz. O halde şunu burda tekrarlayalım; gerçekliği tam olarak kapsayan şey, yokluktur. Varlık dediğimiz şey ise, işte buradaki istisnai gerçekliklerdir. Yani belirli bir olasılık değeri taşıyan gerçekliklerdir. Bu değer yokluk için bir sabit iken; varoluş ise sadece bu değeri temsil edebilme derecesine sahiptir. Oysaki yoklukta böyle bir derece bulunamaz. Bu nedenle varolan bir şey; gerçeklik kategorisi içerisinden düşünülmeli, varlığın kendi kendisini kapsayan içeriğinden değil. Oysaki tüm felsefe tarihi varlığı, bu hatalı düşünüş yöntemi içerisinden yorumlar. Bu nedenle varlığı, varlık ile açıklamaya kalkar. Sonuçta da kaçınılmaz olarak, Tanrı kavramına mahkum olur.

Tüm değişim ve devinim ise, varoluşun bu varlık derecesindeki dalgalanmayla seyreder. Yani metafiziksel bir değişim de, fiziksel bir devinim de karşılığını; varoluş derecesindeki bu yöneliş ile bulur. Bu nedenle varolmak denen şey; metafiziksel ve fiziksel olarak özsel bir ayrım içeremez. Her metafiziksel bir değişimin fiziksel bir karşılığı, her fiziksel bir devinimin de metafiziksel bir karşılığı olmak zorundadır. Yani doğada her niceliğin nitel bir etkisi, her niteliğin de nicel bir etkisi vardır. Bu nedenle; nitel her bir değer, niceliksel olarak derecelendirilebiliniyor. Varlıktaki farklılaşmanın özsel bir değer taşımayacağını, ancak derece itibariyle olduğunu belirtmiştik.

Varoluşun her devinim ve değişiminde, yokluğa doğru yönelimin bir sonucu olarak; varlığın kendi özünü temsil edebilme derecesi dediğimiz özdeşlik değeri, sayısal olarak düşer. Özdeşlenme derecesinin düşmesi; varlığın kendi özünü daha yüksek bir seviyeden temsil edebilmesi anlamına gelir. İster fiili olarak gerçekleşsin, isterse de klasik anlamda mümkün varlık kategorisi içerisinde düşünülsün. Varlığın her gerçekliği bu türden bir derece içermektedir ve değişimin seyri, varoluşun her gerçeklik kategorisi için aynıdır. Mümkün varlık ya da potansiyel gerçekliğe bu nedenle; yani özdeşlenme derecesinin varlığa değil, gerçekliğin kendisine ait olması nedeniyle; fiili olarak maddi bir gerçekliğe kavuşmasa da veya hiçbir zaman kavuşamayacak olsa da zihinsel olarak bilinir ve varlıksal olarak derece atfedilebilinir. Varoluş alanının sınırı, insan varlığının sınırını elbette aşar ve onu kapsar. Bu nedenle varlık derecesi; insanın zihinsel ve duyusal dünyasından da bağımsızdır. Çünkü zaten insanın bu varoluş alanlarının da, kendine özel olasılık dereceleri vardır. O halde; gerçekliği her türlü insani kategoriye mahkum eden başta solipsist düşünce yönelimleri olmak üzere, bunun benzeri tüm felsefi düşünce sistemleri burada geçersizdir.

O halde varoluşun değişim ve devinimi bir bütün olarak ele alınırsa; bu özdeşlenme derecesinde azalan bir fonksiyondur. Varlık bu yönelişte değişim ve devinime hep ters bir etki ile karşılık verme eğilimindedir. Bu nedenle varoluş, değişime karşı bir direnç taşır. Doğadaki değişim ve devinimler iki türe indirgenebilinir. Bunlar; tersinir ve tersinmez süreçlerdir. Bu etki ve tepkisel mekanizma; doğanın gerçek devinimi olan tersinmez süreçler ile bunlara eklenti halinde işleyen tersinir süreçleri doğurur. Yani doğada gördüğümüz süreçler, bu mekanizmanın sonuçları olarak ortaya çıkıyor. Dairesel bir devinimle seyreden tersinir süreçler; kendi başına işleyemez, doğada tersinmez süreçler olmadan varolamazlar. Fiili olarak ise, hiçbir şekilde varolamazlar. Sadece zihinsel olarak düşünülüp, tasarlanabilinirler. Tersinmez değişimler, tersinir hale getirilemez. Çünkü bunun için harcanacak enerji yükü, yine tersinmez bir süreçtir. Bu nedenle doğanın her deviniminde, asla geri dönülemeyecek değişimler vardır. Varoluştaki her olasılık derecesi eşsiz ve tekrarlanamaz bir büyüklüktür. Bu nedenle; nedensellik ilkesi varlıkta zorunludur. Bu nedenle; varoluşta ne birbiriyle özdeş iki varlık, ne de birbiriyle özdeş iki an vardır. Ne de bir zaman kesiti, kendisiyle tümüyle özdeş olarak tekrarlanabilinir. Ancak bir zaman kesiti kendisiyle özdeş olarak tekrarlanamasa da, değiştirilebilinir mi?

Böylesine bir zaman kesitinin, başka bir zaman boyutunda yani kendisiyle özdeş olamayacak şekilde tekrar edilmesi; yani pasif bir izlemede fiziksel etkenler dışında, varoluşsal bir çelişki yoktur. Burada içsel bir değişimin de mümkün olmadığını söylemiştik. Yani örneğin; geçmiş bir zaman boyutuna gidip, onu içsel bir etki ile değiştirmek gibi. Peki ya dışsal bir değişim mümkün olabilir mi? Yani parçalanmış zaman anlarının gerçekliğinin tekrar parçalanarak; özsel olasılık derecelerinin, yönsel olarak saptırılması gibi. Varoluş sadece bizim gördüğümüz aktüel olarak işleyen zaman anlarından ibaret olup; farklı bir boyut içermeyen tek yönlü bir yönelim olsaydı, bunun da mümkün olamayacağını söyleyebilirdim. Ancak varoluş dediğimiz şey burada defalarca tekrarladığım gibi; mutlak gerçeklik dediğim yokluğun sonsuz potansiyelitesi olarak tasarlanabilinecek bir yatak üzerinde, yüzen gemilere benzetilebilinecek ve her yönün yokluk olduğu bir ilerleyişle seyreden, parçalanmış istisnalardır. Ve bu istisnaların hepsi de, bir varoluş veya olasılık derecesi ile devinirler. İşte bu olasılık derecelerinin parçalanabilmesi, böylesine bir dışsal etkiyi mümkün kılabilmektedir. Çünkü varlığın her devinimi demek, bu özsel olasılık derecesinin parçalanması demektir. Her devinimde potansiyel, sonsuz ancak sınırlı varlık olanakları ortaya çıkar ki; bu sınırlı sonsuzluklar da zaten, sınırsız sonsuzluk olan yokluk tarafından kapsanır. Bu potansiyel olasılık yani özdeşlenme dereceleri, pekala tekrar parçalanarak saptırılabilinir ve zaten her devinimde kendiliğinden bir çeşit sapmaya uğruyor da. Örneğin; geçmişteki bir zaman boyutunda yaşayan insana, onun yaşadığı potansiyel çevresinde zaten varolan olasılık derecelerini dışsal bir etkiyle parçalayarak; yani örneğin onun düşüncelerinde farklılaşma oluşturularak, dışsal bir müdahale yapılamaması için hiçbir neden bulamıyorum. Yani o insanın çevresinde bulunan objelerin zaten varolan potansiyeli içerisinden; gerçeklik derecesinin parçalanması vasıtasıyla, farklı bir yönünün ön plana çıkarılarak o insanın zihnine müdahale yapılabilinir ki; bu müdahale sonucunda fiili olarak ortaya çıkan şey zaten yine varoluşta varolan, ancak fiili olarak gerçekleşmemiş bir olasılık derecesi olacaktır. Yani ne yokluktan bir şey geliyor; ne de bir şey yokluğa ulaşıyor. Bu, mümkün olabilecek örneklerden biridir sadece. Ancak her etki, bir etkilenim demek olacağından; bu etkinin karşı etkisinin sonuçlarını önceden görmek oldukça zor. Belki de bu, insan için imkansızdır. Ancak insanlık şu anda bundan ne kadar uzakta olsa da; gelecekte bunların anlaşılıp kontrol edilebilme teknolojisinin ortaya çıkamayacağını kim söyleyebilir ki?

Descartes bunların bir benzerini düşündüğü için; insanın özgürlüğünü sağlamak ve kendisini kendisiyle tam ve gerçekten özdeş olarak varolduğuna inandırmak için, her şeyin nedeni olarak gördüğü Tanrı kavramına sığındı. Biz ise; bu kavramın imkansızlığını göstererek, insanlara tutunacak hiçbir dal bırakmadık. Varoluşta hiçbir şeyin kendisiyle özdeş olamayacağını gösterdik. Bu nedenle; yeni bir özdeşlik ilkesi tanımlamak ve insanın gerçek mantıksal yapısına uygun bir mantık sistemi kurmak için yazmaya başladık. Felsefeyi asla pratik yarar kaygısıyla kullanmadık. Bunları yapan insanlar ya Tanrı kavramına, ya da hiçlik kavramına ulaştılar. Kendilerini ya mutlak olarak tutsak, ya da özgür olduklarına inandırmaya çalıştılar. Biz ise varlıkta, mutlak hiçbir şeyin olamayacağını gösterdik. Tek gerçek ve mutlak, kendisiyle özdeş olan şeyin yokluk olduğunu gösterdik. Varoluşta tutunulabilinecek hiçbir dayanak noktasının olamayacağını gösterdik. Ve gerçekten de, yaşamda tutunulabilinecek hiçbir dal yoktur. Ancak her şeyde yaşamın anlaşılmasını sağlayacak bir yön vardır. İnsan için bu; yönelinmesi zorunlu olan yön, saf akıldır.

Bilginin imkanını gerçekleştiren iki temel unsurdan bahsetmiştim. Bunlar; değişim ve değişimde gerçekleşen sabit idi. Değişim ve devinime karşı gerçekleşen bu direnç; varoluşta bilginin imkanını sağlayan iki temel unsuru temsil eder. İşte bu değişim ve buna karşı etkinin izlenmesi bizleri, değişim ve devinim yasalarının ilkelerine götürecektir. Ve buradan da insanın saf aklına, yani gerçek mantıksal yapısına ulaşmaya çalışacağız.

Bu yazılarımıza burada bahsettiğimiz varlığın değişimi ve bu değişimin karşı tepkisi olan direncin insan üzerinden izlenmesi, yani insan aklı ve onun çarpıtılma durumunun araştırılması ile başlamıştık. Çünkü, başlangıç yapabileceğimiz elimizdeki tek şey insandı. Eğer uzaydan gelen başka bir varlık olsaydım, oradaki mantıksal yapıma göre başlardım. Ve düşünüyorum ki, aynı sonuçlara ulaşırdım. İnsan üzerinde gerçekleşen fiziksel devinimlerin dışında tanımladığımız, metafiziksel ve aynı zamanda fiziksel ve evrimsel de olan değişim ve devinim; pratik aklın, saf akla yönelimidir. Bu, tersinmez bir devinim ve değişimdir. Fizikte de bilinen atalet yasası gereği; bu dirençte ve devinim içerisindeki mekanizmada, tersinmez süreçlere karşı etki olarak, eklenti halinde; yani tek başına fiili olarak bulunamayan tersinir süreçler etki eder. Biz bunları metafiziksel olarak da kullanabilmek için; belirlenim yasaları olarak adlandırmıştık. İnsan için de; bunun özel bir türü olan, duygulanımlar alanını tanımlamıştık. İşte duygulanımlar buradaki süreçte; insan aklını çarpıtan, dairesel olarak değişen fiziksel ve metafiziksel etkilerdir. Buradaki etkinin nasıl gerçekleştiği sorusunu, değerlendirmemin ikinci bölümüne bırakıyorum.

İnsan için bu devinimin nihai sonu ise, saf akıldır. Ancak bu; varoluş alanında mutlak bir son değil, yeni varoluş alanları için bir başlangıç olacaktır. İnsanın toplumsal, kültürel, dini ve mitolojik yapısı da işte bu; pratik aklın saf akla deviniminde, duygulanımların yaratmış olduğu ve ortadan kalkacak olan fiziksel çarpıklıklardır. Çünkü tersinmez süreç olan saf akla yönelim; doğanın gerçek devinim ve değişimlerinden biridir. Ve onun zaferi, zorunlu ve kaçınılmazdır.

Değerlendirmemin ikinci bölümünde; insan aklının bu devinimini ve duygulanımların ortaya çıkardığı bu çarpıklıkları ele alıp, giriş bölümünü tamamlayacağım.

23 Eylül 2019 Pazartesi

Doğa Yasalarına Giriş ve Toplumsal Alanın Reddi Üzerine XVI


IX

Buraya kadar her şeyin üç temel ilkesini belirledik. Bundan sonra, varoluşun ilkelerine yönelebileceğiz. Şimdi üç temel ilkeyi özetlersek.

1. Asli olan yokluktur. Tüm varoluş bir istisnadır;

Bunun en önemli birincil çıkarımı; tüm varoluş alanının bir olasılık alanı olduğu ve olasılıksal bir değere sahip olduğudur. İster bilkuvve olarak bulunsun, ister fiili olarak gerçekleşsin. Ancak yokluk matematiksel bir olasılık değeri içermez. Bundan çıkan bir sonuç da; varoluş alanının sınırlı sonsuzluk, yokluğun sınırsız sonsuzluk olduğudur. Sınırlı sonsuzlukdaki sınır, olasılıksal değerlerdeki sınırdır. Yoksa varoluştaki uzaysal veya zamansal bir sınır anlamında değil. Evrenin boyutsal sınırlarını keşfetmekteki çabaların, varoluştaki herhangi bir sınırlamayla ilgisinin olmadığını daha önce belirtmiştik. Zaten bu tipte koyulan her sınırlandırma subjektif ve idealize edilmiş tasarımlardır. Böylece, varoluştaki gerçek objektif bir sınırı tam olarak keşfedebileceğiz ve onun bilgisinin algısal bilgiye açık olduğunu gösterebileceğiz. Yokluğun bilgisi ise, algısal bilgiye kapalıdır. Çünkü; hiçbir biçimde sınır barındırmayan bir şey, varolan bir şeyin algısal bilgisine kapalıdır. İnsanlar ise; diğer bilgi araçlarıyla yokluğu sadece sezebilir ancak algısal bilgideki bu eksiklik nedeniyle, yine de onu tam olarak kavrayamaz. Yokluğun bilgisi metafiziksel alana aittir. Bu nedenle; bu bilginin özü, varolan bir şey için her zaman subjektif kalmak zorundadır.

Varoluşun olasılıksal anlamına baktığımız zaman iki belirlenim görürüz. Etki ve etkilenim. Bu etkileşimin varoluşun dayanağı olduğunu anladığımızda şu sonuca ulaşırız; 

Varoluş alanında hiçbir zaman mutlak simetri yoktur. Bunun sonucunda varlığın olasılık değerinin hiçbir anda eşbiçimli olamayacağı çıkar. Örneğin; fiili durumda atılan bir zarın hiçbir zaman 1 gelme olasılığı 1/6 değildir (Burada zarın altı köşeli olduğu ve ağırlık merkezinden denge durumuna geldiği bir ortamda atılacağı zorunlu kılınıyor). Çünkü, mutlak simetrik bir zar tasarlanamaz. Tasarlansa dahi, atılan ortamda bu sağlanamaz. Her şeyin mutlak simetrik olduğu bir sistem tasarlansa dahi, ışığın ve algıların etkilenimleri vardır. Bu, dijital ortamlar için de geçerlidir. Bu yüzden 1/6 fiili değil, zihinsel bir olasılıktır. Böylece; bir şeyin neden böyle değil de, şöyle olduğunun bir cevabı varoluşta her zaman vardır. Biz o zarın hangi sayı geleceğini önceden bilebiliriz. Çünkü; atıldığı ve hatta atım koşullarına gelen süreç içerisinde dahi, o zarın gerçek olasılık değeri 1'dir. Tabi ki atım öncesinde ve atım anından itibaren, tüm değişkenleri ve bunların fiziksel etkilenim değerlerini tam olarak bilip hesaplayabiliyorsak. Henüz gerçekleşmemiş ancak gerçekleşmesi beklenenlerin de, gerçekleşmesi beklenip de hiçbir zaman gerçekleşmeyenlerin de varoluş alanı olarak görüldüğünü belirtelim. Peki, yokluğun sonsuz potansiyelitesi burada nerededir? İşte buradaki atım anında, öncesinde ve sonrasında; oraya gelene kadar ki tüm sonsuz süreçteki tüm değişkenlerin içindeki süreçlerde, bu tüm değişkenlerin herbirinin tek tek sonsuz ve onların da yine sonsuz ve böylece kendini tekrarlayan alternatiflerinde ve onların yine yokluk alternatiflerindedir. Burada ise; hiçbir sınır, değişim ve olasılık bulunamaz.

Böylece buradaki ikinci ilkeye ulaşmış oluruz. Yokluk, varoluşun dayanak noktasıdır. Orada hiçbir etkileşimin olamayacağını söylemiştik. Varoluşun devinimin, yoklukta bir etkilenim olamayacağı daha önceden gösterildi. Bu ilkenin sonucunda; değişmeyen tek şeyin, yokluğun kendisi olduğunu kavrarız. Yine bir şeyin bilinmesi için, iki temel öğenin bulunması gerektiğini söylemiştik. Değişim ve sabitin. Kendi başına sürekli değişen bir şeyin ve salt devinimsiz bir şeyin objektif bilgisi mümkün değildir. İşte tüm canlıların bilgisini mümkün kılan şey; varoluşun bu özelliği ve yokluğun bu potansiyelitesidir. İşte tüm bunlar bizi ikinci ilkeye götürür.

2. Bir şey değiştiği için varolur;

Bütün varoluşun bir olasılık değeri olduğu ve bu değerlerin hiçbir zaman mutlak eşbiçimli olamayacağı açıklandığında ikinci ilkeye ulaşılır. Olasılık değerleri birbirlerine eşitlenemezler. Ve bu değerler de hiçbir zaman sabit kalamaz. Çünkü, her devinimde olasılık değerlerinin sayısı artar. Yani ortada bütünlükte bir artış vardır ve böylece parçaların değerleri de sabit kalamaz. Buna fizikte entropi adı verilir. Burada böylece ilkin; değişim ve devinimin varoluştan önce geldiğini, bir şeyin değiştiği için varolduğunu, mutlak bir değişmezliğin varoluşla çelişki içerdiğini çıkarırız. Yokluk alanını ihmal edersek; yani sadece algılarımız ve pratik akıl açısından işlem yaparsak, atılan bir zarın herhangi bir sayı gelme olasılığının 1/6'ya çok yakın bir değer olduğunu biliriz. Ancak yokluğu sezmeyi öğrenirsek; yani saf akılla işlem yapabilmeyi tamamen bilirsek, atılan bir zarın herhangi bir sayı gelme olasılığının 1 ve 0 olduğunu; varoluşun bütün olasılık değerlerinin 1 ve 0 olduğunu biliriz. Birinci ve ikinci koşuldaki değerlerin ikisi de doğrudur. Varoluş mutlak değişim ve devinimken, aynı zamanda onun dayanak noktası yokluğun mutlak sabiti ve değişmezliğidir ki; kendisi de zaten değiştiği için vardır.

Böylece; özellikle insanların öznel algılarından, kişisel yaşantı ve deneyimlerinden, duygulanımlarından arındırılmış bağımsız bir bilginin mümkün olabileceğini görürüz. Üstelik bunun için varoluşta mutlak bir çelişki içeren, ancak bilginin ve varoluşun imkanını doğrulamak için zorunlu ve varsayımsal olarak uydurulmuş ve sonucunda bütün varlıksal değerin feda edildiği Tanrı kavramına gerek duymadan. Her ne kadar bütün insanların deneyimleri kişisel algılarına dayansa da ve bu algılar insan türüne ait öznel özellikler olsa da. Ancak bu böyle olsa da; insanların öznel algılarının, saf aklın yardımıyla evrensel bir birliktelik oluşturabilme imkanı ve bunların da gerçekliğin kendisine doğrudan temas edebilme olanağı açıktır. Tıpkı varoluşun diğer olasılıkları gibi. Eğer ki birisi bana yaşadığın tüm her şeyin bir simülasyon olduğunu ve bunların da zaten önceden programlanmış olduğunu söylese; ona, bunun ne fark edeceğini sorarım. Eğer öyle olsa da ben, varoluş alanındaki bir simülasyonum. Tıpkı beni simüle edenlerin de farklı derecelerde varoluş alanında olduğu gibi. Evren dev bir bilgisayar olsa da, zorunlu olarak belirli kurallar ve yasalar çerçevesinde programlanmıştır. Tıpkı onu programlayanların varoluşlarının da belirli yasalar dışına çıkamayacağı gibi. Tıpkı varolan hiçbir şeyin sınırsız bir sonsuzluk ve mutlak bir güç olamayacağı gibi. Tıpkı varoluş derecelerinin farklılık içerebileceği ve onun derece barındırdığı, ancak bunun onun iki farklı varlık durumunu ifade edemeyeceği, çünkü farklılaşmanın özsel bir değer olması gerektiği, ancak buradaki değerin özsel değil; tamamen olasılıksal bir değer olduğunu daha önceden söylediğimiz gibi.

O zaman kişi bize bütün bu yasaların rastgele ve keyfi olarak değiştirilebilineceğini söylese, ona her rastgeleliğin de zorunluluk içerdiğini söylerim. Kişi, bunları belirli derecelerde değiştirebilir ancak; kendi zorunlu olarak koşullandığı yasalar dışına çıkarak değil. Çünkü; benim de, varsa beni simüle edenin de dayandığı değişmez yokluğun sonsuz potansiyelitesi vardır. Yani benim yasalarımın dayandığı olasılık derecelerinin, onun da dayandığı yasalarla zorunlu etkileşimi olduğu gibi. Hatta eğer böyleyse, onu simüle edenlerin de. Böylece; ikinci ilke bize, ikinci bir sonuç verir.

Varolan hiçbir şeyin nedeni kendisi olamaz, hep kendisi dışında başka bir şey olmak zorundadır. Çünkü; her etki bir etkilenim gerektirir. Ve bunlar etkileşim dışında görülemez. Kendi kendisinin nedeni olan şey; etkileşim olmadan etkiyen şeydir ve bu açıkca mantıksal çelişkidir. Böylece, bir sonuca daha ulaşırız. Varoluş alanındaki her şeyin fiili olarak gerçekleşebilmesi, zorunlu olarak kendisi dışında bir neden gerektirir. Bu; aynı zamanda imkanlar alanını da etkileyeceğinden, yani bu etkileşimlerin hep karşılıklı olduğu anlaşıldığından; bu, bir şeyin imkan olarak gerçekleşebilmesi için de geçerlidir. Nedenler yatay veya dikey yönlü, doğrudan veya dolaylı olabilir. Ancak, dairesel bir nedensellikten söz edilemez. Varoluşa bir bütün olarak bakıldığında; onun değişiminde tekrarlanamaz, geri dönüşemez devinimler vardır. Tüm bunlar bize; ne ilksel bir nedenin, ne de sonsal bir nedenin olamayacağını da gösterir. Ama, bir nedenin olamayacağını değil. Eğer yapılan ölçümler bize doğada indeterminizmin hakim olduğunu hissettirip, kişi burada tamamen rastgeleliğin olduğunu söylerse; kişi kaçınılmaz olarak bunu, bir neden sonucunda söylüyordur. Örneğin; ölçüm aletlerinin kesinsizliği, algıların belirsizliği gibi. Evet rastgeleliğin kendisi bile, nedensel bir belirlenmişliktir. Nedensellik yasasının reddedilmesi dahi, nedensellik ilkesini gerektirir. Tıpkı aklın reddedilmesi için, zorunlu olarak yine aklın kullanılması gerektiği gibi. Saf akıl nasıl insan için kaçınılmazsa; doğa veya varoluş da, nedensellik ilkesinden kaçamaz. Bunun; bir kuşun uçmayı, bir balığın yüzmeyi bırakmasını istemekle aynı şey olduğunu daha önce belirtmiştik.

İkincisi, nedensellik ilkesi makro ve mikro ölçek ayrımı içerisinde çözülemez. Yani, makro ölçüde belirlenmişlik ve mikro ölçüde kesinsizliğin aynı anda işlediği gibi. Bu, varolmanın iki farklı çelişik durumu olacaktır. Eğer bir nedensellik ilkesi varsa; bu, en küçük mikro ölçekte dahi geçerli olmalıdır.

Bu değişimin; geri dönüşemez, eşbiçimli olarak tekrar edemez olduğunu anladığımızda ve aynı zamanda buradaki sınırın olasılıksal değerlerde gerçekleştiğini gördüğümüzde; bu, bizi üçüncü bir ilkeye daha götürür.

3. Varoluşun değişimi bir bütün olarak bakılırsa; geri dönüşemez, doğrusal ve yokluğa doğru sonsuz bir devinimdir.

Tüm varoluşun değişimi oldukça karmaşık ve farklı yönelimler gösterse de; bir bütün olarak bakıldığında, iki farklı duruma indirgenebilinir. Bunlardan birincisi; geri dönüşebilen, tekrar edebilen süreçlerdir. Örneğin; hareket enerjisi, daha doğrusu sürtünmesiz bir ortamda gerçekleşen hareket veya düşme gibi olaylar. Bunlardan ikincisi; geri dönüşemez, tekrar edemez süreçlerdir. Örneğin; ısı enerjisinin devinimi veya difüzyon gibi. Doğadaki ikinci tür değişim bize şunu söyler. Doğadaki her değişimde, bir daha kendi özünü aynı şekilde temsil edemeyen bir ilerleyiş vardır. Çünkü; dairesel ve doğrusal iki çizginin toplamı yine doğrusaldır. Yani bir sınırın, sonsuzluk karşısında anlamını yitirmesi gibi. Üstelik; ikinci tür değişimleri birinci tür haline sokabilmek için, bulunması gereken bir enerji yükü vardır ve bu yine ikinci tür değişimdir. Çünkü; doğanın kendisinde birinci tür değişim hiçbir zaman fiili olarak gerçekleşmez. Bunlar sadece, düşünsel gerçeklik tasarımlarıdır. Fiili ya da zihinsel olarak tasarlansa dahi, bu tasarımın gerçekleşme sürecinde ikinci tür devinim yine işler. Bu demektir ki; kendi enerjisini kendisi üreten, yani dışardan hiçbir enerji almayıp sonsuza kadar böyle çalışan bir makine yapılamaz. Bu makine çalıştırılabilinir ancak; sürekli işleyebilmesi için, dışardan müdahale yani enerji gerekir. Buradan anlıyoruz ki; ikinci tür değişim doğanın gerçek devinimidir. Birinci tür değişimler, ikinci tür değişim olmadan varolamazlar. Doğanın bu durumu bize, ikinci ilkemizi hatırlatır. Değişim olmadan varlık olamaz. Tıpkı etkilenimsiz bir etkinin olamayacağı gibi. Tıpkı kendi kendisinin nedeni olan bir varlık olamayacağı gibi. İnsanlar ise; Tanrı kavramını düştüğü bu güçlükten kurtarmak için onu, varoluşta anlamlandırılamaz farklı boyutlara sürüklemiştir. Yani kendi hayal dünyalarına. Sanki varolmak keyfi olarak özsel ayrım içerebilecekmiş gibi. Yokluk mutlak gerçeklik olarak kavrandığında, insanların Tanrı'ya olan ihtiyaçları da ortadan kalkacaktır.

Tüm bunlar üçüncü ilkemizde yeni bir ilkeye bizi götürür. Varlık derece itibariyle farklılaşır, özsel anlamda değil. Bu farklılık ise, tamamen olasılık dereceleriyle ilgilidir. Varolmak demek, bir olasılık derecesine sahip olmak demektir. Farklı uzay ve zaman boyutlarında da, farklı olasılık derecelerine sahip olma zorunluluğu gibi. İnsanların en çarpık ve hayalci düşlerine konu olsa da. Olasılık değerleri tek tek en küçük parçalarda dahi tekrar edemez, farklı değerlerde eşbiçimli olamaz. Olasılık değerlerinin toplam niceliği her devinimde artar, ancak tek tek parçalarda olasılık değerleri her devinimde düşer. İşte bu, varoluşta gerçekleşen entropidir. Geçen her zamandaki her anında, artık sen daha çok istisnasın ve daha çok bir mucize. Bunun ise; tam olarak açığa çıkması için, yokluğun değişmezliği ve mutlaklığıyla birleştirilmesi gerekir. Burada ilerleyebilmek için daha sonra eski ve köklü bir ilkeyi hatırlatacağız. Doğa her zaman en kısa ve basit yolu izler. Daha fazla istisnaya sürüklenen; yokluğun mutlaklığı ve basitliği açısından, kendi özünü daha yüksek dereceden temsil eder. Böylelikle; varlıkların özünün veya özsel derecelerinin aynı olduğunu; ancak bunu temsil etme, yani olasılık derecelerinin devinimiyle değiştiğini anlarız. Doğanın bilimsel ilkelerinin dışında, aşkın ve ilahi hiçbir ilkenin olamayacağını da. Doğa, atalet kanunu gereği; değişimi en aza indirme, durgunluğunu arttırma eğilimindedir. Böylelikle; kendi özsel değerini temsil edebilme gücünü koruyabilmek için, ondan varoluşun dengesi olan karşı bir enerji açığa çıkar. İşte bu değişimi sağlayan varoluşun karşı etkisi, yokluğa devinimin kendisidir. Böylelikle varoluştaki devinen her varlığın bu devinimde; olasılıksal değerinin düştüğünü, kendini temsil edebilme derecesinin arttığını, yani daha çok değişmezliğe sürüklendiğini, yani varoluşsal anlamının yitip gittiğini veya varolma derecesinin düştüğünü anlarız. Aynı zamanda, bu devinimin sonu gelmez bir ilerleyiş olduğunu da.

Üçüncü ilke bizim doğanın devinim ve değişim yasalarını anlamamız için bir anahtardır. Bu ilke bize, varolan her şeyin mutlak yokluğa sürüklendiğini bildirir. Hiçliğe değil. Çünkü yokluk, mutlak bir gerçekliktir. Varlık ise, onun istisnai gerçeklikleri. Pratik akıl, saf akla devinir demiştik. Bu devinim saf akılda sonlanacak, ancak değişim durmayacaktır ve burada yeni varoluş alanları ortaya çıkacaktır. Böylece saf aklın doğa için sonsal bir neden olmadığını; ancak insanın varoluşu için, nihai bir hedef olduğunu anlarız. Bu devinimde, döngüsel olarak işleyen duygulanım gibi çarpıklıkların ortaya çıktığını söylemiştik. Buradan anlıyoruz ki; nasıl ikinci devinimlerin anlaşılması için, birinci devinimlerin insan zihni tarafından sanal olarak tasarlanması gerekiyorsa; pratik aklın saf akla ilerleyebilmesi için de, dairesel olarak devinen duygulanımlar ve onun getirdiği toplumsal çarpıklıklar insan tarafından uydurulur ve yaratılır. Böylelikle duygulanımların; pratik akla yaptığı baskılarla onun devinimini yavaşlatsa da, onun saf akla deviniminin unsurlarından birisi olarak insan tarafından üretilen hayali bir yanılsama ve eklenti olduğunu açığa çıkartırız. Duygulanımların bu devinimdeki ortadan kalkacak, yani enerjisi başka alanlara yönelecek bir anomali olduğunu görürüz.

Böylelikle; her şeyin üç ilkesini tespit edip, burada açıklamaya çalıştık. Teorik yazımızın birinci ve giriş bölümünü bir sonraki bölümde genel bir değerlendirme yapıp bitirmiş olacağız. Tabi ki bir takım eksiklikler, hatalar ve daha sonra ekleyeceğim şeyler olabilir. Bu üç ilkeyle birlikte artık, varoluşun değişim yasalarına odaklanabileceğiz. Burada tespit ettiğimiz ilkeler, bütün insanlığa açıktır ve saf aklı rehber edinerek düşünceyi geliştirmeye çalışan herkesin hizmetine sunulmuştur.
 


15 Ağustos 2019 Perşembe

Doğa Yasalarına Giriş ve Toplumsal Alanın Reddi Üzerine XV


VIII

Tüm varolan değişimler sayıyla ölçülemeyecek olsa da; bir bütün olarak tek bir yöne doğru devinir. Bu, tüm varoluşun asli olan yokluğa doğru sonsuz deviniminden başka bir şey değildir.

Varoluş alanındaki her şey, kendi kendisini açıklama yönünden eksiktir. Hep başka bir şey tarafından açıklanmak zorundadır. Nedeni kendisi tarafından kapsanan bir şey, varolmaya çelişki içerir. Nedeni hep kendisi dışında aranmalıdır. Çünkü; varolmak demek kendi özünü aşan bir yük gerektirir ki bu, değişime karşı bir direnç ile kendisini gösterir. Her şey değişime karşı direnme eğilimindedir ki; varolan bir şey, bunu gerçekleştiremediği için zaten vardır. Ancak, bu direncin bir şey tarafından dengelenmesi zorunludur. Bu ise, o şeyin kendi kendisi tarafından sağlanamayacaktır. Öyle olsaydı bu; sadece o şeyin değil, hiçbir şeyin varolamaması demek olurdu. Aynı zamanda hiçbir şeyin değişmemesi de. Çünkü; varoluş alanındaki her şey, birbirleriyle doğrudan veya dolaylı olarak etkileşim halindedir. Bağımsız bir varlık asla düşünülemez. Varolan herhangi bir şeyin dışında bir varlık alanı da. Bu; farklı ve paralel uzay zaman boyutlarında farklı varlık durumlarının olamayacağı değil, etkileşimsiz varlık alanlarının olamayacağı anlamındadır. Varlıkta etkileşimsiz bir şeyin olması imkansızdır ve bu durumda o, zaten yokluktur. Etkileşim halindeki bir şey ise, mutlak değişim ve bu değişime karşı bir direnç halindedir. Ancak bu direncin karşı etkisi, kendisi tarafından sağlanamayacağı gibi; varolan başka bir şey tarafından da sağlanamaz. Değişime karşı direncin nedeni, her şeyin yokluğa ulaşma eğiliminden gelir. Bu karşı etki, o şeyin kendisi tarafından sağlanamayacaktır. Çünkü; böyle bir gücün varlığı demek yine bir varoluş alanıdır. Bu; varoluş alanında tanımlanamayacak, kendi kendisinin nedeni olan mutlak bir güç gerektirir. Bu yüzden bu etki, başka varolan şeylerle yine etkileşim halinde olmak zorundadır. Aksi durumda kendi kendisinin nedeni olan bir şeyle; kendi kendisini varetme potansiyelinden yoksun olan, ama bu ikisinin arasında hiçbir etkileşim olmayan iki farklı varlık durumu ortaya çıkar. Böyle bir düzen; varolmanın iki çelişik ama gerçekleşmiş durumu olacağından saf akıl tarafından reddedilir. Mutlak bir güç ise, başka bir şeyle etkileşime giremez. Çünkü her etkileşim, bir etkilenim gerektirir. Bu, kendi kendine kaim olan bir şeyin değişmesinden başka bir şey değildir. Oysa böyle bir şey değişim halinde olamaz ve bu nedenledir ki; var da olamaz. Ancak varolan bir şeyin direncinin bu karşı etkisi, başka bir varlıkta da olamaz ki; zaten bu durum aynı çelişkili duruma yol açacaktır. Öyle ki zaten, bütün varlıklar birbirleri açısından başkadır. Bu karşı etki; varlık alanında olamayacağından da, tüm varolan şeyler değişim halindedir. Bu karşı etki, varoluşun dayandığı şey olan yokluktadır. Yokluk gerçekleşmemiş sonsuz potansiyelitedir. Varoluş ise, onun gerçekleşmiş tek istisnası. Varoluşun bu karşı etkisi, yokluktaki bir potansiyelitedir. Varolan her şey ise, işte yokluktaki bu potansiyelitesine devinir.

Değişimlerin veya devinimlerin ise, bir sona ulaşması düşünülemez. Aynı şekilde bir başlangıcının olması da. Yokluktan hiçbir şey oluşamaz. Bir şey hiçbir şekilde tam olarak yokluğa da ulaşamaz. Yoklukta bir kapı yoktur. Varlık ile yokluk arasında uzamsal bir mesafe düşünülemeyeceği gibi, zihinsel bir uzaklık da tasarlanamaz. Yokluğa doğru devinim kelimenin en yalın anlamıyla, hiçbir şekilde bir yaklaşma değildir. Burada ne uzamsal, ne de zihinsel hiçbir mesafe yoktur. Çünkü zaten; varoluşun her anında yokluk da vardır. Varolan şeylerin gerçekleşme olasılığı veya gerçekleşmemiş potansiyel olasılıkları her devinimde artar. Bunların ikisi de, bir tür sonsuzluktur. Ancak; tamamen farklı türden sonsuzluklar. Aslında biz bu ilkeyi, termodinamiğin ikinci yasasından biliyoruz. Ancak bunu, bir düzensizlik olarak. Oysa ki bu sadece; henüz tam oturmamış insan zihni için bir düzensizliktir. Varoluşta artan düzensizlik değil; ondaki yokluğun potansiyelitesidir. Tıpkı burada evrenin bir başlangıcı veya sonunun değil; varoluşun bir başlangıcının veya sonunun olamayacağını söylemem gibi. Varoluşun her deviniminde iki şeyin artacağını söylemiştim. Varlığın kendi içindeki olasılıkları ve yokluğun potansiyelitesi. Ancak; ikincisini karşılayacak bir tepki, varoluşta bulunamaz.

Varoluşun deviniminde artan olasılıklar, insan aklı tarafından kavranabilinir. Örneğin; çok oyunculu ve farklı takımların bulunduğu bir oyunda, oyuncuların verdiği her kararlar ve eylemler; oyunun gidişatı ve sonucu üzerinde sonsuz olasılık alanları oluşturur. Ancak bir de; her oyuncunun almadığı ve uygulamadığı sonsuz kararlar ve eylemler vardır. Bu alan ise, sonsuz içerisinde sonsuzlar alanıdır. Masamın üzerinde duran bir kalemin, evren üzerinde bulunabileceği sonsuz koordinat alanı vardır. Masamın yüzeyi sınırlı bir alan olsa dahi. Çünkü, uzamın bölünemez bir parçası yoktur. Ancak varoluşta, sadece belirli bir koordinat alanı üzerinde bulunmaktadır. Ve bunun devinimi veya değişimi, başka varoluş alanlarında sonsuz etkiler yapar. Dolaylı veya dolaysız olarak. Ve bu her etkilenimin yokluk üzerinde yine, sonsuz içerisinde sonsuzca potansiyelitesi vardır. Ve buna etkiyen her başka devinimin oluşturdukları dahi. Bu kapalı sistemin dışarıya her açılma hamlesi, yoklukta katlanan sonsuz alanları oluşturur. Ayrıca üstelik, kalemin yokluğunun kendisinin de. Bu yine sonsuz içerisinde, başka bir sonsuzdur. Sonuç olarak varoluşun sonsuzluğu; insan aklı tarafından kavranabilen matematiksel bir sonsuzluktur. Ancak yokluğun sonsuzluğu, matematiksel değildir. Bu yüzden; doğayı ve varoluşu sadece matematiksel yollarla düşünebiliriz. Ancak yokluk, matematiksel olarak kavranılamaz. Ve büyük bir ihtimalle, hiçbir şekilde de. İnsanların Tanrı'yı kavrayamamasının nedeni de budur. Çünkü onlar, onu anlatmaya çalışırken; aslında yokluğu anlatırlar.

İnsan aklı yokluğun potansiyelitelerini kısmi olarak zihninde tasarlayabilir. Örneğin; bir mimarın çizdiği bir taslak veya bir romancının kurgusal dünyası. Ancak bu tasarımlar; fiilen gerçekleşmese de, zihinsel gerçeklik taşırlar ve bu nedenle de bunlar; hiçbir şekilde yokluk olmayacak, diğer yoklukta gerçekleşen istisnai durumlar gibi bir tür varoluş alanı olacaktır. Çünkü yokluk; kısmi olarak temsil edilemez, bölünemez ve parçalanamaz, değişemez ve bir bütündür. Bu nedenle zihindeki bu tasarımlar da; yokluğun kendisi değil, onun istisnası olan varoluş alanlarıdır. Kurgusal dünya fantastik öğeler taşısa dahi bir şey farketmez çünkü; zihinde tasarlanan fantastik ve olağanüstü dünyalar, doğa yasalarının çarpık bir gösteriminden başka bir şey değildir.

Varolan her şey ona yönelen etkiye karşı, onu tam olarak karşılayacak bir tepki vermeye çalışır. Bunu Newton'ın yasalarından biliyoruz ki; bu, algısal veya düşünsel etkilenimlere kadar genişletilebilinir. Ayrıca her şey, bulunduğu durumu korumak ister. Bunu da Galileo'dan beri biliyoruz. Bunlar, varolan her şeyin değişimi en aza indirgeme çabasıdır ki; onu tamamen durduramaz. Varlık değişime kendi özünde bir direnç taşır. Varoluşta her etki, yoklukta sonsuz içerisinde sonsuzca potansiyelite oluşturur ki; eğer değişim veya devinimin durması istenirse, bunların hepsinin bir bütün olarak varoluş alanına çıkması veya orada temsil edilmesi gerekirdi. Ancak bu; varolmanın kendisi için bir imkansızlıktır. Varoluş, buna karşı tek bir yönden verilen tepkinin kendisidir ki; bu tek bir yön dahi, yokluğun bir çok yönden sonsuzluğunu taşır. Varoluş zaten ikincildir. Birincil olan değişimdir. Ancak bunlar, zamansal değillerdir. Yani, öncelik sonralık ilişkisi olarak düşünülemez. Yokluk hem kendisi açısından, hem de varoluşla ilgisi açısından; mutlak etkileşimsizdir. Varoluşun henüz gerçekleşmemiş olasılıkları, bilkuvve olarak bulunur. Yokluğun bilkuvve olasılıkları yoktur ki; varoluşun her akışında gerçekleşmemiş potansiyeliteler bir bütün olarak bulunurlar. İster devinimin öncesinde, isterse henüz gerçekleşmemiş veya hiç gerçekleşmeyecek sonrasında bulunsun.  Böylece her devinimde, varlıksal bir çöküş bulunur. Her devinim, varoluşu daha fazla istisnaya sürükler. Yokluğa doğru devinim, varlığın özünde gerçekleşir. Bu; doğada dairesel olarak da gerçekleşir, doğrusal olarak da. Bir bütün olarak bakıldığında bu; aynı çizginin birbiriyle bağlantılı ve birbirleri ardına toplamda çizgisel bir yön oluşturacak şekilde konumlanan eliptik halkaların, tek bir yöne ilerleyişi gibidir.

Varoluşun deviniminde bir çok yönelimler; artımlar, azalımlar ve denge bulunsa da; bu yönelim tek yönlüdür. Yokluğa doğru devinimin zorunlu olarak niceliksel olarak temsil edilmesi gerekmese de; onda niceliksel bir yön de bulunmalıdır. Ancak bunun gözlenebilinmesi için; varoluşun devinimine bir bütün olarak bakılabiliniyor olunması gerekir. Bu; karmaşık ve henüz gerçekleşmemiş bir süreç olsa da, insan aklı için imkansız değildir. Bu yönelim, geri alınabilinecek bir süreç de değildir. Çünkü; gerçekleşen her değişim, tam olarak ne zihinsel ne de duyusal algılanamaz veya varoluşta tasarlanamaz sonsuzca potansiyeliteler yaratır. Bu; devinimde gerçekleşen, her özün kendini temsil edebilme gücündeki tükeniş, onun silinikleşmesi; işte, yokluğa doğru devinimin kendisidir.

Zaman da nasıl ele alınırsa alınsın, tasarlanılsa tasarlansın; geri dönüşemez. Ancak zamanın devinimi, artıp azalabilir. Zaman, sonsuzca en küçük noktasına kadar yavaşlatılabilinir. Ancak; mutlak sıfır noktasında bulunamaz. Günümüzün popüler bilim dünyasında en çok konuşulan konulardan birisidir, zamanda yolculuk. Zamanda yolculuktan; mevcut olarak bilinen bir devinimin öncesinde bulunma ve buna müdahale edebilme gücünü anlıyorum. Burada birinci koşulda problem yoktur. Buradaki sorun, ikinci koşulda gerçekleşir. Yani onun değiştirilmesinde. Zamanın herhangi bir anı gözlemlenebilinir, hatta o anda dışsal olarak dahi bulunulmasında mantıksal bir problem yoktur. Tıpkı; farklı paralel zaman ve uzay boyutlarının bulunabileceği, ancak bunun farklı tamamen bağımsız varoluş türü olmadığı ve etkileşimsiz birbirinden ayrı varoluş alanlarının olamayacağını söylemem gibi. Varolan bir şey, diğer varolan her şeyle etkileşim halinde bulunur. Leibniz'in monadolojide farklı kavramlarla güzelce açıkladığı gibi. Geçmişteki bir devinim veya bizim öyle sandığımız bir zaman boyutu; başka varoluş alanında temsil edilerek gözlemlenebilinir. Burada etkileşim yine vardır; zaten gerçekleşmiş veya gerçekleşmesi devam eden olarak etkileşim, ondan farklı yeni etkileşim olanakları olarak değil. İşte zamanda yolculuk olarak adlandırılan şey ancak, başka bir zaman boyutundaki devinimin başka bir varlık alanında temsil edilmesiyle gerçekleşir. Onun değiştirilmesinde değil. Çünkü her devinim yoklukta, varlıkta tasarlanamayacak sonsuz içinde sonsuz potansiyeliteler oluşturur. İşte bu, zaten bir tekrardır. Bir boyutun, başka bir boyutta tekrar edilmesi olarak. Çünkü zaman da tıpkı diğer şeyler gibi; değişimin ve varolmanın sonuçlarıdır.










8 Kasım 2018 Perşembe

Doğa Yasalarına Giriş ve Toplumsal Alanın Reddi Üzerine XII


V - Duygulanımlar Üzerine

Duygulanımlar sadece karşıtlıkları üzerinden varolabilirler. Bu tıpkı sevginin olmadığı bir yerde nefretin, nefretin olmadığı bir yerde sevginin varolamaması gibidir.

Belirlenim yasaları için geçerli olan bu durum, doğa yasaları içerisinde ele alındığında geçersizdir. Bunların işlerliği kendileri üzerinden bir karşıtlık kurma, hatta aralarında bir ilişki kurmaya gerek kalmadan iletilir. Doğada zayıf olanlar varoluşlarını sürdüremez. Ancak bunlar, diğerlerinin güçlü olmasından değildir. Doğa içerisinde güçlü olmanın değil, sadece zayıf olmanın bir anlamı vardır. Duygulanımlar içerisinde eğer siz sevgiyi yok ederseniz, aynı zamanda nefreti de yok etmiş olursunuz. Bunun tersi de geçerlidir. Aynı zamanda sevgi ne kadar arttırılırsa, onun içerisinde bulunan ancak duygulanımlar içerisinde devinen ve bir insanın normal olarak fark edemeyeceği, nefret olgusu da o derece arttırılır. Bir şeye duyulan sevgi aynı zamanda, ona karşı duyulan nefreti de içerir.

Evren içerisinde olup biten her şey ancak doğa yasaları içerisinde açıklanabilinir. Bunlar belirlenimler içerisinde işleyen kuralları da belirlerler. Yukarda söylenen bu durumu ortaya çıkaran şey ise, duygulanımların ayrı bir varoluşu veya bağımsızlığı olmasından değil, varoluş derecesi olarak farklı bir konumda bulunmasındandır. Örneğin; sizin bir uyarıcıya ( bu bir kadın olabileceği gibi, toplumsal bir mit de olabilir ) duyduğunuz aşk, biyolojik yasalar içerisinde ele alınıp tanımlanabilinir. Yani aşk; sizdeki biyolojik olarak varolan yasaların belirlenimsel bir anlam kazanıp, varoluş derecesinden bir sapmayı gösterir. Hatta bazı ve bir çok durumda aşk, doğa yasalarının işleyememesi durumunda onun karşı bir yardımcı işleme aracı olarak işlev görür. Bu durumda aşk ne bir doğa yasasıdır, ne de o olmadan varlık alanı bulabilecek bir şey. Böylece duygulanım, yasanın işleyebilmesi için pratik aklın ürettiği bir tepki olabileceği gibi; bencil tutkuların ikincil tatmin alanı olan bir duygusal forma da bürünebilir. Birinci durumda zaten doğa yasalarıyla olan ilişkisi bellidir. Bunu pratik alan sağlar. İkinci durumda ortaya çıkan, üçüncü türden dereceye kendini aktarır. Şöyle; doğa yasaları tamamen dışarda kalamaz. Çünkü bu durum; onun dışındaki ayrı bir varlık alanına işaret eder ki, doğada böyle bir alan da bulunamaz. Duygulanımın, yani örnekteki aşkın tutkuya dönüşmesi, pratik alanın da dışarda kaldığı durumdur. Bu durumda insan; doğanın insan ile ilgili yasası ve bir türü olan saf akıl ve işleyişlerinin tamamen dışında kalmıştır. Ancak, doğa yasalarının tümünden tamamen değil. Tutkular düşük varoluş derecesinden bu ilişkiyi sürdürür.

Bir insan bu tip bir durumda; saf akıl yasası kendisi için devre dışı kaldığından, zihinsel ve fizyolojik bir çok yıkıma uğrar. Bu insanlar tedavi edilmezlerse fizyolojik yıkımlarında olduğu gibi, zihinsel yıkımlarında da geri dönüşüm mümkün olmaz. Toplum içerisinde zihinsel olarak ahmaklaşır. Fizyolojik olarak obezite ve onun getirdiği bir çok hastalığa uğrar. Doğa içerisinde bu hastalığa sahip olan tek canlı türü insandır. Toplumsal duygulanım içerisinde saplanmış insan, zihinsel benliğini kaybedeceğinden fiziksel olarak çirkin bir yapıya bürünür. Bunun karşıtı olarak bireysel duygulanımlardaki insanlar; genellikle karşı cinse hoş gözükmek - veya bu ekonomik alanla da ilişkili olabilir - , gibi nedenlerden anlamsız bir güzelliğe bürünme çabası içerisine girerler ki, genelde bu duyu yanılmalarına yönelik hilelerden oluşur. Buna karşın, doğada güzelliğe de çirkinliğe de aynı oranda yer yoktur. İnsanların zihninde sanıldığı gibi güzellik çirkinlik ideaları da yoktur. Bireyin zihninin etkilenimine baktığımızda, matematiksel aksiyomatik düşünceler onun zihninde körelmeye başlar. Toplumsal belirlenimde insan; kendisini tutkusal ideolojik soykırımlara, dinsel yağmalara hazırlar; bireysel belirleniminde insan, tutku haline getirdiği kadını öldürebilir. Ancak; bireyselliğe geçiş pratik aklın ilerlemesi olduğu için, bireysel duygulanımlar toplumsal olanlardan her zaman daha az tehlikelidir. Bunun örneklemeleri o kadar çoğaltılabilinir ki, bu hastalıklar ve etkilenimler bunlarla sınırlı değildir.

Ancak asıl konumuza dönecek olursak, burada söylemek istediğim; duygulanımlar ne kadar yoğun olursa olsun, doğa yasaları dışında bir varlık alanı bulamaz ve onun işleyiş yasalarına tabi olmak zorundadır. Aklın ortadan kalkıp, diğer yasaların aynı zamanda işlemeye devam etmesi insan için yıkım hızını da arttırır.

Böylece bu durum, ''nasıl oluyor da duygulanımlar fiziksel olarak etkilenimde bulunabiliyor'' sorusunu da cevaplamamıza olanak tanır. Eğer onların gerçek bir varoluşu yoksa. Konunun bu kısmı için şimdilik bu kadar şey söylemek yeterli, çünkü bu tartışma çok daha uzun olacaktır.

Şimdi konumuza dönecek olursak;

Duygulanımları en iyi örneklendirebileceğiniz şey; sevgi ve nefrettir. Hatta duygusal belirlenimlerin tümü, bu iki temel olgudan çıkarsanır. Ancak insanlar, düşüncelerinde bu iki olguyu hep bireysel olarak tasarlamışlardır. Oysa duygulanımlar, hiçbir zaman doğrudan bireye yönelik etkilenimlerine başlayamazlar. Çünkü duygulanımların ana kaynağı toplumsal yapılardır. Bu iki olgu da anlamlarını ilkin, toplumsal yapı içinde bulur. Toplumsal üretimlerde başlangıçta, duygusal belirlenimler en şiddetli evresinde gerçekleşir

Toplumsal üretimlerin; mitsel inançların, din olgusunun, ideolojik yapıların kaynağı sevgi ve nefret durumlarıdır. Dünya üzerinde bir çok dinsel inançların bulunması; ve yaşamda bir tane dinin olmasının, aslında hiçbir dinin olmaması anlamına gelmesinin nedeni budur. Diğer duygulanımlar gibi din olgusu da, çok farklı formasyonları ile ancak mümkün olur. Aynı şey ideoloji içerisinde de geçerlidir. Her ideoloji varlığının tamamını ona karşıt olan ideoloji üzerinden kurar ve varolabilmesi için ona muhtaçtır. Gücünün kaynağı odur. Zayıf bir doğa yasası yoktur. Sadece, işleyen kendisi vardır. Oysa ideolojiler zayıftır, güçlüdür, güçlenirler ya da zayıflarlar. Doğa yasalarında olduğu gibi devinmeden, değişime uğramadan ifade edilmeleri mümkün değildir. Diğerlerinde bu durum, sevgi ve nefret ikililiği üzerinden ifade edilir.

Buradan artık anlıyoruz ki; nefretin hakim olduğu en kötünün dünyasıyla, sevginin hakim olduğu en iyinin dünyası aynı derecede geçersizdir. İyi ve kötü olguları da duygulanımların etkilenimleridir. Buradan, mutlak iyinin ve kötünün mutlak anlamda varoluşunun olmadığını çıkarımlarız.

İyi ve kötü olguları bir duygulanım türü iken; doğru ve yanlış olguları, belirlenimsel alan içerisindedir. Bu nedenle doğru ve yanlış, başlangıçta bir duygunun ruhunu değil, pratik aklın belirlenimlerini yansıtır. Aristoteles ile başlayan, ondan sonra geliştirilip farklılaşan mantık sistemlerinin pratik akla dayandığını söylememin gerekçesi budur. Bu yüzden, mevcut mantık sistemlerini nihai olarak doğru ve yanlış ilkeleri üzerinden yorumlandıkları için, saf akıl mantığı değil belirlenimsel mantık olarak görürürüm. Ancak pratik akıl, saf akla yönelir. Bu yüzden bunu, bir gelişim olarak görebiliriz. Tarihte matematiksel ve geometrik kavrayış yönü kuvvetli olan düşünürler, belirlenimsel etkilenimlerden her zaman daha çok muaf olmuştur. Çünkü, saf akıl tamamen matematiksel bir formda işlem yapabilir.

Asıl konumuza tekrar dönecek olursak;

Duygulanım içerisinde olanlar varoluşlarını hep karşıtlıkları üzerinden kursalar da, birbirleri üzerinde tamamen nihai bir hükümranlık kuramazlar. Bunların anlaşılması için, varoluşun tek tip olmadığını yine söylememiz gerekir. Varoluşun tek bir tipi yoktur. Varolmak kendi içerisinde bir çok derece barındırır. Ancak bu durum yokluk için geçerli değildir. Yokluk sadece tek bir tip tarzıyla anlaşılabilinir. Bu yüzden asli olanın yokluk, varoluşun ise bir istisna olmasının bir sonucu da budur.

Tüm varoluş bir istisnadır. Bunun dışında duygulanımların varoluşları varlık derecesi olarak tekrarı işaret eder. Sadece tekrar ederek varolabilirler. Devinimleri hep daireseldir. Doğa yasalarınınkiler ise şimdilik bir kenara bırakılmalı. Duygulanımlar tekrar içerisinde varoluş derecesindedirler. Duygulanımlar asla gelişmez. İlk insanın herhangi bir uyarıcıya duyduğu sevgiyle, modern insanın duyduğu sevgi arasında hiçbir fark yoktur. 

Duygulanımlar şiddet derecesiyle farklılaşır, özsel dereceleriyle değil. Bu maddenin ağırlığına benzer. Bir kilo demir ile iki kilo demir arasında özsel hiçbir fark olmaması gibi. Ancak, bu şiddet derecelerinde korunum türünden bir yasa vardır.

Duygulanımlar ancak karşıtı ile varolabildiğinden; aynı uyarıcıya karşı duyulan sevgi ve nefret derecelerinin farklı değişken aralıklarındaki toplamları birbirine eşit olmak zorundadır. Aslında bu onların dairesel hareketlerinin de bir sonucudur. Açarsak; uyarıcıya karşı duyulan sevgi derecesi değişebilir, ancak bu sevginin kendisindeki özsel bir değişim olmadığı için, bu değişim karşılığını nefret çizelgesinde verir ve bunların toplamları farklı durumlarda birbirlerine eşit olur. Bu; enerjide olduğu gibi, sevgi derecelerinin şiddet artışları potansiyel olarak aynı oranda nefret derecesindeki artışı körükler. Bu durum, ayrı bir varoluş derecesine kapı aralar. Potansiyel olarak artan nefret derecesi, derece olarak sevgi karşısında düşer. Bunların hepsinin birbirlerine göre tersi de geçerlidir. Çünkü, bir duygulanımın tek başına hiçbir anlamı yoktur. 

Korunum durumunun sonuçlarından biri, sevgi ve nefret olgularının veya daha genel ifadeyle duygulanımların tek başlarına azalıp artamayacağıdır. Duygulanımlar varoluş dereceleri olarak da, olgusal olarak da oldukça zayıftırlar. Uyarıcı ortadan kalktığında, değiştiğinde veya kalkmasa dahi bir çok durum içerisinde kolayca ortadan kalkıp yön değiştirirler. Korunum durumunun diğer bir sonucu olarak da, duygulanımlar ortadan kalktıklarında tümden yok olmazlar. Ortaya çıktıklarında tümden ortaya çıkamazlar. Ancak karşıtlık ikililiği olan geliş ve gidişleri tümdendir. Bir şeyi sevmeye başlamak demek aynı zamanda, ondan nefret etmeye başlamak demektir de. Doğa yasaları gibi gerçek bir varoluşa sahip olamadıkları için ancak aktarımsal yollarla varolabilirler. Karşılıklı geçişlerle kendilerini sürdürürler. 

Duygulanımlar gerçek bir varoluştan yoksundurlar. Çünkü; doğa yasaları gibi değişmeden kalabilme, karşıtlık kurmadan işleyebilme mekanizmalarından yoksundur. Tam bir yokluk içerisinde de değillerdir. Çünkü sınırlı bir alanda da olsa, dairesel olarak devinir. Yokluk asli olmak demektir de. Yokluk, tüm bir varoluşun onun sırtına dayandığı bir dağ gibidir.

Duygulanımlar ne vardırlar, ne de yokturlar. Varlık ile yokluk arasında bir yerdedirler. Gerçek bir varoluşa sahip olan doğa yasalarının işlediği yerde, varoluş çizgilerini ve derecelerini kaybederler. Hiçbir zaman tam bir yokluk durumuna da gelemezler. Çarpık görüntülerdir, hayali bir evreni anlatan bir filmden dışarı yansıyan ışık yansımaları gibidirler, doğa yasalarının işlerliğindeki insana özgü bir kusur ile varolurlar.