kapitalizm etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
kapitalizm etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

9 Temmuz 2020 Perşembe

Neo-Emperyalizmin Türkiye Boyutu: Siyasal İslam İdeolojisi

Şimdi burada, 21. yüzyıldaki kapitalist ekonomik sistemin yayılım ve sömürü süreci olarak neo-emperyalizmin; Türkiye üzerindeki ideolojik, ekonomik ve psikolojik boyutlarını açıklayacağım. Emperyalizm insanlık tarihi kadar eski olsa da; biz burada onu, anlam olarak gerçek niteliğine kavuştuğu kapitalist ekonomik ve kültürel süreçlerin tekelci uygulanma yöntemi olarak değerlendireceğiz. Bunun için kapitalizm veya sosyalizm; tıpkı tarihte görülmüş diğer toplumsal sistemler gibi, insanlık tarihinin gelişiminde birer aşamalardır ve neo-emperyalizm de, işte bu kapitalist aşamanın son yıllardaki sonucudur.*

Bu anlamda emperyalizmi tarihsel olarak üç aşamaya ayırabilirim:

Birinci aşama yani erken emperyalizm; Batı Avrupa Ülkeleri'nin 18. yüzyılda başlattığı kolonyalist hareketlerle ilgilidir. Bu aşamada kapitalist ekonomik dönüşümün desteklenmesi için askeri güç ve toprak işgalleri gerekmiştir. Ancak zamanla kapitalizmin başlattığı kitlesel üretimin, bir kitlesel tüketimi de gerektirmesi ve küreselleşme üzerine; orduların, hükümetlerin yerini büyük şirketler almış ve böylece sömürünün yönü kültürel bir düzeye yükselmiştir. Böylece ikinci aşamayla birlikte bir toplum; siyasal değil kültürel bir işgalle daha ucuz ve teknik bir şekilde ekonomik yönden sömürü altında kalabilmektedir. Ayrıca bu aşamayla birlikte geri kalmış sömürge ülkelere; liberal bir toplumsal, ekonomik düzen dayatılmış ve bu ülkelerde, ABD ve Batı Avrupa Ülkelerine bağımlı paravan ve satılmış bir burjuva sınıfı oluşturulmuştur.

İçinde bulunduğumuz emperyalizmin üçüncü aşaması yani neo-emperyalizm; o kadar teknik bir hal almıştır ki, artık sömürüyü yürüten ülkeler bunu doğrudan gerçekleştirmezler bile. Emperyalist sömürüyü, sömürge ülkeler üzerinde kurduğu taşeron şirketler ve artık gerçek anlamını yitirmiş, teknik olarak çökmüş ama hala geleneksel bir karşılığı bulunan ideolojiler vasıtasıyla; kültürel ve psikolojik yönden devam ettirir. İşte Türkiye üzerinden bakılacak olursa, Batı emperyalizminin Türkiye'de kurduğu bu taşeron şirketler; özellikle 1980'li yıllardan sonra oluşumu hız kazanmış, Batı ve onun kuklası Arap sermayesine dayalı satılmış Türkiye burjuvazisi ve onun faaliyetleridir. Neo-Emperyal sömürünün Türkiye'de kültürel ve psikolojik boyutunu da; bu burjuvazinin propagandalarıyla desteklenen, siyasal islam ideolojisi oluşturmaktadır.

Türkiye'de yeni oluşturulan işte bu satılık ve yapay burjuva sınıfı ile Avrupa'nın sanayi devrimine öncülük etmiş burjuva sınıfı kesinlikle karıştırılmamalıdır. Avrupa burjuva sınıfı teknokratlardan oluşmaktaydı. Yani Avrupa burjuva sınıfı; bilim ve felsefi yönden ileride ve bu gelişime de hep destek vermiş elit karakterdeydi. Bu sınıf, sanayi devriminden itibaren yönetimde hep birincil olarak söz sahibidir ve bu gün dahi durum böyledir. Bu sınıfı oluşturanlar; mühendisler, yazılımcılar, programcılar, bilim adamları ve bilime önem veren iş adamlarıdır. Bu nedenle Batı ve ABD, aslında demokrasiyle değil; aristokrasinin modern biçimi olan teknokrasiyle yönetilmektedir. Ancak Batı ve ABD tarafından satın alınarak oluşturulmuş siyasal islamın bu yapay burjuvazisinin teknokrat bir yönü olmadığı gibi; bu sınıf, bunu sağlayacak ahlaki bir gelişimden de yoksundur. Temel amaçları; kendi haz ve kişisel menfaatlerini korumaktır. Türkiye teknokrasisi ise, siyasal islam dönüşümüyle pasifize edilmiştir. Bu; hem eğitim alanında, hem de sosyal hayatta gerçekleşmiştir.

Efendilerinin sözünden çıkmaları kendilerinin de sonu olacağından bu taşeron burjuvazinin temel hedefi, Türkiye'yi daha çok Batı kapitalizmine bağımlı hale getirmektir.** Bu nedenle işte bu yeni Türkiye burjuvazisinin güç kazanmasıyla beraber; Türkiye'nin kamu kaynakları peş peşe yabancı sermayeye ve bu taşeron burjuvaziye satılmıştır. Bu sömürünün siyasal boyutunu da Türkiye'de, AKP yönetimi üstlenmiştir. Buradaki besleyici mekanizma karşılıklıdır. Siyasal yönetim bu taşeron sınıfı güçlendirmiş ve bu sınıf da karşılığını medya, reklam ve propaganda desteğiyle vermiştir.

Bu desteğin en önemli örneklerini biz, son yıllarda Türkiye'de bu taşeron burjuvaziyle yapılan; hasta, araç vb. garantisiyle gerçekleştirilen yap-işlet-devret modellerinde görüyoruz. Örneğin; sadece Osmangazi Köprüsü için kamunun bir yıllık ödediği tutar 1 milyar 425 milyon TL olarak belirtilmiştir. Sanıyor musunuz ki bu hesaplanmamış veya beklenmeyen bir sonuçtur? Bu modeller; Türk halkının emeğinin veya kaynaklarının, taşeron burjuva ve siyasal islam ideolojisi yoluyla, Batı ve ABD burjuvazisine aktarılmasının bir yöntemidir. Bu yöntemler aslında; neo-emperyalizmin kurduğu yeni kültürel vergilerdir. Buradaki sistem ise tamamen bilinçli olarak işlemektedir. Peki burada, Türkiye açısından siyasal islam; neo-emperyalizm için neden muhteşem bir ideoloji olmaktadır. Bunun burada kültürel ve psikolojik iki nedeninden söz edebilirim.

Kültürel nedeni; Arap kültürünün ve geleneksel yapısının Türkiye'de derinleşmesini sağlamaktır. 18. yüzyıldan itibaren özellikle Mısır, Cezayir, Tunus, Suriye vb. Arap ülkeleri; başta İngiltere ve Fransa olmak üzere Avrupa ülkelerinin sömürüsü altında kalmış ve Arap medeniyeti ile kültürü, bu sömürüye karşı hiçbir tepki geliştirememiştir. Zamanla emperyalizmin taşıyıcısı ve hatta savunucusu haline bile gelmişlerdir. Bu gün dahi Arap medeniyeti, neo-emperyalizmin tam ve yarı sömürüsü altındadır. Arap kültürü ve medeniyeti; tarihsel devinimde belirleyen olmayı değil, belirlenen olmayı seçmiştir. Ayrıca Türkiye'nin de bu kültürle tarihsel olarak bir bağı ve yakınlığı vardır. Bu nedenle, Türkiye'de bu türden bir duygusal yakınlık yani; dinsel ve mitsel bir açık vardır. İşte bu açıktan yararlanılarak, ümmetçi tabanlı siyasal islam ideolojisi ile Arap kültürü ve dini motifleri yaygınlaştırılarak, Türkiye'nin araplaştırılması sağlanabilinir. Böylece kapitalizm için sorunsuz bir pazar daha yaratılmış olunur. Böylelikle Türk sermayesinin ve halkının gelişmesini sağlayabilecek; kamu iktisadi teşebbüsleri, sanayi kuruluşları, bağımsız üniversiteler, köy enstitüleri gibi kurumların kurulması içsel bir yolla engellenmiş olunur.

Diğer bir nedeni de psikolojiktir. İnsanlar ancak; kendilerine benzeyen, kendileri gibi düşünen, kendileri gibi inanan, kendileri gibi sevinen, kendileri gibi üzülen, yani kendilerinden olanlar tarafından sömürüldüklerinde buna tahammül edebilirler. Sanıyor musunuz ki dini ve topluma hitap eden geleneksel yapıyı kullanmayan bir iktidar, bu sömürüyü gerçekleştirip Türkiye'yi yönetebilir. Veya emperyalistler bunu doğrudan gerçekleştirebilir. Böyle bir durum bir çok isyan ve karşı çıkışla sonuçlanacaktır. Bu ise sistemde bir arıza demektir. İşte sistem, siyasal islam ideolojisi yoluyla bu arızayı kendiliğinden önlemiş oluyor. İnsanlar sömürünün kendileri gibi olanlardan geldiğini düşünerek, hissederek veya hissetmek isteyerek buna katlanabiliyorlar. Böylece siyasal islam ideolojisi, neo-emperyalist bu sömürüde bir maske görevi görüyor. İşte bu nedenle Türkiye'de yaşayan bir çok insan; sömürülerek yaşamanın verdiği ağırlıktan, vicdani rahatsızlıktan kurtulabilmek için AKP'ye muhtaçtır.

Peki bu bataklıktan nasıl çıkılabilinir? Bunun için Türkiye'nin önünde iki yol vardır. Ya çok geç kalmış kendi içsel devrimini, radikal reformlarını yapıp tarihteki rolünü kazanacaktır. Ya da, neo-emperyalizm karşısında sürünerek yaşamaya devam edecektir. Küresel kapitalizmin her zaman zayıf pazarlara ihtiyacı olacağından; onlar, Türkiye gibi ülkeleri hiçbir zaman yok etmek istemez; ancak güçlenmesini de hiçbir zaman istemeyecektir. Yani Türkiye'nin kapitalist bir ekonomik ve toplumsal bir örgütlenme ile Arap medeniyetinin gelmiş olduğu bu günkü durum gibi sürünerek yaşamaktan kurtulma yolu yoktur. O halde ne yapılabilinir?

Kapitalist ekonomik sistem Batı Avrupa Ülkeleri için muhteşem bir sistemdir. Ancak; Türkiye gibi teknokratik bir burjuva sınıfının oluşamadığı gelişmekte olan ülkeler için ise berbat bir sistemdir. Şu unutulmamalıdır. Hiçbir şey mutlak olarak iyi veya kötü değildir. Bir şey; iyilik veya kötülük niteliğini, bulunduğu duruma veya koşula göre almaktadır. Bu nedenle iyi veya kötünün, doğru veya yanlışın kendisinde bir gerçeklik yoktur. Sosyalist ekonomik ve toplumsal sistem Batı Avrupa Ülkeleri için berbat bir sistemdir. Ancak Türkiye gibi paravan olarak kurulmuş taşeron burjuvazi sınıfını tasviye etmesi gereken ülkeler için, tek çıkış yolu olarak gözükmektedir. Bunu, Rusya ve Çin sosyalist bir ekonomik dönüşümle bir nebze olsun başarmıştır.*** Türkiye ise; Cumhuriyetin kurulduğu ilk yıllarda gerçekleştirmesi gereken bu uygulamada, oldukça geç kalmıştır.

Bu gün, Batı veya sonradan kurulmuş Rusya ve Çin gibi ülke kaynaklı emperyalist modellerle Türkiye'nin hiçbir yere gelemeyeceğini daha net görüyoruz. Türkiye için tek çıkış yolu, sosyalist bir ekonomik ve toplumsal devrimdir. Peki bu süreç sonunda ne yapılmalıdır?

Bu dönüşümle beraber satılmış taşeron burjuvazi derhal tasviye edilmeli ve kaynakları kamulaştırılmalıdır. İnsanlar; duygusal çıkmazlarından, açıklarından arındırılmalı ve siyasal islamın etkileri azaltılıp toplum sekülerleştirilmelidir. Halk, Arap kültürünün etkisinden arındırılmalıdır. Tüm toplumsal, geleneksel yapılar gevşetilmeli ve insanlar bireyselleştirilmelidir. Duygulanımlara bağlı dinsel bir ahlak yerine; akla bağımlı rasyonal bir ahlak anlayışı getirilmeli, bu doğrultuda her türlü tarikat ve benzeri oluşumlar ortadan kaldırılmalıdır. Şu unutulmamalıdır. Toplumsal duygulanımlar her zaman bireysel duygulanımlardan daha tehlikeli ve zararlıdır. Bireysel duygulanımlar, insan aklını toplumsal olanlara kıyasla daha az baskılar. Yani bireysel duygulanımların akla yönelimi daha kolaydır. Bu nedenle, insanlar bireysel olarak özgürleştirilmelidir. Hiçkimse ahlaksız olmadan, ahlaklı olamaz. Kimse doğuştan iyi olamaz. İyi, ahlaklı veya adaletli olabilmek için önce; kötü, ahlaksız ve adaletsiz olmak gerekir. İnsan aklının özgür bir yaşam olmadan gelişemeyeceği unutulmamalıdır.**** Kamulaştırılan kaynaklar ve halkın emeği; sosyalist dönüşümle beraber bilime, felsefeye ve teknolojiye yatırılmalıdır. Ülke kaynakları imamlar, tarikatlar yerine; siyasi bağımsızlık içerisinde kurulan üniversitelere ve bilim-teknoloji kurumlarına aktarılmalıdır.

Böylelikle Türkiye; Rusya ve Çin örneğinde olduğu gibi, bilim ve teknolojiye dayalı teknokrat bir burjuva sınıfı oluşturma şansı yakalayabilir. Burada bunun kapitalist bir ekonomik model ile mümkün olamayacağı belirtilerek; sosyalist bir siyasi, ekonomik ve toplumsal devrimin gerekliliği gösterildi. Böylelikle Türkiye; sürünerek yaşamaktan kurtulup, tarihsel yerini alabilir.


* Doğada hiçbir zaman sonsal bir neden, nihai bir sonuç bulunamaz. Örneğin insan için nihai son, saf akıldır. Ancak doğa için bu nihai bir son değil, başka varlıksal alanlar için bir başlangıçtır. Bununla ilgili daha detaylı bilgi için; 'Doğa Yasalarına Giriş' adlı devam etmekte olan, seri halindeki yazılarıma bakılabilinir.

** Aslında kapitalist sistemdeki bağımlılık ilişkisi karşılıklıdır. Kapitalist sistemin varolabilmesi ancak zayıf pazarların varlığıyla mümkündür. Buradaki durum; güçlülük ve güçsüzlük arasındaki diyalektik ilişkiyle ilgilidir. Güçlü, ancak bir güçsüzün varlığıyla güçlü olabilir. Buradaki diyalektik durumun daha detaylı bir anlatımı için bloğumdaki; 'Dünya'da Neo-Liberalizmin Yükselişi ve Yoksul Halk Kitlelerinin Kurtuluşu Üzerine' ve 'Türkiye'de Muhafazakar Din İdeolojisinin Yükselişi ve Sınıf Mücadelesi Üzerine' adlı yazılarıma bakılabilinir.

*** Türkiye için de tıpkı Rusya ve Çin örneğinde olduğu gibi, sosyalizm nihai bir son olamaz. Sosyalizm de tıpkı kapitalizm gibi bir aşamadır.

**** İyi ve kötü gibi kavramların doğa yasaları içinde anlamı yoktur. Bu kavramlar, doğa yasalarının işleyişindeki çarpıklıklar olan duygulanım alanıyla ilgilidir. Duygulanımlar ise, toplumsal yapı olmadan varolamazlar. İnsan aklının gelişimiyle bireysel bir yön kazanabilirler. Bu nedenle insan aklı; toplumsal ve kültürel yapıları zayıflatırken, bireysel duygulanımları ön plana çıkarır. Daha sonra da, bireysel duygulanımları zayıflatacak ve insanı olması gerektiği gibi makineleştirecektir. Toplumsal bir duygulanım örneği olarak, dini inançlar; bireysel bir duygulanım örneği olarak, aşk verilebilinir. İnsan aklının gelişimi ve bununla ilgili daha detaylı bilgi için; 'Doğa Yasalarına Giriş' adlı yazılarıma bakılabilinir.

19 Ağustos 2018 Pazar

Batı Avrupa Ülkelerine Bir Çağrı


Evren içerisinde olup bitenleri gözlemleyen insanlar şunu çok iyi bilirler ki, doğa içerisinde hiçbir şekilde zayıflığa yer yoktur. Şunu da bilirler ki; eğer bir canlı doğa içerisinde varoluşunu sürdürüyorsa, onda olan bir doğa yasası veya özellikleri aracılığıyla bunu yerine getiriyordur. Zayıflık olan şey ise, bu özelliklerin ve yasaların bir şekilde işleyememesidir. Veya zayıflık olan şey, bunların kendi özlerine yozlaşmış yani hatalı bir şekilde işlemesidir. Bunun için artık işleyen yasa, onda doğal olarak bulunan özelliği olmayacaktır. Doğa içerisinde uçamayan bir kartal yaşayamaz. Hızlı koşamayan bir çita, ağ öremeyen bir örümcek, yaşadığı bölgedeki iklim değişikliklerine uyum sağlayamayan bir bitki. Bunlar yaşayamaz, çünkü yaşamaması gerekir. Çünkü yaşasa bile, aslında onun varlığı bir tükeniştir. Yaşamak ile varolmak aynı şey değildir ve aslında varlık ile yokluk arasında o kadar ince bir çizgi vardır ki.

İnsan için ise; onun doğayla bütünlüğünü sağlayan, onu doğa içerisinde varolma çizgisine sürükleyen, ona tabiat içerisinde yer açan şey ise anlama yetisidir. İnsan doğasından gelen bu yükümlülük ile anlama yetisine yönelir. İnsan, anlama yetisiyle beraber artık zayıf değildir. İnsanların da, diğer canlılar ile bir çok ortak özelliği vardır. Örneğin, üreme olgusu gibi. Ancak insan, bu türden olgular ile değil; anlama yetisi ile zayıf değildir. Tıpkı bir çitanın da bu tür olgularla değil, çeviklik özellikleriyle zayıf olmadığı gibi. Öncelikli kural; bir canlı doğa içerisinde varsa, bu onun doğa ile bağlantısını sağlayan bir doğa yasasıyla donatıldığı anlamına gelir. Bu tür durumların detaylıca açıklanması ve üzerine düşünülmesi gerekir. Örneğin; bazı hayvanlar için görme özelliğini kaybetmek, onun doğa yasalarıyla olan ilişkisini çok rahat sona erdirebilirken; anlama yetisi için bu durum çok kolayca tolere edilebilir. Ancak burada bahsetmek istediğim daha başka bir şey.

Zayıf insanlar toplum içinde yaşama imkanı bulurlar. Aslında, doğa yasaları içerisinde varolmaması gereken insanlar; kendilerine bir şekilde yaratmış oldukları doğanın hatalı simülatif evreninde, yani toplum içerisinde bir şekilde yaşama imkanı bulurlar. Yaşama imkanı bulurlar ancak varlık derecelerinden saparlar. Bu durum sanılmasın ki doğa için tehdit oluşturur. İnsanlığın en büyük yanılgılarından biri bu. Bu durum insan türü için tehdit oluşturur. Doğa, bir şekilde yasalarını işletmeye devam eder. Her canlıya uyguladığı gibi. İşleyemediği zaman onu ortadan kaldırdığı gibi. İnsanlığın en büyük yanılgılarından diğeri de; doğayı kontrol ettiğini veya edebileceğini, onu dönüştürebileceğini sanmasıdır. Doğa yasaları, kendisini dönüştürür. Kendisini kontrol eder. Yine kendisi aracılığıyla; bazen insanları, bazen de diğer canlıları kullanarak ve dönüştürerek. Doğa derken sadece Dünya'yı kastetmiyorum elbette.

İnsanların anlayamadığı şey, doğa üzerinde kurduğunu sandığı tahakkümlerin, dönüşümlerin aslında; doğanın kendi kendisine uyguladığı, insanın ise burada diğer canlılar gibi bir araç olarak varolduğudur.

Şimdi; toplumlar, devletler, iktidarlar, hukuk, kültür, alt yapı ve üst yapı; bunların hiçbiriyle burada ilgilenmeyeceğim. Sadece, insan kavramıyla ilgileniyorum.

Batı Avrupa ülkeleri için aydınlanma dönemi bir kırılma noktasıdır. Hatta tüm insan nesli için. Tabiki insanlık tarihi, yani anlama yetisinin evrimi tek bir bölge ile değil, tüm insanlığın ortak birikimiyle gelişir. Düşünürler, ortak bir birikimi ele alır ve üzerine bir şeyler koyarlar. Doğa içerisinde şans diye bir şey olduğunu düşünmüyorum. Rastlantısal olan durumları dahi şans olarak değerlendiremem. Şans toplumsal yapının işidir. Nitekim Batı Avrupa ülkelerinin, özellikle de halklarının şanslı olduğunu düşünüyorum. Ama bu şansın da berbat bir şekilde mahvedildiğini de.

İnsanlık tarihini veya anlama yetisinin evrimini sürdüren etki, insanın pratik aklıdır. Bununla ilgili olarak yazılarımda çokca bahsediyorum. İnsanın pratik aklı da, sadece ondan ibaret olmasa da, büyük etkisini ekonomi üzerinden iletir. Aydınlanmanın hayran kalınacak düşünürleriyle beraber, Batı Avrupa hızlı bir dönüşüm sürecine girdi. Batı Avrupa, insanlık tarihinde evrimsel bir ileriki aşama olarak, kapitalist ekonomik dönüşüm sürecini yaşamaya başladı.  Kapitalist ekonomik süreç; Thomas Hobbes'un mekanik, materyalist evren tasavvurunu politik yaşama yöneltmesiyle hayat bulmuştur. Hobbes'un doğa tasavvuru; kendisinden öncekilerden farklı ve onlardan daha çok şeye açıklama getirebilen, daha rasyonalist temellere oturmuş bir kimliğe sahipti. Onun yaklaşımları, gerçekten de anlama yetisinin bir gelişim aşamasını temsil ediyordu. Bu yüzden, modern etik onunla başlatılır. Aynı şekilde, John Locke'un materyalist evren ve doğal hak anlayışlarını da buna ekleyebiliriz. Özellikle bu saydığım çizginin dışında kalan rasyonalist düşünürler de, hep bu zemine temellerini yerleştirdiler. Anlama yetisi zaten bir tür çatışma ile evriliyordu.

John Locke
Batı Avrupa ülkeleri yaşanan bu bilimsel, düşünsel devrim ve kapitalist ekonomi süreçleriyle birlikte tarihte az rastlanacak türden kazanımlar elde ettiler. Ancak buna birden ulaşmadılar. Bunun için büyük bir savaş verdiler kendi içlerinde. Yaşanan bu devrimde hayatlarını ortaya koyan düşünürlerin, bilim adamlarının izleri vardır.

Ancak, Batı Avrupa Ülkeleri kapitalist ekonomik dönüşümü öyle mitleştirdi ve fetişleştirdi ki; Yaşanan bu kazanımları kendi bencil duygulanımlarına mahkum ettiler. Bunu, kendi duygulanımlarının tatmininin bir aracına dönüştürmeye başladılar. Hatta içlerinden bazıları o kadar sarhoş oldu ki; kapitalizmin tarihin sonu olduğu tezlerini ortaya atacak kadar ileriye gittiler. Kapitalist sistemin; insanın evrensel ve evrimsel anlama yetisinin ilerleyişinin yani, pratik aklın yöneleceği şekliyle, pratik akıl ile saf aklın bir noktaya buluşmasının bir aşaması olduğunu unuttular. İçlerinde, onları çok önceden uyaracak Nietzsche gibi düşünürlere sahip olacak kadar şanslıydılar da. Ancak bunu değerlendirmediler. İnsanlığın anlama yetisine doğru bir yolculuğunun aşaması olan kapitalist ekonomik dönüşüm, insan aklının ve yaşamın bir engeli haline geldi. Nietzsche'nin deyimiyle yaşama hastalığına tutulmuş insanlar ve toplumlar bilimsel devrimi; kendi tutkularının, belirlenimlerinin bir aracı haline getirdi. Zenginleşen Avrupa sınıfı kendini gündelik duygulanımlarına, gündelik çıkarlarına öyle kaptırdı ki; insanları pragmatizm bataklığına hapsedip, kendi bireylerini dahi tekrar toplum mezarlığına gömdüler. İlerlemenin yönelimini saptırıp, onu kendi uydurdukları toplumsal faydaya indirgediler. Nietzsche'nin de söylediği gibi; toplumsal fayda, zayıf insanların faydasıydı.

İnsan duygulanımlarının insan aklıyla sürekli çatışma halinde bulunduğunu ve birbirleri üzerinde baskı mekanizmaları kurduğunu yazılarımda açıklamaya çalışıyorum. Batı'nın en büyük kazanımlarının da; bireyselleşmeleri ve toplumsal alanlarının zayıflaması olduğunu yazmıştım. Bu, zaten insanın saf akla yöneliminin zorunlu bir sonucudur. Ancak Batı; bunu değerlendiremediği gibi, kapitalist ekonomik dönüşümlerin, düşünsel devrimlerin doğasını da anlayamadı.

Batı, bilimsel devrim ile beraber; üretim araçlarını daha kolay ve ucuz bir şekilde dönüştürerek, daha verimli çıktılar elde etme imkanı kazandı. Bu kitlesel büyük bir üretimdi. Ancak; bu hacimde üretimin bir sonucu vardır ki, sistemin sürdürülebilmesi için daha ucuz emek ve daha zayıf pazarlar gerekir. Batı'nın bu pazarlara ulaşabilmek için kendi aralarında verdiği savaşlar meşhurdur. İnsanın saf aklına yöneldiği ve bunu hızlandıracak yatırımların yapıldığı coğrafyalar tabi ki büyük bir zenginlik ve refah kazanacaktır. Ancak bu, sadece bir sonuçtur. Gelişen coğrafyalar elbette zayıf olanların kaynaklarına el koyacaktır. Bunu yaparken zayıf olanları da dönüştürecektir. Ancak Batı, dönüşümleri sadece pratik akıl üzerinden yaptı. Ancak, doğa yasaları içerisinde işleyen bir kural vardır ki; pratik akıl üzerinden yapılan dönüşümler toplumsal alana yönelirse, aynı şekilde insan duygulanımlarına yönelir.

Batı, kapitalist ekonomik sistemin kendi içerisinde belirli aşamaları olduğunu da sonradan farketti. Kendilerinin ürünlerini pazarlayabileceği, zayıf pazarlar aradılar. Zayıf insanların ucuz emeğini kullandılar ve böylece onların daha da zayıfladığını sandılar. Ancak, zayıf olan zayıflayamaz. Doğa döngüsel olarak değil, çizgisel olarak ileriye evrilir. Ve bu yön gelişimi temsil eder.

Doğa içerisinde zayıf olanların varolamaması gerekir. Gerekir çünkü varolamaz. Doğa yasaları içerisinde iyi ve kötü kavramlarına da yer yoktur. Batı ülkeleri, ele geçirdiği pazarların ham maddelerine ve emeğine el koydu. Ancak onların zayıf yaşamlarına; kendi gündelik faydaları uğruna, kendi duygulanımlarını tatmin etmek pahasına göz yumdular ve hala yumuyorlar. Ekonomik bir sistem saf akla yönelmelidir. Eğer toplumsal yapıya yönelirse, belirlenimsel bir anlam kazanır. Kapitalist sistem için de olan aynı budur. Başlangıçta Thomas Hobbes'un materyalist mekanik evren tasavvurundan hayat bulan, güçlü realist bir felsefi temelin yoğurduğu sistem; anlama yetisi ve felsefe için hiçbir değer bulmayan ve sadece duygulanıma yönelen pragmatizm hastalığına tutuldu. Hem de, hastalığın bizzat kaynağı olan toplumsal bir pragmatizme. Batı, çoğunluğun ve toplumun yararını icat ederek; kendi kafasına kurşun sıkmış oldu.

Oysa görülüyor ki, anlama yetisine doğru devinim ilerledikçe; emeğin, çoğunluğun, zayıf pazarların, zayıf insanların tüketiminin hiçbir değerinin olmadığı ortaya çıkıyor. Evren aslında, bir tür makinedir. İnsanlar da doğalarına yönelerek olması gerektiği gibi makineleşiyorlar. Yapay zeka, bilgisayar teknolojileri hızla gelişiyor. Batının bir zamanlar kendi gündelik duygusal çıkarlarına hizmet eden zayıf çoğunluk, gün geçtikçe daha da gereksizleşiyor. Ancak zaten başta da gereksizdi ve bilimsel devrimin doğası bir türlü anlaşılamayınca, bu da bir türlü anlaşılamadı. Doğal olarak üretim de; saf akla yönelmeyen, bu çoğunluğun aptal duygulanım ihtiyaçlarına yönelen ve buna göre şekillenen bir hal aldı. Bilim kendisi için değil, zayıf insanların ihtiyaçları için varolmaya başladı. Batı'da gerçekleşen bilimsel devrim gün geldi, zayıf kalmış doğu insanlarının bu zayıflıklarının hizmetkarı oldu. Doğa kendisini temizleyecek mekanizmalara ise zaten sahiptir. Bunu burada nereden görüyoruz, anlama yetisinin yapısından.

Bilimsel devrimin kurucularından olan büyük düşünür Descartes daha kitabının başında; "anlama yetisi bütün insanlara eşit olarak dağıtılmıştır. Görülen farklılıkların sebebi ise, sadece bir yöntem sorunudur" dediğinde, aslında çok daha fazla şey söylüyordu. 

Doğa hiçbir şekilde zayıflığa yer vermez. Önceleri Batı'nın aptal bencil duygusal çıkarlarına hizmet eden, sonra da kendi aptal duygulanımlarına yönelen Doğu toplumları sanılmasın ki olduğu yerde kalacaktır. Kalmıyorlar da. 20 yy. Japonya'nın yükselişine sahne oldu. 21. yy ise Çin'in durdurulamayan devasa yükselişine tanık oluyor. Güney Kore'nin durumu ortada. Aynı şey Hindistan için de gerçekleşecek. Batı, bu şekilde davrandığı sürece diğerleri için de. Doğa, kendisini çatışmalar ile temizlemesini biliyor. Batı'nın zayıf olanlara uyguladığı bu politikalar, aslında kendilerinin bir zayıflığıdır. Çünkü, doğa yasaları içerisinde zayıf olanlara gösterilen hoşgörünün kendisi bir tür zayıflıktır.

Zayıf olan, zayıflığını ortaya koyduğunda; ona hükmedenin yapacağı tek şey onu dönüştürmektir. Bu ise genellikle, zayıf olanın yaşamının sona erdirilmesi anlamına gelir. Bu, türlerin birbirleriyle veya kendi arasındaki ilişkilerinde de geçerlidir. Bilinir ki; bir tür içinde varolan ufak bir zayıflık, o türün bütününü etkiler. İnsan türü ise, toplum denen hastalık içerisinde olduğu için yıkımlardan kurtulamıyor. Nitekim Batı, diğer toplumlara uyguladıkları hataları kendilerine de uyguladı. Toplumsal yapılarının zayıflamasının ve bireyselleşmelerinin değerini çok geç anladı. Geçmiş büyük düşünürlerine ihanet ederek, kendi içerisindeki zayıf insanların da; bilimi, kendi tutkularına köle etmesine göz yumdu.

Bilimsel devrim içerisinde ortaya çıkan bu zayıflık, Dünya üzerinde büyük bir nüfus problemini de beraberinde getirdi. Varoluş çizgisinden sapmış insanlar yaşamaya ve çoğalmaya başladılar. Ancak sanılmasın ki yine bu doğa için problem. Bu, insan türü için problemdir. Artık bunun anlaşılması gerekiyor. Doğa kendisini, insanın algıladığı zaman kavramından bağımsız olarak dengeye sokmasını biliyor. Anlama yetisinin geliştiği her yerde; nüfus sayısı da azalır, yaşam kalitesi yükselir. Bu, hep böyle oluyor ve böyle olacak. Batı Avrupa insanları, kendilerini doğanın efendisi olarak görmeye başlamakla öyle bir hata yaptılar ki. Doğu toplumlarının ilkelliğini, aptallığını kendilerine bir kazanç olarak varsaydılar. Varoluş çizgisinden sapmış insanların yaşayışlarını görmekten, incelemekten, onu anlamaya çalışmaktan öylesine hoşnut oldular ki. Oysa, toplumsal her türlü kategorilerin basit formasyonlara ayrılabileceğini unuttular ( tıpkı, benim burda insan toplumunu sığ bir şekilde, doğu ve batı olarak ayırdığım gibi ). Toplumsal ilkelliğin anlaşılması için, yoğun uğraşlara gerek yoktur. Uğraş verilmesi gereken; saf aklın evrensel, evrimsel ilerlemesinin izlenmesidir.

Hatta, yaşanan nüfus artışlarını bile; yeni ucuz emek ve pazar alanları olarak gördüler ve hala buna devam ediyorlar. Oysa her defasında kendilerini daha çok bağımlı bir hale getiriyorlar. Uygulanan hatalı yaklaşımlar anlaşılmaz bir nefret üretimi de yaratmakta. Nefretin de, bir tür belirlenim olduğu unutulmamalı. Batılılar hatalarını sanırım yavaş yavaş anlıyorlar, veya anlamaları gerekiyor.

Zayıf insanların dönüşümü aslında en iyi şekilde şunu ifade eder. Gelişmiş insanların; zayıf insanların kaynaklarına el koyup, onları saf bilime yatırmaları. Bunu az da olsa Batı uyguladı. Ama bu, o kadar sınırlı kaldı ki. Bu gün dahi internet teknolojileri ve uygulamaları çoğunluğa, onların aptal duygulanımlarına o kadar esir bir halde ki; internet üzerinde varolan bir video dahi değerini; onu ne kadar aptalın, ilkelliğin, zayıflıkların, duygulanımların izlediğiyle belirliyor. Üretilen neredeyse her şey, duygulanımdaki ekonomik çıkarlara yöneliyor. Şu anlaşılmalı ki; bir insanın zayıf olması demek doğuştan problemler dışında; onda zeka düşüklüğü olduğu, anlama yetisinin onda varolmadığı veya eksik olduğu demek değildir. Yalın bir şekilde söyleyecek olursak insan zayıflığı; onun yoğun duygulanımlarının, saf aklını baskı altında tuttuğu anlamına gelir. Bunun en temel nedeni; toplumsal etkilenimlerdir. Doğa ise her zaman; kendi bir tür yasası olan anlama yetisine, baskın çıkacak özellikleri vermiştir. 

Son olarak; Batı'nın artık şunu çok iyi anlaması gerekiyor. Zayıf olarak yaşamasına izin verilen insanlar zayıf kalamazlar, eninde sonunda saf akla yönelirler, eninde sonunda kendi zayıflıklarını zayıflatırlar; belki insan türü hasar görür, bunca acı yaşanır, bunca yıkım gerçekleşir, süreç uzar, ama eninde sonunda gidilecek yol bellidir. Doğadaki varoluşun gerekliliği budur. Çünkü, zayıf olarak doğada varolunamaz. Eğer Batı ülkeleri, kendisine verilen bu tarihi fırsatı tam olarak kullanabilseydi; bu gün insanlığın yaşadığı nüfus, iklim, toplumsal çatışma problemleri de olmayacaktı. En azından daha az olacaktı.

Batı, şirketlerinin çıkarlarını saf bilimin çıkarlarına tercih etti. Ekonomik kazanımlarını yeterince saf akla yöneltemedi. Daha çok, toplumsal duygusal belirlenimlerine yöneltti. Ancak şunu da iyi bilmeleri gerekiyor; Doğa, verdiği fırsatların boşa harcanmasına izin vermez, vermiyor da.


Not: Burada, Batı ülkelerindeki insanlar üzerine çağrı yapıp, Türkçe dilini kullanmam tuhaf görülebilir. Ancak, bunu tuhaf görenlerin toplumsal dillere bakışımı bilmesi gerekir.






10 Mayıs 2016 Salı

Türkiye'de Muhafazakâr Din İdeolojisinin Yükselişi ve Sınıf Mücadelesi Üzerine


Türkiye'de son yıllarda daha belirgin bir şekilde gördüğümüz, özellikle alevlenen dine dayalı bir ideoloji politikası ile kısaca özetlenebilecek Yeni Türkiye anlayışının; tarihsel oluşum süreçleri, Dünya üzerinde giderek artan şekilde gelişen Neo-Liberal anlayış ve onun siyasi politika süreçleriyle ilişkisini, bunun uzantısı olan emperyal bir küresel kapitalist ekonomi ile oluşan sömürü düzeniyle girdiği karşılıklı uyumun koşulları ve bunların tümünün genel olarak aslında ne anlama geldiği burada açıklanacak, ama bunun için birbiriyle bağlantılı iki temel tez ortaya atılmalı ki, gerçeğin tüm çıplaklığının görülmesini engelleyen her türlü bulanık görüntü, onun fark edilmesini zorlaştıran tüm şatafatlı parlak manzaraların insanın gözünü kamaştıran yansımaları ortadan kaldırılsın.

En temel olarak birincisi, küresel kapitalist sistem; özel mülkiyete dayalı sermayesinin, mülksüz ücretli emeğin üretimini kendi lehine dönüştürüp (sömürüp), onun artı değerine (üretici güçlerin üretimde doğal olarak ortaya çıkan, emeğin beklenenden daha fazla üretimi) el koyarken koşulsuz ve ilk olarak, kendi yayılmacı düzeninin ve sermayesinin dolaşımına dayalı sisteminin güvenliğini sağlamak isteyecektir. Bu sürecin; en zararsız ve esnek gibi görünen eğitim, basın-yayın, medya, dini kurumlar vb. alanlarda işlenen sınıf egemenliğine dayalı sisteme saygı, itaat ve liberal-muhafazakar din ideolojisine dayalı çelişkili bir ahlakçılık olabileceği gibi, devletin bizzat kendi aygıtlarında yürütülen baskı, ihtar, sansürden; en sert ceza ve yaptırım gibi uygulamalara kadar devam ettiği daha önce burada detaylıca açıklanmıştı. Bunun daha iyi anlaşılabilmesi için bu temel tezin; küresel kapitalist sermayenin nüfuzunun, yayılma süreçlerinin, bağımlılık kuramlarıyla birlikte açıklanması gerekiyor.

Öncelikle; Dünya üzerinde, ekonomi temelinde belirlenmiş, iki bölgeli bir ayrım yapılabilir. Bunlar; başta ABD ve Avrupa'nın batısında yer alan, kapitalizmin meta üretiminin geliştiği ve yaygınlaştığı Batı küresel kapitalist devletleri ile Türkiye başta olmak üzere Orta Doğu, Güney Amerika ve Orta Asya ile Asya'nın doğusunda yer alan, kapitalist sermaye için pazar konumunda bulunan gelişmekte olan ülkelerdir. Batının küresel kapitalist devletleri, her zaman kendi ürünlerini rahat pazarlayabileceği liberal ekonomi ile düzenlenmiş zayıf bir pazar ihtiyacı duyacaklardır. Sanayileşmiş kapitalist ülkelere bir çok hammadde gönderen ve onların kendi ürünlerinin rahatça pazarlandığı, kendi üretici emeğinin bu gelişmiş kapitalist ülkeler tarafından serbestçe dönüştürülüp sömürüldüğü, onlara büyük bir yatırım ve kâr alanlarının sağlandığı Türkiye gibi gelişmekte olan ülkeler onlar için vazgeçilmez bir hinterland dayanağı olmaktadır. Marksist kuramcılardan olan Rosa Luxemburg, kapitalizmin kaçınılmaz olarak gereğinden fazla meta üretimi yaptığını, bunların kendi iç pazarlarında tüketilmesinin mümkün olmayacağını belirtmiş, bunun için gelişmiş kapitalist ülkelerin her zaman zayıf pazarlara ihtiyacı olduğunu söylemiştir. Bunun en önemli sonucu ise küresel bir süreç içerisinde, kapitalizmin bu uluslararası yayılımı ve sömürü düzeni en öncelikli temel bir ihtiyaç hissedecektir. Bu da, yukarıda bahsedilen yöntemler ile ideolojik olarak sağlanan, salt bir güvenlik ihtiyacından başka bir şey değildir.


Rosa Luxemburg

İkinci temel tezim; aydınlanma ile beraber gelen modernitenin batı dünyasındaki kazanımları, ki bu göreceli olarak değerlendirilebilinecek insan hakları ve özgürlükler ile ilgilidir, burjuva sınıfının feodal düzene karşı mücadelesinin sonucunda oluşmuş olsa da, kapitalist sistemin sömürü düzeninin, batının bu özgürlükçü kurumları ile beraber gelmesi, gelişmekte olan toplumlarda inanılmaz bir çelişkiyi de beraberinde getirmektedir. Bu çelişki, kapitalist üretim ilişkilerinin, gelişmekte olan ülkelerin toplumlarında yarattığı çarpık düzeninin, bu özgürlükçü ortam ile karşılıklı doğal bir uyumsuzluğunun sonucudur. Bunun sonucu olarak, kapitalist sömürü düzeninin başa koşulduğu bu gelişmekte olan toplumlarda, toplumsal sosyalist hareketlerinin yükseldiği, bizzat batının kapitalist ülkelerinde fark edilmiş, bunu baskılamak amacıyla yine bizzat o ülkeler tarafından; yeni düzenlemeler, finansal, kurumsal destekler ile gelişmekte olan toplumlarda milliyetçilik, liberalizm, din ideolojisi, baskı rejimleri, nefrete dayalı politik düzenin yükseltildiği görülmektedir.


Mutlak bir şekilde, kendi sermaye dolaşımında ideolojik bir güvenlik isteyen batının gelişmiş kapitalist ülkelerinin, nüfuz edeceği başta Türkiye olmak üzere gelişmekte olan toplumların özgürlükçü, insan haklarına önem veren anlayışlarının, kurumlarının artmasını destekleyeceğini, isteyeceğini düşünmenin yanılgılarla dolu iyimser bir şaşkınlık olduğu ortadadır. Bunun tarihsel olarak bakıldığında en tipik örneği, Türkiye'dir. Tanzimat dönemiyle başlayan, batının kurumlarının, kültürünün, anlayışlarının gelme süreci ve Cumhuriyet dönemiyle hızlanan bu batıcılık hareketinin göreceli bir özgürlük anlayışının doğurduğu sonuç, kaçınılmaz olarak 1960-1980 arası kitlesel sosyalist halk hareketleri ile batının sömürü düzeninin tehdit edilmesiydi. Çünkü bu özgürlükçü kurumlar ithal edilirken, kapitalizmin emeği sömüren üretim ilişkileri de aynı şekilde siyasi olarak politikalaştırılıyordu. Bu iki uygulamanın birbirleriyle kaçınılmaz olarak çelişkiye düştüğü ve bu çelişkinin baskılanmasının ise sadece milliyetçi, liberal bir din ideolojisi ile nefrete bağlı toplumsal gerilimlere dayalı bir politik süreçle sağlanabileceği ortadaydı.


Bunun yine en tipik örneği ve haklılığının gösterimi; AKP iktidarı ile hızlandırılan muhafazakar bir din ideolojisi kisvesi altında uygulanan, dayatılan sansür ve baskının yoğun görüldüğü ama batının Neo-Liberal kapitalist ekonomiye dayalı sömürü düzeninin araçlarının ise sınırsız bir şekilde uygulanıp yaygınlaştırılmasının devam ettiği politika yapım süreçlerinden bu günlerde anlaşılabiliniyor. Bunun ise, bir proje olarak başta ABD olmak üzere Batı ülkeleri tarafından sunulduğu kolayca fark edilebiliniyor. 1970'lerden itibaren dünyada uygulanan Neo-Liberal politikaların, diğer gelişmekte olan ülkelerde olduğu gibi, Türkiye üzerinde de gelir dağılımındaki eşitsizlikleri körüklediği, işçilerin sosyalizm ile beraber kazandığı hakların geri alındığı, taşeronlaşma ve kıdem tazminatlarını tartışmaya açtığı görülmektedir. Toplum üzerindeki bu çelişkili, sömürüye dayalı düzenin görülmesinin engellenmesi için; toplumsal nefretin körüklendiği, sermayenin dolaşımının adaletsizliğinin terör adı altında baskılanmaya çalışıldığı, hatta bu nefretin kendi iktidar güçlerinin içinde dahi oluştuğu fark edilmektedir. Çünkü, bu çelişkili toplum düzeni her zaman bir çatışma ortamı isteyecektir. Diğer toplumsal guruplar, partiler, düşünce akımları tasviye edildiği zaman, zayıflayan nefretin bir şekilde yeniden körüklenmesi gerekecektir.

Ama unutulmamalıdır ki, kapitalist sömürü düzeninin oluşturduğu bu çelişkili toplum yapısının sınıflı sonucu baskılansa dahi yok edilemez. Çünkü bu, kapitalizmin doğal üretim süreçlerinin kaçınılmaz sonucudur. Bunun tek anlamı, sınıf mücadelesinin toplum içerisinde muhakkak varlığının devam edeceğidir. Çünkü tek gerçek sınıf mücadelesidir.