anlama yetisi etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
anlama yetisi etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

19 Ağustos 2018 Pazar

Batı Avrupa Ülkelerine Bir Çağrı


Evren içerisinde olup bitenleri gözlemleyen insanlar şunu çok iyi bilirler ki, doğa içerisinde hiçbir şekilde zayıflığa yer yoktur. Şunu da bilirler ki; eğer bir canlı doğa içerisinde varoluşunu sürdürüyorsa, onda olan bir doğa yasası veya özellikleri aracılığıyla bunu yerine getiriyordur. Zayıflık olan şey ise, bu özelliklerin ve yasaların bir şekilde işleyememesidir. Veya zayıflık olan şey, bunların kendi özlerine yozlaşmış yani hatalı bir şekilde işlemesidir. Bunun için artık işleyen yasa, onda doğal olarak bulunan özelliği olmayacaktır. Doğa içerisinde uçamayan bir kartal yaşayamaz. Hızlı koşamayan bir çita, ağ öremeyen bir örümcek, yaşadığı bölgedeki iklim değişikliklerine uyum sağlayamayan bir bitki. Bunlar yaşayamaz, çünkü yaşamaması gerekir. Çünkü yaşasa bile, aslında onun varlığı bir tükeniştir. Yaşamak ile varolmak aynı şey değildir ve aslında varlık ile yokluk arasında o kadar ince bir çizgi vardır ki.

İnsan için ise; onun doğayla bütünlüğünü sağlayan, onu doğa içerisinde varolma çizgisine sürükleyen, ona tabiat içerisinde yer açan şey ise anlama yetisidir. İnsan doğasından gelen bu yükümlülük ile anlama yetisine yönelir. İnsan, anlama yetisiyle beraber artık zayıf değildir. İnsanların da, diğer canlılar ile bir çok ortak özelliği vardır. Örneğin, üreme olgusu gibi. Ancak insan, bu türden olgular ile değil; anlama yetisi ile zayıf değildir. Tıpkı bir çitanın da bu tür olgularla değil, çeviklik özellikleriyle zayıf olmadığı gibi. Öncelikli kural; bir canlı doğa içerisinde varsa, bu onun doğa ile bağlantısını sağlayan bir doğa yasasıyla donatıldığı anlamına gelir. Bu tür durumların detaylıca açıklanması ve üzerine düşünülmesi gerekir. Örneğin; bazı hayvanlar için görme özelliğini kaybetmek, onun doğa yasalarıyla olan ilişkisini çok rahat sona erdirebilirken; anlama yetisi için bu durum çok kolayca tolere edilebilir. Ancak burada bahsetmek istediğim daha başka bir şey.

Zayıf insanlar toplum içinde yaşama imkanı bulurlar. Aslında, doğa yasaları içerisinde varolmaması gereken insanlar; kendilerine bir şekilde yaratmış oldukları doğanın hatalı simülatif evreninde, yani toplum içerisinde bir şekilde yaşama imkanı bulurlar. Yaşama imkanı bulurlar ancak varlık derecelerinden saparlar. Bu durum sanılmasın ki doğa için tehdit oluşturur. İnsanlığın en büyük yanılgılarından biri bu. Bu durum insan türü için tehdit oluşturur. Doğa, bir şekilde yasalarını işletmeye devam eder. Her canlıya uyguladığı gibi. İşleyemediği zaman onu ortadan kaldırdığı gibi. İnsanlığın en büyük yanılgılarından diğeri de; doğayı kontrol ettiğini veya edebileceğini, onu dönüştürebileceğini sanmasıdır. Doğa yasaları, kendisini dönüştürür. Kendisini kontrol eder. Yine kendisi aracılığıyla; bazen insanları, bazen de diğer canlıları kullanarak ve dönüştürerek. Doğa derken sadece Dünya'yı kastetmiyorum elbette.

İnsanların anlayamadığı şey, doğa üzerinde kurduğunu sandığı tahakkümlerin, dönüşümlerin aslında; doğanın kendi kendisine uyguladığı, insanın ise burada diğer canlılar gibi bir araç olarak varolduğudur.

Şimdi; toplumlar, devletler, iktidarlar, hukuk, kültür, alt yapı ve üst yapı; bunların hiçbiriyle burada ilgilenmeyeceğim. Sadece, insan kavramıyla ilgileniyorum.

Batı Avrupa ülkeleri için aydınlanma dönemi bir kırılma noktasıdır. Hatta tüm insan nesli için. Tabiki insanlık tarihi, yani anlama yetisinin evrimi tek bir bölge ile değil, tüm insanlığın ortak birikimiyle gelişir. Düşünürler, ortak bir birikimi ele alır ve üzerine bir şeyler koyarlar. Doğa içerisinde şans diye bir şey olduğunu düşünmüyorum. Rastlantısal olan durumları dahi şans olarak değerlendiremem. Şans toplumsal yapının işidir. Nitekim Batı Avrupa ülkelerinin, özellikle de halklarının şanslı olduğunu düşünüyorum. Ama bu şansın da berbat bir şekilde mahvedildiğini de.

İnsanlık tarihini veya anlama yetisinin evrimini sürdüren etki, insanın pratik aklıdır. Bununla ilgili olarak yazılarımda çokca bahsediyorum. İnsanın pratik aklı da, sadece ondan ibaret olmasa da, büyük etkisini ekonomi üzerinden iletir. Aydınlanmanın hayran kalınacak düşünürleriyle beraber, Batı Avrupa hızlı bir dönüşüm sürecine girdi. Batı Avrupa, insanlık tarihinde evrimsel bir ileriki aşama olarak, kapitalist ekonomik dönüşüm sürecini yaşamaya başladı.  Kapitalist ekonomik süreç; Thomas Hobbes'un mekanik, materyalist evren tasavvurunu politik yaşama yöneltmesiyle hayat bulmuştur. Hobbes'un doğa tasavvuru; kendisinden öncekilerden farklı ve onlardan daha çok şeye açıklama getirebilen, daha rasyonalist temellere oturmuş bir kimliğe sahipti. Onun yaklaşımları, gerçekten de anlama yetisinin bir gelişim aşamasını temsil ediyordu. Bu yüzden, modern etik onunla başlatılır. Aynı şekilde, John Locke'un materyalist evren ve doğal hak anlayışlarını da buna ekleyebiliriz. Özellikle bu saydığım çizginin dışında kalan rasyonalist düşünürler de, hep bu zemine temellerini yerleştirdiler. Anlama yetisi zaten bir tür çatışma ile evriliyordu.

John Locke
Batı Avrupa ülkeleri yaşanan bu bilimsel, düşünsel devrim ve kapitalist ekonomi süreçleriyle birlikte tarihte az rastlanacak türden kazanımlar elde ettiler. Ancak buna birden ulaşmadılar. Bunun için büyük bir savaş verdiler kendi içlerinde. Yaşanan bu devrimde hayatlarını ortaya koyan düşünürlerin, bilim adamlarının izleri vardır.

Ancak, Batı Avrupa Ülkeleri kapitalist ekonomik dönüşümü öyle mitleştirdi ve fetişleştirdi ki; Yaşanan bu kazanımları kendi bencil duygulanımlarına mahkum ettiler. Bunu, kendi duygulanımlarının tatmininin bir aracına dönüştürmeye başladılar. Hatta içlerinden bazıları o kadar sarhoş oldu ki; kapitalizmin tarihin sonu olduğu tezlerini ortaya atacak kadar ileriye gittiler. Kapitalist sistemin; insanın evrensel ve evrimsel anlama yetisinin ilerleyişinin yani, pratik aklın yöneleceği şekliyle, pratik akıl ile saf aklın bir noktaya buluşmasının bir aşaması olduğunu unuttular. İçlerinde, onları çok önceden uyaracak Nietzsche gibi düşünürlere sahip olacak kadar şanslıydılar da. Ancak bunu değerlendirmediler. İnsanlığın anlama yetisine doğru bir yolculuğunun aşaması olan kapitalist ekonomik dönüşüm, insan aklının ve yaşamın bir engeli haline geldi. Nietzsche'nin deyimiyle yaşama hastalığına tutulmuş insanlar ve toplumlar bilimsel devrimi; kendi tutkularının, belirlenimlerinin bir aracı haline getirdi. Zenginleşen Avrupa sınıfı kendini gündelik duygulanımlarına, gündelik çıkarlarına öyle kaptırdı ki; insanları pragmatizm bataklığına hapsedip, kendi bireylerini dahi tekrar toplum mezarlığına gömdüler. İlerlemenin yönelimini saptırıp, onu kendi uydurdukları toplumsal faydaya indirgediler. Nietzsche'nin de söylediği gibi; toplumsal fayda, zayıf insanların faydasıydı.

İnsan duygulanımlarının insan aklıyla sürekli çatışma halinde bulunduğunu ve birbirleri üzerinde baskı mekanizmaları kurduğunu yazılarımda açıklamaya çalışıyorum. Batı'nın en büyük kazanımlarının da; bireyselleşmeleri ve toplumsal alanlarının zayıflaması olduğunu yazmıştım. Bu, zaten insanın saf akla yöneliminin zorunlu bir sonucudur. Ancak Batı; bunu değerlendiremediği gibi, kapitalist ekonomik dönüşümlerin, düşünsel devrimlerin doğasını da anlayamadı.

Batı, bilimsel devrim ile beraber; üretim araçlarını daha kolay ve ucuz bir şekilde dönüştürerek, daha verimli çıktılar elde etme imkanı kazandı. Bu kitlesel büyük bir üretimdi. Ancak; bu hacimde üretimin bir sonucu vardır ki, sistemin sürdürülebilmesi için daha ucuz emek ve daha zayıf pazarlar gerekir. Batı'nın bu pazarlara ulaşabilmek için kendi aralarında verdiği savaşlar meşhurdur. İnsanın saf aklına yöneldiği ve bunu hızlandıracak yatırımların yapıldığı coğrafyalar tabi ki büyük bir zenginlik ve refah kazanacaktır. Ancak bu, sadece bir sonuçtur. Gelişen coğrafyalar elbette zayıf olanların kaynaklarına el koyacaktır. Bunu yaparken zayıf olanları da dönüştürecektir. Ancak Batı, dönüşümleri sadece pratik akıl üzerinden yaptı. Ancak, doğa yasaları içerisinde işleyen bir kural vardır ki; pratik akıl üzerinden yapılan dönüşümler toplumsal alana yönelirse, aynı şekilde insan duygulanımlarına yönelir.

Batı, kapitalist ekonomik sistemin kendi içerisinde belirli aşamaları olduğunu da sonradan farketti. Kendilerinin ürünlerini pazarlayabileceği, zayıf pazarlar aradılar. Zayıf insanların ucuz emeğini kullandılar ve böylece onların daha da zayıfladığını sandılar. Ancak, zayıf olan zayıflayamaz. Doğa döngüsel olarak değil, çizgisel olarak ileriye evrilir. Ve bu yön gelişimi temsil eder.

Doğa içerisinde zayıf olanların varolamaması gerekir. Gerekir çünkü varolamaz. Doğa yasaları içerisinde iyi ve kötü kavramlarına da yer yoktur. Batı ülkeleri, ele geçirdiği pazarların ham maddelerine ve emeğine el koydu. Ancak onların zayıf yaşamlarına; kendi gündelik faydaları uğruna, kendi duygulanımlarını tatmin etmek pahasına göz yumdular ve hala yumuyorlar. Ekonomik bir sistem saf akla yönelmelidir. Eğer toplumsal yapıya yönelirse, belirlenimsel bir anlam kazanır. Kapitalist sistem için de olan aynı budur. Başlangıçta Thomas Hobbes'un materyalist mekanik evren tasavvurundan hayat bulan, güçlü realist bir felsefi temelin yoğurduğu sistem; anlama yetisi ve felsefe için hiçbir değer bulmayan ve sadece duygulanıma yönelen pragmatizm hastalığına tutuldu. Hem de, hastalığın bizzat kaynağı olan toplumsal bir pragmatizme. Batı, çoğunluğun ve toplumun yararını icat ederek; kendi kafasına kurşun sıkmış oldu.

Oysa görülüyor ki, anlama yetisine doğru devinim ilerledikçe; emeğin, çoğunluğun, zayıf pazarların, zayıf insanların tüketiminin hiçbir değerinin olmadığı ortaya çıkıyor. Evren aslında, bir tür makinedir. İnsanlar da doğalarına yönelerek olması gerektiği gibi makineleşiyorlar. Yapay zeka, bilgisayar teknolojileri hızla gelişiyor. Batının bir zamanlar kendi gündelik duygusal çıkarlarına hizmet eden zayıf çoğunluk, gün geçtikçe daha da gereksizleşiyor. Ancak zaten başta da gereksizdi ve bilimsel devrimin doğası bir türlü anlaşılamayınca, bu da bir türlü anlaşılamadı. Doğal olarak üretim de; saf akla yönelmeyen, bu çoğunluğun aptal duygulanım ihtiyaçlarına yönelen ve buna göre şekillenen bir hal aldı. Bilim kendisi için değil, zayıf insanların ihtiyaçları için varolmaya başladı. Batı'da gerçekleşen bilimsel devrim gün geldi, zayıf kalmış doğu insanlarının bu zayıflıklarının hizmetkarı oldu. Doğa kendisini temizleyecek mekanizmalara ise zaten sahiptir. Bunu burada nereden görüyoruz, anlama yetisinin yapısından.

Bilimsel devrimin kurucularından olan büyük düşünür Descartes daha kitabının başında; "anlama yetisi bütün insanlara eşit olarak dağıtılmıştır. Görülen farklılıkların sebebi ise, sadece bir yöntem sorunudur" dediğinde, aslında çok daha fazla şey söylüyordu. 

Doğa hiçbir şekilde zayıflığa yer vermez. Önceleri Batı'nın aptal bencil duygusal çıkarlarına hizmet eden, sonra da kendi aptal duygulanımlarına yönelen Doğu toplumları sanılmasın ki olduğu yerde kalacaktır. Kalmıyorlar da. 20 yy. Japonya'nın yükselişine sahne oldu. 21. yy ise Çin'in durdurulamayan devasa yükselişine tanık oluyor. Güney Kore'nin durumu ortada. Aynı şey Hindistan için de gerçekleşecek. Batı, bu şekilde davrandığı sürece diğerleri için de. Doğa, kendisini çatışmalar ile temizlemesini biliyor. Batı'nın zayıf olanlara uyguladığı bu politikalar, aslında kendilerinin bir zayıflığıdır. Çünkü, doğa yasaları içerisinde zayıf olanlara gösterilen hoşgörünün kendisi bir tür zayıflıktır.

Zayıf olan, zayıflığını ortaya koyduğunda; ona hükmedenin yapacağı tek şey onu dönüştürmektir. Bu ise genellikle, zayıf olanın yaşamının sona erdirilmesi anlamına gelir. Bu, türlerin birbirleriyle veya kendi arasındaki ilişkilerinde de geçerlidir. Bilinir ki; bir tür içinde varolan ufak bir zayıflık, o türün bütününü etkiler. İnsan türü ise, toplum denen hastalık içerisinde olduğu için yıkımlardan kurtulamıyor. Nitekim Batı, diğer toplumlara uyguladıkları hataları kendilerine de uyguladı. Toplumsal yapılarının zayıflamasının ve bireyselleşmelerinin değerini çok geç anladı. Geçmiş büyük düşünürlerine ihanet ederek, kendi içerisindeki zayıf insanların da; bilimi, kendi tutkularına köle etmesine göz yumdu.

Bilimsel devrim içerisinde ortaya çıkan bu zayıflık, Dünya üzerinde büyük bir nüfus problemini de beraberinde getirdi. Varoluş çizgisinden sapmış insanlar yaşamaya ve çoğalmaya başladılar. Ancak sanılmasın ki yine bu doğa için problem. Bu, insan türü için problemdir. Artık bunun anlaşılması gerekiyor. Doğa kendisini, insanın algıladığı zaman kavramından bağımsız olarak dengeye sokmasını biliyor. Anlama yetisinin geliştiği her yerde; nüfus sayısı da azalır, yaşam kalitesi yükselir. Bu, hep böyle oluyor ve böyle olacak. Batı Avrupa insanları, kendilerini doğanın efendisi olarak görmeye başlamakla öyle bir hata yaptılar ki. Doğu toplumlarının ilkelliğini, aptallığını kendilerine bir kazanç olarak varsaydılar. Varoluş çizgisinden sapmış insanların yaşayışlarını görmekten, incelemekten, onu anlamaya çalışmaktan öylesine hoşnut oldular ki. Oysa, toplumsal her türlü kategorilerin basit formasyonlara ayrılabileceğini unuttular ( tıpkı, benim burda insan toplumunu sığ bir şekilde, doğu ve batı olarak ayırdığım gibi ). Toplumsal ilkelliğin anlaşılması için, yoğun uğraşlara gerek yoktur. Uğraş verilmesi gereken; saf aklın evrensel, evrimsel ilerlemesinin izlenmesidir.

Hatta, yaşanan nüfus artışlarını bile; yeni ucuz emek ve pazar alanları olarak gördüler ve hala buna devam ediyorlar. Oysa her defasında kendilerini daha çok bağımlı bir hale getiriyorlar. Uygulanan hatalı yaklaşımlar anlaşılmaz bir nefret üretimi de yaratmakta. Nefretin de, bir tür belirlenim olduğu unutulmamalı. Batılılar hatalarını sanırım yavaş yavaş anlıyorlar, veya anlamaları gerekiyor.

Zayıf insanların dönüşümü aslında en iyi şekilde şunu ifade eder. Gelişmiş insanların; zayıf insanların kaynaklarına el koyup, onları saf bilime yatırmaları. Bunu az da olsa Batı uyguladı. Ama bu, o kadar sınırlı kaldı ki. Bu gün dahi internet teknolojileri ve uygulamaları çoğunluğa, onların aptal duygulanımlarına o kadar esir bir halde ki; internet üzerinde varolan bir video dahi değerini; onu ne kadar aptalın, ilkelliğin, zayıflıkların, duygulanımların izlediğiyle belirliyor. Üretilen neredeyse her şey, duygulanımdaki ekonomik çıkarlara yöneliyor. Şu anlaşılmalı ki; bir insanın zayıf olması demek doğuştan problemler dışında; onda zeka düşüklüğü olduğu, anlama yetisinin onda varolmadığı veya eksik olduğu demek değildir. Yalın bir şekilde söyleyecek olursak insan zayıflığı; onun yoğun duygulanımlarının, saf aklını baskı altında tuttuğu anlamına gelir. Bunun en temel nedeni; toplumsal etkilenimlerdir. Doğa ise her zaman; kendi bir tür yasası olan anlama yetisine, baskın çıkacak özellikleri vermiştir. 

Son olarak; Batı'nın artık şunu çok iyi anlaması gerekiyor. Zayıf olarak yaşamasına izin verilen insanlar zayıf kalamazlar, eninde sonunda saf akla yönelirler, eninde sonunda kendi zayıflıklarını zayıflatırlar; belki insan türü hasar görür, bunca acı yaşanır, bunca yıkım gerçekleşir, süreç uzar, ama eninde sonunda gidilecek yol bellidir. Doğadaki varoluşun gerekliliği budur. Çünkü, zayıf olarak doğada varolunamaz. Eğer Batı ülkeleri, kendisine verilen bu tarihi fırsatı tam olarak kullanabilseydi; bu gün insanlığın yaşadığı nüfus, iklim, toplumsal çatışma problemleri de olmayacaktı. En azından daha az olacaktı.

Batı, şirketlerinin çıkarlarını saf bilimin çıkarlarına tercih etti. Ekonomik kazanımlarını yeterince saf akla yöneltemedi. Daha çok, toplumsal duygusal belirlenimlerine yöneltti. Ancak şunu da iyi bilmeleri gerekiyor; Doğa, verdiği fırsatların boşa harcanmasına izin vermez, vermiyor da.


Not: Burada, Batı ülkelerindeki insanlar üzerine çağrı yapıp, Türkçe dilini kullanmam tuhaf görülebilir. Ancak, bunu tuhaf görenlerin toplumsal dillere bakışımı bilmesi gerekir.






1 Haziran 2018 Cuma

Spinoza'da İnsanın Anlama Yetisinin Arındırılması

Baruch Spinoza
Şimdi felsefe tarihinde büyük bir yere sahip olduğunu düşündüğüm bir düşünürün insanın anlama ve algı yetilerini nasıl temizlediğini, onu hastalıklarından nasıl arındırmak için uğraştığını anlatmaya çalışacağım. Bu büyük düşünür hayatı boyunca düşüncelerini, kendisine yapılan bir çok saldırılara ve tacizlere mağruz kalarak geliştirmiştir. Spinoza yaşamını özellikle engizisyon mahkemeleri tarafından yapılan yargılamalar, sürgünler ve tehditlerle geçirmiş; genç bir yaşta da bu Dünya'dan ayrılmıştır. Ancak 17 yy'da Avrupa'nın bu döneminde gerçekleşen bu baskılar doğal bir durumdu. Çünkü o dönemde yaşanan bilim ile inancın savaşıydı. Bu savaşı Batı'da şimdi andığım düşünür gibi filozofların ve bilim adamlarının bütün fedakarlıkları sayesinde bilim kazandı. Doğu'da ise inanç. Aslında Doğu toplumlarında böyle bir savaş o dönemde bile yoktu denilebilir. Hatta o dönemlerde Doğu'da, gerçek bir düşünüre bile rastlayamazsınız. Bu savaş orada yeni yeni başlıyor. Batı'da ise bilim artık kendi kendisine karşı savaş veriyor. Doğulular daha o seviyeden zaten çok uzakta. Ancak bu geç kalmışlığın bedeli çok ağır ödeniyor. Bilim veya felsefeyi inanca yer açmak için, ona göz yummak için sınırlamaya çalışanlar bunun bedelini ağır öderler ve ödüyorlar da. İster toplumsal ister bireysel duygulanımdan kaynaklansın, inancın insanı yaşatan değil yok eden şey olduğunu anlayana kadar ödeyecekler de. İnanç nedir diye sorulacak olursa; Sevmek bir inanç türüdür, tıpkı nefret etmek gibi veya tıpkı bir ideoloji gibi. Spinoza'nın yaşamı felsefenin neden saraylarda, tapınaklarda gelişemeyeceğinin de göstergesidir. Felsefenin ve bilimin toplumsal yapı içinde değil, ancak topluma karşı gelişebileceğinin de. Buna karşın Spinoza gerçekten çok inançlı bir düşünürdür benim gözümde. Onun büyüklüğü de zaten bu inancın toplumsal, bireysel bir yapıya değil; gerçeğe duyulan bir inanç olmasından gelir.

Spinoza'ya göre, insanın anlama yetisinin düşünce ve koşullarının belirlenebilmesi ancak onu kendi doğasında incelemekle mümkün olabilir. Çünkü; herşeyin doğanın ilksiz ve sonsuz düzenine, değişmez yasalarına göre varolduğu bilindiği zaman; kendi doğasında incelenen bir şeyin eksik ya da eksiksiz olduğu söylenemez. Spinoza bu yüzden der ki; iyi veya kötü olarak anlamlandırılan şeyler, insanın yaşamındaki deneyim koşullarınca belirlenir. Bu da tek bir anlamla gerçekleşir. Bu da bir şeyin, anlığın ve doğanın birliği ilkesine ulaşma aracı olarak sadece iyi olabilmesidir. Bunun için Spinoza'ya göre, doğanın değişmez yasaları içerisinde mutlak iyi veya kötüden bahsedilemez. Bu yüzden iyiyi belirlemek için temel araç; insanı, anlama yetisini ve doğanın yasalarını kavrayan tek bir ilkeye yöneltmesiyle ölçülür. Ancak Spinoza'ya göre; anlama yetisinin arındırılabilmesi için öncelikle insanın algı yetisinin türlerinin belirlenmesi, bunların hangisinin anlama yetisine ulaştırma aracı olarak iyi olduğunun tespit edilmesi gerekir. Böylece Spinoza, algı yetilerini dört kategori halinde sunar. Bu kategoriler Spinoza'nın anlama yetisinden, inancın bütün hastalıklarını nasıl arındırdığının mükemmel bir gösterimidir;

  • Söylentiden doğan veya herkesin dilediği gibi oluşturabileceği algı türü; Bunun örneği; insanın doğum gününü ve akrabalarını bilmesi türünden bir algı şeklidir. İnsan bu algı türünde hiçbir tanıtlamaya başvurmaz. Kendisine, kendinden öncekilerin keyfi olarak sunduklarını alır. Bu algı en az yetkin algı türüdür. Bu algı türüne saf inanç derim genelde.
  • Rastgele deneyimden doğan algı; Bu türde algı; anlama yetisinin kendisine deneyim tarafından sunulan algının, hiçbir aykırı deneyimle karşılaşmaması bir bakıma bizde bir rahatsızlık oluşturmaması dolayısıyla, bizde aynı şekilde kalması ile oluşan algı türüdür. Örneğin; insanın, diğer insanların öldüğünü görüp, kendisinin de öleceğini düşünmesi gibi. Bu algı türü de yetkin olmayan bir algı türüdür, ancak hiyerarşik olarak birinci algı türünden daha gelişmiştir. Çünkü artık, insanın kendi duyu deneyimleri devrededir. Spinoza'ya göre insanlar ömrünün çoğunu bu iki algı türüne göre yaşar
  • Bir şeyin özü bir başka şeyden, ancak yetersiz olarak çıkarsanarak oluşturulan algı; Bir cisme bakarak ondan diğer cisimlerin doğasını cıkarsayabiliriz, ancak birliğin doğasının kendisini çıkarsayamayız. Örneğin; matematikçilerin, verili önermelerin tanıtlamalarıyla başka önermeleri çıkarabilmeleri ancak bunu anlama yetisi yoluyla değil de; bir özelliği yoluyla bilebilmesidir. Örneğin; bir geometricinin Euklides'in önermelerinden yola çıkarak, başka önermeler tanıtlaması ancak; Euklides'in önermesinin kendisini çıkarsayamaması gibi. Bu algı türü diğer ikisine oranla daha gelişmiş olsa da, şeylerin özü yine de çıkarsanamaz.
  •  Bir şeyin özü ya da en yakın nedeni yoluyla bilindiği zaman doğan algı; Bir şeyi biliyor olma olgusundan, o şeyin ne olduğunu bildiğim zaman  oluşan algı türüdür. Örneğin; matematikçilerin Euklides'in önermelerini onun önermeleri yoluyla değil de; anlama yetisinin sezgileri yoluyla bilindiği zaman doğan algı türüdür.
Birinci türden algı türü belirsizdir ve hiçbir şeyin özünü vermez. İkinci türden algı türü sonuçları itibariyle belirsizdir ve sınırsızdır. Sadece ilinekleri verebilir, özü vermez. Üçüncü türden algı türü bir şeyin düşüncesini verse de; bir şeyin özünü yine vermez, ancak onun özellikleri yoluyla çıkarsamalar yapılmasını sağlar. Spinoza'ya göre şeylerin özleri sadece dördüncü türden algı ile çıkarsanabilinir. Spinoza böylece anlama yetisinden diğer algı türlerini temizledikten sonra, onun en iyi araştırma yönteminin yine kendisinde yattığını ileri sürer. Bunun için izlenecek her adım anlama yetisinin doğasının ve doğanın bütünlüğünün kavranmasını içerir. O zaman biraz da Spinoza'da anlama yetisinin doğasına gidelim ve arındırma işlemini tamamlayalım.
 
Spinoza'ya göre doğru bir düşünce, düşünülenden ayrı bir şeydir. Bir daire düşüncesi, çevresi çapı olan daireden farklı bir şeydir. Düşünce, cisminden ayrı bir şeydir ve bunun için ondan bağımsız olarak anlaşılabilinir. Düşünce, düşünülen şeyin öznel özüdür ve başka bir düşüncenin nesnesi olabilir. Bilgiyi bildiğimizi ve hatta bildiğimizi bildiğimizi düşünebiliriz. Bunun için Spinoza'ya göre; bildiğimizi düşünebilmek için ilkin bilmemiz gerekir. Bilebilmek için de doğru düşünceyi taşımaktan başka bir şeye ihtiyacımız yoktur. Peki doğru düşünceye nasıl ulaşılabilinecektir? Spinoza'ya göre iki düşüncenin özleri arasındaki oran, bu düşüncelerin karşılık geldiği nesnelerin özleri arasındaki orana eşdeğerdir. Bundan şu sonuç çıkar; doğru bir düşünce en yetkin olana yöneltilen düşüncedir. İkincisi; insanın anlama yetisi doğayı ne kadar iyi anlayıp bilirse, kendisini de o kadar iyi anlayıp bilecektir.

Spinoza'ya göre; bir şeyin doğası varoluşuna karşı bir çelişki imlerse o olanaksızdır. Bu yüzden, insanın anlama yetisi olanaksız bir şey uyduramaz. Aynı şekilde doğanın yasaları dışında bir şey de. Örneğin; bir arkadaşının okula gitmese de gittiğini uydurabilir. Ancak bir filin bir iğneden geçebileceğini uyduramaz. İnsanlar üç başlı ejderhalar uydurabilir. Ancak bunların özellikleri dahi doğada varolan yasaların dışına çıkamaz. Örneğin; ejderhaların veya mitolojik varlıkların uydurulan her özelliği, doğadan alınan ve orada varolan özelliklerdir. İnsan bunların dışında bir şey uyduramaz. Yani zihninde oluşturamaz. Yine, 2+2=5'i hiçbir zaman zihninde oluşturamaması gibi. Aynı şekilde insanların şeylerin doğasına yönelik kavrayışları ne kadar zayıf ise, uydurma derecesi de o kadar yüksek olacaktır. Bu nedenle hayal gücü arttıkça, bilgisizlik de o oranda artacaktır. Bu nedenle Spinoza'ya göre; bir insan ne kadar bilgisizse, o kadar çok şeye inanır ve hayal eder. Yine varlık ne kadar genel kavranırsa o kadar çok karmaşıklaşır, ne kadar tikel kavranırsa o kadar açık ve seçik hale gelir. Burada şöyle bir noktaya dikkat çeker Spinoza; bir şey açık ve seçik kavranırsa anlama yetisinin onda hataya düşmesine korkmaya gerek yoktur. Çünkü, hiçbir uydurma açık ve seçik olamaz. Karmaşık olmak zorundadır.

Spinoza'ya göre yanlış düşünceler de, uydurmalarla olduğu gibi aynı yöntemle düzeltilebilinir. Bir mimar doğru bir tasarım yaparsa, bunun nesnel bir karşılığı olsun veya olmasın bu tasarım düşünce anlamında doğrudur. Ancak bir kişi Spinoza'nın örneğinde; Peter'ın varolduğunu bilmezken, 'Peter vardır' derse bu yargı Peter varolsun veya olmasın yanlıştır. Bunun için Spinoza'ya göre; bir düşüncenin doğruluğu, karşılık geldiği nesnelerden bağımsız olarak kendisindedir. Doğruluk, düşüncenin kendisinde aranır. Yalın düşünceler ise zorunlu olarak doğrudur. Çünkü yanlışlık, bir şey üzerinde kapsanmayan şeyin o şeye uygulanmasıdır. Bu yüzden yalın düşünceler eğer yanlış çıkıyorsa, bu bizim anlama yetimizdeki bir sorundan kaynaklanacaktır. Örneğin Tanrı düşüncesi Spinoza'ya göre; zorunlu olarak doğrudur. Buradan Spinoza'da Tanrı düşüncesine geçmek güzel olurdu ama bir o kadar da saçma olurdu. Ancak, Tanrı'ya bu kadar yönelmiş, onu yücelten bir düşünürün tanrıtanımazlıkla suçlanıp, şeytan olarak görülüp din fanatikleri tarafından bir çok saldırıya maruz kalması gerçekten ilginç görülebilir. Bunu bir arkadaşıma bahsettiğim zaman bana verdiği cevap şuydu; 'Çünkü o, gerçek Tanrı'yı arıyordu'. Ben de bu cevabı kabul etmiştim.
 
Sonuç olarak anlama yetisinin arındırılması; algılarımızı söylenti ve rastlantısal deneyimlerimizden ayırmayı, soyutlamalardan kaçınmayı ve doğanın kökenine bir araştırma yapmayı gerektirir. Doğanın kökenine yönelik araştırma soyut ve evrensel olarak kavranamaz, anlama yetisini aşıp genişleyemez ve değişebilir şeyleri içeremez. Böylece; imgelem ve anlama yetisi arasındaki ayrım ortaya konmuş olur, tüm olumsallık karşısında saf aklın zorunluluğu ortaya konur, doğanın edimselliği öznel olarak bilinir ve bu biliş bütünlüklü ve nesnel bir kavrayıştır, tüm düşünceler tek bir düşünceye indirgenebilinir. Son olarak da, her şey kendi özü veya en yakın nedeni yoluyla kavranır. Spinoza bu felsefi düşüncelerinin uygulamalarını ünlü Ethica'sında gerçekleştirir. Arındırmayı orada tamamlar. Spinoza'nın felsefesinde bana uzak gelen birçok nokta var, ama şu gerçek ki; Batı dünyası bu düşünüre sahip olduğu için çok şanslıdır, insanlık da bu düşünüre çok şey borçludur.

 
REFERANS
 
Spinoza, Baruch, İnsan Anlağının İyileştirilmesi Üzerine, (çev) Aziz Yardımlı, İstanbul, İdea Yayınları, 2014