zaman etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
zaman etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

7 Ocak 2020 Salı

Yılmaz Öner'in Prodeterminizm Teorisi I

Yılmaz Öner

I - Klasik Determinizmin Çöküşü ve Pozitivist Ontolojinin Eleştirisi

Buradaki yazılarımızda; Türkiye'de yetişmiş, içinde bulunduğumuz dönemin en önemli felsefeci ve bilim insanlarından olan Yılmaz Öner'in; tamamen kendisine ait olan Prodeterminizm (Probabilist Determinizm) teorisini ve onun özgün gerçeklik ve zaman kavramlarını açıklamaya çalışacağız. Bu teoriyle, doğanın yeniden determine edilme imkanını göstermeye çalışacağız. Çünkü determinizm; insanların kör inançlarından, duygusal beklentilerinden, yapay ihtiras ve korkularından arındırılması demektir. Şimdi ilkin; onun bu teorisinin kuramsal yaklaşımını açıklamaya çalışalım.

İster skolastik gelenekten gelen doğaya aşkın erekselci bir determinizm olsun, isterse de Newtoncu modern fiziğe dayalı doğaya içkin yasalara göre oluşturulan bir determinizm olsun, bütün klasik deterministik ortak varsayım şu ilkenin üzerine kuruludur; ölçülen bir sistem için, ölçülen dinamik değişkenin ölçüm sonrasındaki belirli bir değerini kullanarak, ölçme öncesindeki belirli bir değeri bulunabilinir. Ölçülen sistemin bu özelliğinden dolayı söz konusu dinamik değişken; ölçme öncesinde ve sonrasında da fiilidir. Ancak kuantum teorisine göre; ölçüm denen olay, doğaya yapılan bir çeşit müdahaledir. Bu nedenle ölçüm öncesi ve sonrası arasındaki anlar için, kategorik bir ayrım yapılması zorunludur. Bu nedenle, ölçüm sonrasında ortaya çıkabilecek değerler için kuantum teorisine göre; kesin değil, sadece bir olasılık derecesi olarak söz edebiliriz. Yani söz konusu dinamik değişken bu teoriye göre; ölçüm öncesinde fiili olarak mevcut değil, potansiyel ya da imkan olarak mevcuttur. Kuanta teorisindeki bu varsayımın temelinde ise, Werner Heisenberg'in belirsizlik ilkesi yatar.

Kısaca belirsizlik ilkesine göre; her ölçüm, madde parçacığının enerji koordinatlarına yapılan bir çeşit müdahaledir. Örneğin; bir taneciğin hızının ölçülebilmesi için ona ışık gönderilmesi gerekir. Ancak bu da bir tür enerji ivmelenmesi demek olduğundan, tanecik konumunu sonsuz derecelerde değiştirir. Yani konum, hızın ölçülmesi derecesinde belirsizleşir. Bunun anlamı da; maddenin hiçbir zaman kendi doğası nasılsa öylece, yani özsel olarak gözlemlenemeyeceği demek oluyor gibi gözüküyor. Ancak bu yorum Yılmaz Öner'e göre; pozitivist ontolojiye mahkum olan doğa bilimcilerinin ve onun sözünden çıkamayacak ve zaten felsefi bir düşünüş sisteminden de yoksun olan tebaasının çaresizliğidir. Doğanın özsel yasalarının hiçbir zaman bilinme imkanı yoksa bilimin; hastalıklı inançlara dayalı spekülasyonlar yapan din adamlarından, kahve telvesinden geleceği görmeye çalışan falcılardan ne farkı kalır. Bir de; doğanın zaten böylesine özsel ve belirli yasaları yoktur, diyen bir düşünce yönelimi vardır ki; bunların düşüncesinin 'ben varsam gerçek vardır' diyen, duygusal belirlenimlere boğulmuş solipsistlerden farkı pek yoktur. Bu ve bir çok düşünce yönelimlerini, aklın çarpıtılma düzeyleri olarak yazılarımızda sınıflandırmıştık. Şimdi tekrar üstad Yılmaz Öner'e dönelim.

Yılmaz Öner'e göre; Heisenberg'in yukarda kısaca açıklanan bu belirsizlik ilkesinin, klasik determinizm ve onun dayandığı pozitivist ontoloji içerisinden açıklanma imkanı yoktur. Hatta kuanta teorisi dahi; kendisini pozitivizmin bu egemen etkisinden kurtaramadığı için, indeterminist bir teori olarak kalmak zorundadır. Çünkü pozitivist ontoloji gerçekliği; fiili olarak olmuş bitmişlerin, fiili ve statik olarak işleyen saat - zaman boyunca ardışık ve tek yönlü sıralanması olarak görür. Oysa üstada göre bu fiili gerçeklik kategorisi, gerçekliğin sadece bir yönüdür. Maddenin içsel dinamiğinde, bu fiili gerçekliğin de üretildiği bir olanaklar deposu, yani virtüel gerçeklik kategorisi bulunur. Böylece gerçeklik; bu iki kategoriyi de birlikte içeren, sonsuz enerji alternatiflerinden oluşan bir olanaklar deposudur. Şimdi bu noktayı detaylıca anlatmadan önce, klasik determinizmin Heisenberg'in belirsizlik ilkesini neden açıklayamadığını detaylandıralım.

Pozitivist ontolojinin gerçeklik kategorisine bağımlı klasik determinizme göre belirsizlik; örneğin, bir A sistemindeki tanecik sayısının çokluğuna dayanmaktadır. Koordinat ikilisinin kesin bir şekilde belirlenme olanağı vardır. Ancak pratikte karşılıklı etkileşim çok fazla olduğu için belirsizlik, öznenin bilgi edinme araçlarından doğan bir kusur olarak görülür. Bu belirsizlik tipinden doğan olasılık; bir olayın sabit ritimli bir zaman boyunca, yani aktüel saat - zaman boyunca tekrarlanma sıklığına dayalı ve istatistiksel anlamlıdır. Bunun için belirsizliğin doğanın içsel yapısından değil, gözlemcinin ölçüm koşullarındaki yetersizlikten doğduğu düşünülür. Bu türden belirsizlik, subjektif bir belirsizliktir. Oysa Heinsenberg objektif belirsizliğinde söz konusu olan; gözlemcinin koşullarına dayanmayan, doğanın kendisinde varolduğu varsayılan objektif bir belirsizliktir. Ancak bunun, bir varsayım olduğunun altını çizelim. Zaten her şey, başlangıçta bir varsayımdır. Çünkü zaten; pozitivist ontolojinin gerçeklik kavrayışının yetersizliği de, bir çeşit gözlemcinin bilgi eksikliği değil midir? Zaten üstadın amacı da; Heisenberg belirsizliği karşısında çaresiz kalan pozitivist ontolojinin yetersizliklerini ortaya çıkarıp, doğayı tekrar determine etmektir.

Werner Heisenberg
Pozitivist ontoloji eylemlerin sadece; fiili, ardışık, diakronik zaman boyunca zincirlenmiş bir devinim halinde anlaşılabileceğini düşünür. Bunun için pozitivist yöntem, fiili gerçeklik dünyasındaki sabit ritimli işleyen saat - zaman içinde hapsolmuştur. Oysa bu gerçeklik, maddenin sadece bir yönüdür. Maddenin asıl gerçekliğini temsil eden durumu; onun ani, yani bir ve aynı andaki gerçekliğidir. Bu durum; genel madde veya enerji deposu diyebileceğimiz üretim sisteminin, bir tek an ile sınırlanan özel durumudur. Ani gerçeklik; genel maddenin bir anlık temsil edildiği fiili gerçeklik ile alternatif olanaklar deposunu içeren virtüel gerçeklik arasındaki bir perdedir. Pozitivist ontoloji ise; bu ani gerçekliğin ne olduğunu sormadan, onun doğanın içsel durumu içerisinde nasıl yapılandığını düşünmeden; bu ani durumun fiili ve ardışık bir zaman içerisinde sıralanmasını bekler. Maddenin gerçekliğinin de ancak, bu sıralanış içerisinde anlaşılabileceğini öne sürer. Oysa ani gerçeklik dediğimiz bu kategori; kendisini virtüel olanaklardan yalnızca o an için bir tanesiyle açığa vurur ki, o da zaten fiili olarak gerçekleşmiş bir tek olanaktır.

Virtüel gerçeklikten şu anlaşılmalıdır; henüz fiili olarak gerçekleşmemiş, ancak her an fiili olarak gerçekleşmeye hazır, maddenin içsel geometrisinde ve yine virtüel bir zaman enlemi içerisinde enlemsel olarak sıralanmış, sonsuz enerji olanaklarıdır. Aktüel gerçeklikten ise şu anlaşılmalıdır; virtüel bu gerçeklikler içerisinde, maddenin genel enerji durumunu temsil etmeye elverişli olduğu, doğanın yine kendi belirli yasalarınca belirlenmiş olan ve fiili olarak işleyen tek bir enerji alternatifi.

İşte pozitivist ontoloji Yılmaz Öner'e göre; ani gerçekliği, virtüel ve fiili gerçeklik arasındaki bir ani kesit olarak anlamamaktadır. Ani gerçekliğin yalnızca, fiili gerçeklik kategorisinde olduğunu düşünür. Yani gerçekliğin kendisini değil, onu temsil eden temsilciyi izlemektedir. Çünkü pozitivist ontolojinin tek yönlü kavrayışında, gerçekliğin bütününü oluşturan fiili gerçeklik aslında; maddenin genel enerji durumunu, o an için temsil eden bir temsilciden başka bir şey değildir. Bunun için pozitivizme göre; gerçekliğin duyusal olarak görüneni dışında, hiçbir alternatifi yoktur. Aynı şekilde zamanın da, fiili olarak işleyen sabit ritimli saat - zaman boylamı dışında işleyen, hiçbir devinimini düşünemezler. Oysa fiili olarak işleyen zamanın dışında, maddenin kendi içsel koordinatlarında yapılanmış bir zaman enlemi ve buna göre şekillenen bir içsel değişim yönü vardır. Bu nedenle; kuantik sistemlerde olan, yukarda bahsedilen bu objektif belirsizlik karşısında şaşkınlığa uğrarlar. Bu belirsizliğin, onların ontolojik sisteminde açıklanma imkanı olmadığı için de, doğayı suçlamaya başlarlar.

Oysa ani gerçeklik Yılmaz Öner'e göre; zaman içerisinde yayılmaz, sintagmatik bir dizilim oluşturmaz. İster düşünsel, ister maddesel olarak tasarlansın; doğanın alternatif enerji durumlarından oluşan içsel bir dünyası vardır. Ve bu dünya da kendisini, aktüel gerçeklik ile dışa vurur. Maddenin aktüel ve virtüel gerçeklikleri işte bu depoda üretilir. Doğanın gerçek determinizmi; aktüelleşen bu temsilcilerdeki ardısıralanma ile değil, doğanın içsel bu olanaklar deposunda üretilir. Olgular dünyası yani fiili gerçeklik dünyası, kendisini yeniden üreten bir determinizme sahip değildir. Çünkü buradaki gerçeklik, belirlenmiş bir gerçekliktir. Ancak, virtüel alternatifler arasındaki enerji operatörü tarafından belirlenmiştir. Yani aslında yaşam denilen şey veya içinde bulunduğumuz zaman; maddenin kendisini yeniden üretemediği bir dünyadır. 

İşte Yılmaz Öner'in insan düşüncesini sürüklediği bu yönelim inanılmazdır. İnsanlar varolduğundan beri varoluşu; hep bir döngü veya ilerleme olsa bile kendi kendisini üreten, kaynağını ya Tanrı'dan ya da kendi içsel ilkesinden alan bir koruyucu güç ile yapılanmış bir özellik olduğunu düşündüler. Yani varoluşu, hep varoluşla açıklamaya çalıştılar. Oysa varoluş denen şey; bizim yazılarımızda açıklamaya çalıştığımız şekliyle, sonu gelmesi mümkün olmayan bir tükeniştir. Yani varlık ister virtüel olsun isterse de aktüel, yokluğun bir istisnai durumudur sadece. Canlılık ise; varoluşun ileri aşaması, yani artan bir devinim veya artan bir istisnadır. Üstad buraya kadar ileri gitmez. Ancak; varoluşun deviniminin bir yönü olduğunu ve bunun sonsuz bir süreç olduğunu, bu devinimin yalnızca fiili gerçek içinde anlaşılamayacağını, gerçekliğe bir bütün olarak bakılması gerektiğini; fiili gerçeliğin ise, sadece anlık bir gösterim olduğunu çok özel bir şekilde sezer.

Yılmaz Öner'e göre yukarda açıklandığı gibi; maddenin dış dünyası dediğimiz fiili gerçekliğinde, bir üretim mekanizması ve belirleyicilik yoktur. Yani bir olgunun özdeş kılınabilmesinde, onun fiili etkinliği veya niteliğinin hiçbir rolü yoktur. Olgular, genel maddenin ani gerçekliği içerisinde oluşurlar. Fiili gerçeklik ise; bu olmuş bitmiş normların temsil edildiği bir sahnedir. Pozitivizmi yanıltan ise; işte bu sahnenin, tek gerçeklik kategorisi olduğu sanılmasıdır. Fiili gerçekliğin burada pasif ve edilgen olarak tasvir edilmesi, bize oldukça sorunlu geldi. Bunun bizce iki temel sorunu vardır. Birincisi; bu türden bir gerçeklik, etkileşimsiz bir varlık demektir ve varolmanın tanımına çelişki içerir. Biz örneğin; Tanrı kavramının bu nedenle varolmaya çelişki içerdiğini yazılarımızda açıklamaya çalışmıştık. Fiili gerçeklik kategorisi yalnızca etkiye uğramasından dolayı dahi bile, ani gerçekleşme olasılığı veya yaşar kalma olasılığı üzerinde bir etkileşim içerir. 

İkincisi; mikro ve makro alem arasındaki ikililiğe benzer şekilde, Yılmaz Öner'in aktüel ve virtüel gerçeklik ayrımındaki bu aktüellik durumu, bu ikililiğin farklı şekilde yeniden üretilme riskini içerir. Bu risk teoride olmasa da, uygulamada vardır. Kuanta teorisinin Aristoteles'in ay üstü ve ay altı alem arasında yapmış olduğu varlık ikililiğine benzer bir şekilde; varoluşta farklı yasalara göre işleyen, iki farklı varlık durumu ortaya çıkarma riski taşıdığını belirtelim. Böyle bir şey her zaman, varoluşta bir çelişki olarak yorumlanmalıdır. Farklı yasalara tabi varlık alanlarının bulunması, yani varlıkta özsel bir ayrımın bulunmasının mantıksal bir çelişki olduğunu daha önce göstermeye çalışmıştık.

İşte Yılmaz Öner'in prodeterminizm teorisinin özü; doğanın gerçek determinizmini, maddenin bu içsel sonsuz potansiyel deposunda aramasıdır. Determinizm ise; maddenin bu içsel koordinatlarında bulunan zaman enlemindeki enerji olanaklarının geometrik ilişkilerinden doğacaktır. Yılmaz Öner'e göre; pozitivist ontolojiye bağımlı bütün determinizmler başarısız kalmak zorundadır. Hatta kuanta teorisi dahi; kendi ürettiği belirsizlik durumlarını açıklamakta yetersizdir. Peki neden?

Çünkü kuanta teorisi dahi, pozitivist ontolojinin etkisinden sıyrılmış değildir. Bunun için; ölçülen sistemin ölçen sistemden tamamen bağımsız, kendisine ait virtüel olanaklar deposu halinde bir iç geometrisine sahip olduğunu kavrayamaz. Böylelikle kuanta teorisi; sistemin kendi içindeki enerji alternatiflerinin fiili olarak gerçekleşme olasılığını, eşit olarak varsayar. Oysa Yılmaz Öner'e göre bu, hatalı bir yaklaşımdır. Çünkü; doğadaki bu potansiyel depodaki olanakların hepsinin kendisine ait ayrı bir gerçekleşme ölçeği ve olasılığı vardır. Bunun için kuanta teorisi de; ölçülen sistemin gerçekleşme alternatiflerinin dağılımını, ölçülen sistemin kendisinin içsel zamanına değil, ölçen sistemin içinde bulunduğu duvarda asılı duran saatin zamanına mahkum etmiştir. Kuanta teorisi de ölçüm olayını; bir müdahale veya arıza olarak kavramaktan uzaktır.

İşte Yılmaz Öner'in özetlediğimiz buradaki düşünceleri, onun ne kadar önemli bir fizikçi olduğunu ortaya koyar. Her ne kadar üstadın savunduğu ölçülen sistemin, ölçenden mutlak bağımsızlığı bizim açımızdan büyük bir problem ve hata olsa da; P gerçekleşme veya ani olasılık ölçeğini, her enerji alternatifinin kendi özel durumuna göre, dinamik bir şekilde kurar. Ancak ilerledikçe görülecektir ki; virtüel düzeyde dinamik olarak kurulan P olasılığı, fiili dünyada oldukça statik bir konuma düşecektir. Örneğin; bir virtüel alternatifin ani gerçekleşme olasılığı ile yerini kaybetmesi beklenen fiili gerçekliğin yaşar kalamama olasılığı özdeş kılınacaktır. Burada teorinin kendi içerisinde tutarlı olduğunu söyliyelim. Ancak tutarlı olsa da, hatalı bir yönü bulunmaktadır. Bu da; fiili gerçekliğin oldukça statik olarak formüllendirilmesinden kaynaklanmaktadır. Oysa, ölçen sistemin de sahip olduğu sonsuz olanaklar deposu yok mudur? Aynı şekilde ölçülen sistem de, fiili bir gerçekliğe sahip değil midir ve bu etki zaten bu gerçeklik üzerinden yürümüyor mu? Bu etki zaten aynı an içinde gerçekleşiyor. Bu yüzden bu etki, neden tek yönlü olsun veya neden bir karşı etki olmasın? Yani, ölçüm sonucunda ortaya çıkan arıza neden sadece ölçülen sistem için geçerli olsun?

Bu soruları neden sorduğumu Yılmaz Öner ile ilk defa karşılaşan birisi, henüz teorisinin şu ana kadar anlattığım kısmı içinde anlamayabilir. Çünkü bu sorular; daha ileriki bölümlerde anlatacağım durumlar ile ilgilidir. Çünkü aslında; her şeyin her şeyle bir müdahale veya arıza ilişkisi içerisinde bulunduğunu, fiili de olsa varoluşta statik hiçbir şeyin bulunamayacağını, arızanın sürekli ve karşılıklı olduğunu, dinamik ve mutlak belirleyici virtüel gerçeklik ile stabil ve mutlak belirlenen aktüel gerçeklik ayrımının hatalı bir yaklaşım olabileceğini düşünüyoruz. Onun dışında prodeterminizmin, kendi içerisinde tutarlı ve özgün bir teori olduğunu söyleyebiliriz. Bir sonraki bölümde de; üstadın virtüel gerçeklik ve virtüel zaman kavramlarını, onun formüle ettiği simgesel şekle uyarak ve niceliksel yönüyle birlikte açıklamaya çalışacağız.

REFERANS

Yalçın Koç, Determinizm ve Mekan, İstanbul, Boğaziçi Üniversitesi Yayınları, 1984

Yılmaz Öner, Pozitivizmi Eleştirmek, İstanbul, Metis Yayınları, 1985

Yılmaz Öner, 'Diyalektik: Olasılıktan Determinizme Doğru', Fizik ve Felsefe, İstanbul, Belge Yayınları, 2000
 

15 Ağustos 2019 Perşembe

Doğa Yasalarına Giriş ve Toplumsal Alanın Reddi Üzerine XV


VIII

Tüm varolan değişimler sayıyla ölçülemeyecek olsa da; bir bütün olarak tek bir yöne doğru devinir. Bu, tüm varoluşun asli olan yokluğa doğru sonsuz deviniminden başka bir şey değildir.

Varoluş alanındaki her şey, kendi kendisini açıklama yönünden eksiktir. Hep başka bir şey tarafından açıklanmak zorundadır. Nedeni kendisi tarafından kapsanan bir şey, varolmaya çelişki içerir. Nedeni hep kendisi dışında aranmalıdır. Çünkü; varolmak demek kendi özünü aşan bir yük gerektirir ki bu, değişime karşı bir direnç ile kendisini gösterir. Her şey değişime karşı direnme eğilimindedir ki; varolan bir şey, bunu gerçekleştiremediği için zaten vardır. Ancak, bu direncin bir şey tarafından dengelenmesi zorunludur. Bu ise, o şeyin kendi kendisi tarafından sağlanamayacaktır. Öyle olsaydı bu; sadece o şeyin değil, hiçbir şeyin varolamaması demek olurdu. Aynı zamanda hiçbir şeyin değişmemesi de. Çünkü; varoluş alanındaki her şey, birbirleriyle doğrudan veya dolaylı olarak etkileşim halindedir. Bağımsız bir varlık asla düşünülemez. Varolan herhangi bir şeyin dışında bir varlık alanı da. Bu; farklı ve paralel uzay zaman boyutlarında farklı varlık durumlarının olamayacağı değil, etkileşimsiz varlık alanlarının olamayacağı anlamındadır. Varlıkta etkileşimsiz bir şeyin olması imkansızdır ve bu durumda o, zaten yokluktur. Etkileşim halindeki bir şey ise, mutlak değişim ve bu değişime karşı bir direnç halindedir. Ancak bu direncin karşı etkisi, kendisi tarafından sağlanamayacağı gibi; varolan başka bir şey tarafından da sağlanamaz. Değişime karşı direncin nedeni, her şeyin yokluğa ulaşma eğiliminden gelir. Bu karşı etki, o şeyin kendisi tarafından sağlanamayacaktır. Çünkü; böyle bir gücün varlığı demek yine bir varoluş alanıdır. Bu; varoluş alanında tanımlanamayacak, kendi kendisinin nedeni olan mutlak bir güç gerektirir. Bu yüzden bu etki, başka varolan şeylerle yine etkileşim halinde olmak zorundadır. Aksi durumda kendi kendisinin nedeni olan bir şeyle; kendi kendisini varetme potansiyelinden yoksun olan, ama bu ikisinin arasında hiçbir etkileşim olmayan iki farklı varlık durumu ortaya çıkar. Böyle bir düzen; varolmanın iki çelişik ama gerçekleşmiş durumu olacağından saf akıl tarafından reddedilir. Mutlak bir güç ise, başka bir şeyle etkileşime giremez. Çünkü her etkileşim, bir etkilenim gerektirir. Bu, kendi kendine kaim olan bir şeyin değişmesinden başka bir şey değildir. Oysa böyle bir şey değişim halinde olamaz ve bu nedenledir ki; var da olamaz. Ancak varolan bir şeyin direncinin bu karşı etkisi, başka bir varlıkta da olamaz ki; zaten bu durum aynı çelişkili duruma yol açacaktır. Öyle ki zaten, bütün varlıklar birbirleri açısından başkadır. Bu karşı etki; varlık alanında olamayacağından da, tüm varolan şeyler değişim halindedir. Bu karşı etki, varoluşun dayandığı şey olan yokluktadır. Yokluk gerçekleşmemiş sonsuz potansiyelitedir. Varoluş ise, onun gerçekleşmiş tek istisnası. Varoluşun bu karşı etkisi, yokluktaki bir potansiyelitedir. Varolan her şey ise, işte yokluktaki bu potansiyelitesine devinir.

Değişimlerin veya devinimlerin ise, bir sona ulaşması düşünülemez. Aynı şekilde bir başlangıcının olması da. Yokluktan hiçbir şey oluşamaz. Bir şey hiçbir şekilde tam olarak yokluğa da ulaşamaz. Yoklukta bir kapı yoktur. Varlık ile yokluk arasında uzamsal bir mesafe düşünülemeyeceği gibi, zihinsel bir uzaklık da tasarlanamaz. Yokluğa doğru devinim kelimenin en yalın anlamıyla, hiçbir şekilde bir yaklaşma değildir. Burada ne uzamsal, ne de zihinsel hiçbir mesafe yoktur. Çünkü zaten; varoluşun her anında yokluk da vardır. Varolan şeylerin gerçekleşme olasılığı veya gerçekleşmemiş potansiyel olasılıkları her devinimde artar. Bunların ikisi de, bir tür sonsuzluktur. Ancak; tamamen farklı türden sonsuzluklar. Aslında biz bu ilkeyi, termodinamiğin ikinci yasasından biliyoruz. Ancak bunu, bir düzensizlik olarak. Oysa ki bu sadece; henüz tam oturmamış insan zihni için bir düzensizliktir. Varoluşta artan düzensizlik değil; ondaki yokluğun potansiyelitesidir. Tıpkı burada evrenin bir başlangıcı veya sonunun değil; varoluşun bir başlangıcının veya sonunun olamayacağını söylemem gibi. Varoluşun her deviniminde iki şeyin artacağını söylemiştim. Varlığın kendi içindeki olasılıkları ve yokluğun potansiyelitesi. Ancak; ikincisini karşılayacak bir tepki, varoluşta bulunamaz.

Varoluşun deviniminde artan olasılıklar, insan aklı tarafından kavranabilinir. Örneğin; çok oyunculu ve farklı takımların bulunduğu bir oyunda, oyuncuların verdiği her kararlar ve eylemler; oyunun gidişatı ve sonucu üzerinde sonsuz olasılık alanları oluşturur. Ancak bir de; her oyuncunun almadığı ve uygulamadığı sonsuz kararlar ve eylemler vardır. Bu alan ise, sonsuz içerisinde sonsuzlar alanıdır. Masamın üzerinde duran bir kalemin, evren üzerinde bulunabileceği sonsuz koordinat alanı vardır. Masamın yüzeyi sınırlı bir alan olsa dahi. Çünkü, uzamın bölünemez bir parçası yoktur. Ancak varoluşta, sadece belirli bir koordinat alanı üzerinde bulunmaktadır. Ve bunun devinimi veya değişimi, başka varoluş alanlarında sonsuz etkiler yapar. Dolaylı veya dolaysız olarak. Ve bu her etkilenimin yokluk üzerinde yine, sonsuz içerisinde sonsuzca potansiyelitesi vardır. Ve buna etkiyen her başka devinimin oluşturdukları dahi. Bu kapalı sistemin dışarıya her açılma hamlesi, yoklukta katlanan sonsuz alanları oluşturur. Ayrıca üstelik, kalemin yokluğunun kendisinin de. Bu yine sonsuz içerisinde, başka bir sonsuzdur. Sonuç olarak varoluşun sonsuzluğu; insan aklı tarafından kavranabilen matematiksel bir sonsuzluktur. Ancak yokluğun sonsuzluğu, matematiksel değildir. Bu yüzden; doğayı ve varoluşu sadece matematiksel yollarla düşünebiliriz. Ancak yokluk, matematiksel olarak kavranılamaz. Ve büyük bir ihtimalle, hiçbir şekilde de. İnsanların Tanrı'yı kavrayamamasının nedeni de budur. Çünkü onlar, onu anlatmaya çalışırken; aslında yokluğu anlatırlar.

İnsan aklı yokluğun potansiyelitelerini kısmi olarak zihninde tasarlayabilir. Örneğin; bir mimarın çizdiği bir taslak veya bir romancının kurgusal dünyası. Ancak bu tasarımlar; fiilen gerçekleşmese de, zihinsel gerçeklik taşırlar ve bu nedenle de bunlar; hiçbir şekilde yokluk olmayacak, diğer yoklukta gerçekleşen istisnai durumlar gibi bir tür varoluş alanı olacaktır. Çünkü yokluk; kısmi olarak temsil edilemez, bölünemez ve parçalanamaz, değişemez ve bir bütündür. Bu nedenle zihindeki bu tasarımlar da; yokluğun kendisi değil, onun istisnası olan varoluş alanlarıdır. Kurgusal dünya fantastik öğeler taşısa dahi bir şey farketmez çünkü; zihinde tasarlanan fantastik ve olağanüstü dünyalar, doğa yasalarının çarpık bir gösteriminden başka bir şey değildir.

Varolan her şey ona yönelen etkiye karşı, onu tam olarak karşılayacak bir tepki vermeye çalışır. Bunu Newton'ın yasalarından biliyoruz ki; bu, algısal veya düşünsel etkilenimlere kadar genişletilebilinir. Ayrıca her şey, bulunduğu durumu korumak ister. Bunu da Galileo'dan beri biliyoruz. Bunlar, varolan her şeyin değişimi en aza indirgeme çabasıdır ki; onu tamamen durduramaz. Varlık değişime kendi özünde bir direnç taşır. Varoluşta her etki, yoklukta sonsuz içerisinde sonsuzca potansiyelite oluşturur ki; eğer değişim veya devinimin durması istenirse, bunların hepsinin bir bütün olarak varoluş alanına çıkması veya orada temsil edilmesi gerekirdi. Ancak bu; varolmanın kendisi için bir imkansızlıktır. Varoluş, buna karşı tek bir yönden verilen tepkinin kendisidir ki; bu tek bir yön dahi, yokluğun bir çok yönden sonsuzluğunu taşır. Varoluş zaten ikincildir. Birincil olan değişimdir. Ancak bunlar, zamansal değillerdir. Yani, öncelik sonralık ilişkisi olarak düşünülemez. Yokluk hem kendisi açısından, hem de varoluşla ilgisi açısından; mutlak etkileşimsizdir. Varoluşun henüz gerçekleşmemiş olasılıkları, bilkuvve olarak bulunur. Yokluğun bilkuvve olasılıkları yoktur ki; varoluşun her akışında gerçekleşmemiş potansiyeliteler bir bütün olarak bulunurlar. İster devinimin öncesinde, isterse henüz gerçekleşmemiş veya hiç gerçekleşmeyecek sonrasında bulunsun.  Böylece her devinimde, varlıksal bir çöküş bulunur. Her devinim, varoluşu daha fazla istisnaya sürükler. Yokluğa doğru devinim, varlığın özünde gerçekleşir. Bu; doğada dairesel olarak da gerçekleşir, doğrusal olarak da. Bir bütün olarak bakıldığında bu; aynı çizginin birbiriyle bağlantılı ve birbirleri ardına toplamda çizgisel bir yön oluşturacak şekilde konumlanan eliptik halkaların, tek bir yöne ilerleyişi gibidir.

Varoluşun deviniminde bir çok yönelimler; artımlar, azalımlar ve denge bulunsa da; bu yönelim tek yönlüdür. Yokluğa doğru devinimin zorunlu olarak niceliksel olarak temsil edilmesi gerekmese de; onda niceliksel bir yön de bulunmalıdır. Ancak bunun gözlenebilinmesi için; varoluşun devinimine bir bütün olarak bakılabiliniyor olunması gerekir. Bu; karmaşık ve henüz gerçekleşmemiş bir süreç olsa da, insan aklı için imkansız değildir. Bu yönelim, geri alınabilinecek bir süreç de değildir. Çünkü; gerçekleşen her değişim, tam olarak ne zihinsel ne de duyusal algılanamaz veya varoluşta tasarlanamaz sonsuzca potansiyeliteler yaratır. Bu; devinimde gerçekleşen, her özün kendini temsil edebilme gücündeki tükeniş, onun silinikleşmesi; işte, yokluğa doğru devinimin kendisidir.

Zaman da nasıl ele alınırsa alınsın, tasarlanılsa tasarlansın; geri dönüşemez. Ancak zamanın devinimi, artıp azalabilir. Zaman, sonsuzca en küçük noktasına kadar yavaşlatılabilinir. Ancak; mutlak sıfır noktasında bulunamaz. Günümüzün popüler bilim dünyasında en çok konuşulan konulardan birisidir, zamanda yolculuk. Zamanda yolculuktan; mevcut olarak bilinen bir devinimin öncesinde bulunma ve buna müdahale edebilme gücünü anlıyorum. Burada birinci koşulda problem yoktur. Buradaki sorun, ikinci koşulda gerçekleşir. Yani onun değiştirilmesinde. Zamanın herhangi bir anı gözlemlenebilinir, hatta o anda dışsal olarak dahi bulunulmasında mantıksal bir problem yoktur. Tıpkı; farklı paralel zaman ve uzay boyutlarının bulunabileceği, ancak bunun farklı tamamen bağımsız varoluş türü olmadığı ve etkileşimsiz birbirinden ayrı varoluş alanlarının olamayacağını söylemem gibi. Varolan bir şey, diğer varolan her şeyle etkileşim halinde bulunur. Leibniz'in monadolojide farklı kavramlarla güzelce açıkladığı gibi. Geçmişteki bir devinim veya bizim öyle sandığımız bir zaman boyutu; başka varoluş alanında temsil edilerek gözlemlenebilinir. Burada etkileşim yine vardır; zaten gerçekleşmiş veya gerçekleşmesi devam eden olarak etkileşim, ondan farklı yeni etkileşim olanakları olarak değil. İşte zamanda yolculuk olarak adlandırılan şey ancak, başka bir zaman boyutundaki devinimin başka bir varlık alanında temsil edilmesiyle gerçekleşir. Onun değiştirilmesinde değil. Çünkü her devinim yoklukta, varlıkta tasarlanamayacak sonsuz içinde sonsuz potansiyeliteler oluşturur. İşte bu, zaten bir tekrardır. Bir boyutun, başka bir boyutta tekrar edilmesi olarak. Çünkü zaman da tıpkı diğer şeyler gibi; değişimin ve varolmanın sonuçlarıdır.










24 Mayıs 2019 Cuma

Sühreverdi'de Alemin Sürekliliği ve Hareketin Sonsuzluğu

Şihabüddin Es-Sühreverdi
Doğu'nun ışığı, İşraki felsefenin kurucusu büyük düşünür Sühreverdi; özellikle Aristoteles'in mantık ve metafizik öğretilerine, Aristoteles'den çokca etkilenmiş olan Farabi ve İbn Sina gibi Meşşai filozoflarının felsefe anlayışlarına çeşitli eleştiriler getirmiş ve bu eleştiriler doğrultusunda Sühreverdi'nin ortaya koyduğu yeni fikirler, kendisini döneminin ilerisinde düşüncelere taşımıştır. Sühreverdi Aristotelesçi geleneği eleştirirken, çokca Platoncu öğretilerden destek almıştır. Bu geleneğin özellikle mantıksal yönünün eleştirilmesi Sühreverdi'nin yaşadığı dönemde de yeni bir şey değildi. Sühreverdi'yi özel kılan şey; bunu tamamen rasyonal bir zeminden taviz vermeden gerçekleştirmesidir. Aristotelesçi mantık ve varlık anlayışlarının eleştirilip, onun yerine Platoncu öğretilerin koyulması ve bunun da tamamen akli burhanlarla gerçekleştirilmesi; Sühreverdi'ye döneminin sınırlarını aşma olanağı vermiştir. Tıpkı rasyonalist aydınlanma düşünürlerinin Aristotelesçi gelenek yerine, Platoncu felsefeyi geçirerek doğayı yeniden yorumlayıp ileri düşüncelere ulaşabilmesi gibi.

Sühreverdi Meşşai filozoflarını çokca eleştirmesine karşın, bu geleneği tamamen yok saymaz. Zaten kendisi de bu gelenekten gelmektedir. Onun amacı; Meşşai felsefesinde varolan mutlak varlığın değişmezliği, göksel kürelerin hareketleri, birlikten çokluğun nasıl oluştuğu gibi problemleri daha iyi açıklayabilmek, bu geleneğin bunları açıklamadaki yetersizliklerini gidermek ve daha sade, anlaşılır bir mantık sistemi ortaya koymaktır. Nitekim Meşşai felsefesinin soyut akıllar teorisi ve kozmolojisi, Batlamyus'un yerküre merkezli kapalı evren teorisini referans almaktadır. Ancak biz burada Sühreverdi'nin mantıkta yaptığı eleştirilere fazla değinmeyip, onun metafizik ve fizikde yaptığı yenilikler üzerinde duracağız. Zaten kendisinin hayatı da Giordano Bruno'ya benzer şekilde düşüncelerini tamamlamasına yetmeyecek kadar kısa sürmüştür. Kendisi (MS) 1100'lü yıllarda yaşamış ve ancak otuzlu yaşlarını görebilmiştir. Onun metafizikte yaptığı en büyük yenilik ise; Meşşai felsefesinde sınırlı derecelerde varolan soyut akıllar yerine, sınırlandırılamaz derecelerdeki soyut nurları geçirmesidir. Bu yenilikle beraber; Meşşai filozoflarından farklı olarak yeni bir südur teorisi de geliştirmiştir ve bu ona, birlikten çokluğa geçişte yeni açıklama olanakları sağlamıştır. Sühreverdi'nin nurdan anlatmak istediği aslında, doğadaki ışıktan farklı bir şey değildir. Ancak bu, duyularla algılanabilinen ışıma ile de karıştırılmamalıdır. Işıma ancak nurun bir sonucu olabilir. Nur; cisimsel bir şey olmadığı gibi, renkten de farklı bir şeydir. Nur'un kendisi ise asla tanımlanamaz. Çünkü, ondan açık ve seçik hiçbir şey yoktur. Bütün her şeyi tanımlayan ve varlık alemine çıkaran nur ya da ışıktır. Işık gerçekten de doğanın en gizemli fenomenidir. Evrende belki değişmeme itibarına sahip olabilecek tek fenomen varsa, o da ışıktır.

Sühreverdi varlığı nurlanmış olmakla, yokluğu ise karanlıkla açıklar. Ona göre yokluk, karanlıktır. Meşşai felsefesindeki aklın dereceleri onda, soyut nurların derecelerine bırakır. Yani soyut nurların kendi içlerinde dereceleri vardır. Ancak bu dereceler, cisimsel doğada tanık olunan türden değil; yetkinlik ve noksanlık yönünden olup, tamamen metafiziksel ve akli bir şeydir. Sühreverdi; Aristotelesçi sonluluk burhanının yani; her şeyin dayandığı bir ilk nedenin veya sabit noktanın bulunması gerektiği, çünkü aksi durumda bir teselsül oluşacağına yönelik argümanının sadece, sıradüzenli varlıklar için geçerli olduğunu savunur. Sühreverdi'ye göre; hareket veya nurların çokluğu bu şekilde açıklanamaz. Çünkü, sonsuz sayıda hareket vardır. Bunun da nedeni, hakim nurlar arasındaki ilişkilerin sayıyla sınırlandırılamaz olmasıdır.

Sühreverdi'nin Aristoteles ve Meşşai felsefesine yönelik eleştirilerinin en yoğunlaştığı nokta; onların varlığı, suret (form) - heyula (madde) bütünlüğü içinde açıklama çabalarıdır. Oysa Sühreverdi'ye göre; arazlık tamamen akli şeylerdir ve varlığın özüne yüklenemezler. Meşşai felsefecileri; 'cisimler, cisimlikte ortak fakat ölçüde farklı olduklarından; ölçü, cisimden farklı bir şeydir' demişlerdir. Nitekim Meşşai filozofları; ölçüyü bir araz olarak kabul edip, cismin hakikatinde içkin olmadığını belirtirler. Ancak bu Sühreverdi'ye göre, geçersiz bir yaklaşımdır. Çünkü; mutlak cisim mutlak ölçüye göre, özel cisim ise özel bir ölçüye göredir. Küçüklük ve büyüklük arasındaki ayrılık, ölçü dışında bir şey nedeniyle olamaz. Çünkü, ölçülebilirlerdeki farklılık ancak ölçüyledir. Mutlak cisim; mutlak ölçüden, özel cisim ise; özel ölçüden ibarettir. Cisimler ölçüyle değil, aralarındaki oranla ayrışmaktadırlar. Bu oran, onların birbirlerine göre durumudur. Tıpkı, yüksek sıcaklık ile düşük sıcaklık arasındaki fark gibi. Burada ölçüden anlaşılması gereken şey; genişlik, yükseklik, derinlik gibi uzamsal niceliklerdir. Berzahlar yani cisimler Sühreverdi'ye göre, ölçüyle farklılaşamazlar. Çünkü; cismani alemin heyulası bizzat kaim olan ölçüdür. Bu nedenle Meşşai felsefecileri, seyrelme ve yoğunlaşmayı da yanlış yorumlayarak; onları, cismin boyutunun artması veya azalması olarak tanımlamışlardır. Oysa, seyrelme ve yoğunlaşma yalnızca yer değiştirme ile açıklanabilinir. Seyrelen bir cismin boyutlarının arttığı söylenemez. Örneğin; ateşte seyrelerek parçalanan bir çömlek uygun bir şekilde birleştirilirse, parçalanmadan önceki ölçüsüne aynen dönecektir. Sühreverdi'nin bu düşünceleri aslında, fizik biliminde erken bir devrimdir. Nitekim Sühreverdi'den yaklaşık dörtyüz yıl sonra Descartes, bu düşüncelerin aynısıyla fizik teorilerini geliştirecek ve doğayı özdekleştirecektir. O da; Sühreverdi'nin çömlek örneğiyle anlatmak istediğinin aynısını, sünger örneğiyle verecektir. Sühreverdi'ye göre; cisim ve ölçü aynı şey demektir ve bu nedenle cisimsel alemin ölçüsü artıp azalmaz.

Böylece cismin bizzat kaim olan ölçüyle aynı şey olduğu bilinince; Meşşailerin alemde ölçüleri ve suretleri kabul eden heyula olarak adlandırdıkları bir şeyin, kendi başına varolmadığı anlaşılır. Meşşailere göre heyula, ancak suretlerle özelleşebilen bir şeydir ve buna ölçü de dahildir. Ancak bu onu Sühreverdi'ye göre, belirsiz bir varlık yapar. Bu heyula anlayışı aslında, hiçbir şey demektir. Sühreverdi, Meşşailerin suret ve heyulanın birbirinden bağımsız düşünülemeyeceğine yönelik görüşlerini eleştirir. Ona göre; nitelikler cisimlerin özüne yüklenemezler. Onlar tamamen akli şeylerdir. Niteliklerin zihin dışında bir gerçeklikleri yoktur. Örneğin renk, tamamen akli bir unsurdur. Bir rengin varlığıyla, renkliğin kendisinin varlığı aynı şeydir. Türler ancak, suretlerle farklılaşabilirler. Cisimler de ölçüleriyle değil, arazlarıyla farklılaşmaktadırlar. Sühreverdi suretlerden anlaşılması gereken şeyin; ister cevherlik, ister arazlık olsun basit türsel hakikatler olduğunu belirtir. Suretler heyuladan soyutlanabilinir ve heyulanın özünde ölçüden başka bir şey yoktur. Sühreverdi aslında burada, duyularla algılanamaz olan suret anlayışına karşı çıkmaktadır.

Sühreverdi'ye göre; tüm varolan şeyler nur ve nur olmayan olarak ikiye ayrılır. Nur olan şeyler de; başkasının hey'eti olanlar, yani arızi nurlar ile başkasının hey'eti olmayan yani, mücerret nur olmak üzere ikiye ayrılır. Nur olmayan şeyler ise;  kapkaranlık cevher ve karanlık hey'etlerdir. Kapkaranlık cevherden anlaşılması gereken, ölçü ve şekildir. Karanlık hey'etlerden anlaşılması gereken ise, cismin özüne ait olmayan arazlar ve cisimler arasındaki oran türünden karanlık durumlardır. Berzah bir tür kaprakanlık cevherdir ve cisme karşılık gelir. Böylece berzahların bir tür nur olmadığı, onlarda ışığın ilave bir özellik olarak bulunduğu ve ışıklarını kaybedince yoklukta kalacakları anlaşılmış olunur. Yokluk yani karanlık, nurun yokluğudur. Berzahlar içerisinde nuru kaybolmayan Güneş gibi cisimler de vardır. Onlarda arızi nurlar bulunur. Arızi nurlar içerisinde, duyu ile algılanabilinenler kendiliğinden kaim değildir. Nitekim bunlar, kapkaranlık cevherleri varlık alanına çıkaran ışıklardır. Bu tür nur berzah ile kaim olduğundan, müstağni olmayan mümkün bir nurdur. Sühreverdi'ye göre; kapkaranlık cevherlerin birbirlerinden oluşmadıkları açıktır. Çünkü, onların hiçbirinin diğerine bir önceliği yoktur. O halde bunlar; varolmak için başka bir şeye ihtiyaç duyar ki, bu da mücerret nurlardır. Mücerret nurlar, duyusal olarak gösterilemez. Onlarda yön, boyut, ölçü bulunamaz. Mücerret nurlar kendilerini idrak edebilirler. İdrak, bir suret veya ilave nitelikle gerçekleşemez. Bir şeyin kendi zatından habersiz olmadığı varsayılırsa; onun zatıyla, zatını idrak etmesinin aynı şey olduğu anlaşılır. İdrak bilinçle gerçekleşir ve benlikten başka bir şey değildir. Böylece zatın, varlığını idrak eden bir benlik olmadığı; kendisi nedeniyle apaçık olduğu anlaşılır. Sühreverdi'ye göre idrak; özün dışında harici bir sebeple gerçekleşemez ve yalnızca kendini idrak eden şeyler nur olabilir. Benlik, açıklığın ve nur olmaklığın bizzat kendisidir. Kendini idrak etmek nurla gerçekleşir; insan için ise bunu sağlayan, canlılık ve bilinçtir. Böylece tüm duyusal şeyler yok olsa dahi, nurun varlığının aynen kalacağı anlaşılmış olunur. O halde bütün berzahlara varlığını veren soyut nur olduğuna göre; soyut nur, zatını idrak eden canlılıktır.

Sühreverdi; soyut nurların kapkaranlık cevhere ihtiyaç duymasa da, mahiyetlerinin muhtaç olduğunu ve bu muhtaçlığın sonluluk burhanı gereği bir yerde son bulması gerektiğini belirtir. Soyut nurlar bir yerde son bulur ki, işte bu Nurların Nuru'dur. Sühreverdi'ye göre zorunluluk; sadece zatından dolayı olan şeyi kasteder. Yani mümkün olan başka bir şeye bağlı iken (örneğin; mümkün olması zorunludur gibi); zorunluluk yalnızca öze bağlı bir şeydir. Bir şarta, zamana ya da duruma bağlı olarak zorunlu olan şeye gelince; o zaten, özünde mümkündür. İmkansızlık ve mümkünlük, birbirlerine karşıt durumlar değildir. Çünkü bu şekilde bakılırsa, mümkün olmayanın varlığı veya yokluğu zorunlu olabilir. Sühreverdi'ye göre bu, Meşşai felsefecilerinin düştüğü bir hatadır. Sühreverdi'ye göre zorunluluk; sadece zatından dolayı olan şeyi anlattığı gibi, tamamen akli bir şeydir de. Zorunlu ilişkilerde illetin malule önceliği de zamani değil, aklidir. Zorunluluk ve mümkünlük kendi başına kaim olamayıp, arazi bir niteliktir ve varlıktan önce gelirler. Sühreverdi burada, mantıkta da yeni bir yol açar. Ancak anlattığı bir çok şey gibi bunlar da; o dönemde anlaşılamamış ve yeterince yorumlanamamıştır.

Nurların Nur'u zorunlu bir varlıktır. Meşşai felsefesindeki zorunlu akıl veya saf akıla karşılık gelir. Onun yokluğunun mümkünlüğü düşünülemez. Çünkü eğer öyle olursa; varlığı da mümkün olurdu ki, bu durumda o bağımsız olamazdı. Ona bir araz veya hey'et ilişemez. Onun aydınlığı artamaz veya azalamaz. Zatını idrak eder ve bu idrak, ilave bir nitelikle gerçekleşemez. Nurların Nuru'ndan bir çokluk da oluşamaz. Karanlık hey'etler ve berzahlar da ondan oluşamaz. Çünkü bunların hepsi; Nurların Nuru'nun özünde bir değişim gerektirir ve onu bileşik bir varlık yapar ki, bu imkansızdır. Buradan hareketle Sühreverdi; alemin çokluğunu ve sürekliliğini, Meşşai felsefesinde varolandan farklı olarak geliştirdiği; yeni bir südur teorisiyle açıklar.  Buna göre Nurların Nuru'ndan tek bir şey südur eder ki, o da soyut bir nurdur. Onunla, ilk südur eden soyut nur arasındaki fark; yetkinlik ve noksanlık yönüyledir. Alıcı nurların yetkinlik dereceleri, verici nurların yetkinlik dereceleriyle farklılaşabilir. Tıpkı, Güneş ve lamba arasındaki fark gibi. Veya alıcı nurların alma dereceleriyle farklılaşabilir. Toprak ve kristal arasındaki fark gibi. Yani Nurların Nuru dışındaki tüm nurlar, yetkinlik ve noksanlık yönünden farklılaşırlar. Burada bunların tamamen zihinsel olarak anlaşılması gerektiğinin; dış dünyadaki karanlık durumlar ve berzahlar için bunun bir anlamının olmadığının, yokluğun bir derece barındırmadığının, onların kendi aralarında bu yönüyle farklılaşmadığının hatırlatılması gerekir. Ayrıca; Nurların Nuru'ndan tek bir şeyin südur etmesinin, bunun onda bir ayrılma veya değişim meydana getirdiği anlamına gelmez. Çünkü suret ve heyula birlikteliğinin reddedilişinde Sühreverdi'nin üzerinde durduğu gibi; ayrılma ve bitişme, ölçüyle kaim olan cisimsel şeylerin özellikleridir. Nurlar aleminde ölçü, boyut bulunamaz Sühreverdi'ye göre; en yakın nurdan da bir çokluk oluşamaz. Çünkü bu yine, mutlak varlığın özünde bir değişime neden olacaktır. Aynı zamanda nurlardan sürekli soyut nurların südur etmesi halinde Sühreverdi'ye göre; varlık hiçbir zaman berzaha ulaşamaz. O halde; en yakın nurdan bir soyut nur ve bir de berzah oluşmaktadır. Çünkü, en yakın nur da özünde muhtaçtır ve onun illeti Nurların Nuru'dur. Onun kendi eksikliğini idrak etme özelliği bulunmaktadır. Bunu da, Nurların Nuru'nu müşahade ederek gerçekleştirir. Bunu gerçekleştirirken, ona nispetle karanlıkta kalır. Bu müşahade durumunda; ona nispetle zatının kararmasından bir gölge oluşur ki bu, alemin kuşatıcı berzahıdır. Kuşatıcı berzahtan anlaşılması gereken şey, alemin mekanı oluşudur. En yakın nurun, mutlak nura muhtaçlığı altında; ondan bir soyut nur da südur eder. Kuşatıcı berzah; o en yakın nurun gölgesi, berzahla birlikte varolan nur da; o soyut nurun ışığıdır.

Sühreverdi'ye göre; Meşşai filozoflarının sınırlı soyut akıllar teorisi ve Batlamyus'un sınırlı ve kapalı evrenine dayalı kozmolojileri; alemin çokluğunu, feleklerin (gezegenlerin) hareketlerini, çakılı yıldızlar küresinin hareketlerinin sonsuzluğunu açıklayamamaktadır. Çünkü; özellikle çakılı yıldızlarda sınırlanamaz sayılar ve yönler bulunur. Bu durumda; çakılı yıldızların durumunu ne soyut akıllar, ne de üstün berzahlar açıklayabilmektedir. Çünkü burada; her bir özelleşmenin, kendisiyle özelleştiği bir yönü olmalıdır. O halde hakim nurlar yani soyut nurların sayıları; yüzbinlerce hatta sayının ötesine kadar uzanmaktadır. Her hakim nur, Nurların Nuru aracılığıyla üsttekinden ışık alır. Aynı zamanda; bir perde ve boyut olmadığından Nurların Nuru'nu da doğrudan müşahade edebilir ve ondan bir kez ışık alır. Aynı zamanda üstteki nurları da müşahade edebilir. Böylece, alttaki nurlara doğru ışık katlanarak sayının ötesine kadar gider. Böylece; hakim nurlardan müşahade edenlerin sayısına, nurların ve berzahların alma ve verme derecelerine bağlı olarak insanın aklıyla ölçülemeyecek hakim nur ve ışık südur eder. Böylece özellikle, yıldızlar alemindeki çokluğun açıklanma imkanı doğar.

Sabit yıldızlar sisteminin akli bir düzen olduğunu savunan Sühreverdi; insan bilgisinin sınırlarını aşan düzenlerin ve yıldızlar sisteminin varolduğunu söylemektedir. Nitekim ondan yaklaşık 400 yıl sonra modern bilimin kurucusu Galileo; teleskop yardımıyla ilk kez insanın görme sınırlarını aşan düzenler, yıldızlar ve uyduları gözlemleme imkanı bulmuştur. Sühreverdi'ye göre; uzay aleminin harikalarının ve feleklerin birbirleriyle ilişkilerinin sayıya sığmasının son derece zor olduğu bilindiğinde, bizim idrak edemediğimiz başka muhteşem yapıların bulunmasının önünde hiçbir engel bulunmadığı anlaşılacaktır. Sühreverdi daha da ileriye giderek; feleklere egemenliğini ve gücünü ulaştıranın yıldızlar olduğunu öne sürer ve Güneş'i göksel alemin reisi olarak tanımlar. Ve böylece çok erken bir dönemde, Copernicus'un Güneş merkezli evren sisteminin ilk adımlarını dile getirir. Sühreverdi; bilinen alemin sınırlarını sayının ötesine kadar genişletir, döneminin çok ilerisinde düşünceler dile getirir.

Sühreverdi'ye göre; Meşşai filozofları sınırlılık konusunu da eksik değerlendirmişlerdir. Sınırlılık ile kendisinin ötesinde daha mükemmelinin bulunduğu bir şey kastediliyorsa; hakim nurların nurları sonludur. Ancak eğer, bu nurlarla kendilerinden sınırsız sayıda eserlerin oluşması kastedilirse; bunların nurunun şiddeti sınırsızdır. Böylece Sühreverdi; Aristotelesçi sonluluk burhanına yeni bir yorum getirir. Bu daha önce söylendiği gibi; sonsuz en büyük sayıyı düşünmek yerine, sayıları sonsuza kadar saymayı düşünmek olan; Aristotelesçi bilgi kuramı yerine, Platoncu bilgi kuramının geçirilmesi gibidir. Hakim nurların sınırsız güçlerinin bulunduğu anlaşılınca; Nurların Nuru'nun sınırlandırılamayacak bir biçimde sonsuz olduğu bilinecektir. Sühreverdi'ye göre; nurlar evreninde bir yenilenme yoktur. Ancak; berzahların bulunduğu cisimsel doğa, sürekli bir değişim içindedir. Nurların Nuru zamanın dışındadır. Zaman da, Nurların Nuru dışındaki şeylerdendir. Bunun için; zamanın bir başlangıcı ve yaratımı yoktur. Tıpkı cisimsel doğanın veya nurun da yaratılmadığı gibi. Evren ezelidir. Nurlar evreninde öncelik ve sonralık ile südur; zamansal değil, akli şeylerdir. Zaman; aynı zamanda bir öncelik ve sonralık ilişkisi olarak ele alındığında, hareketin ölçüsü olmaktadır. Zamanda bir kopukluk veya kesintinin olması mümkün değildir. Çünkü bu durumda, zamanın sonrası ile birleşmeyen bir öncesi oluşur. Zaman, bir öncelik ve sonralık ilişkisi olarak akılda kavrandığında; onun durdurulamayacağı veya geri alınamayacağı açıktır. Zaman, bir yokluk da olamaz. Çünkü; bir şeyin yokluğu daha sonra oluşabilir. Zaman, kendisi ile birleşik sabit bir şey de olamaz. Böylece, zamanın bir başlangıcının olmadığı anlaşılır.

Sühreverdi'ye göre; südur ebedidir. Böylece, alem de bu süreklilik nedeniyle sürekli olur. Sühreverdi'ye göre alem; stabil değil, sürekli değişim içerisindedir. Varlıkta hareketlerin bütünlük içerisinde olduğunu söyleyenler Sühreverdi'ye göre, yanılgı içerisindedirler. Çünkü, ardışık hareketlerin toplanması imkansızdır. Hareket Sühreverdi'ye göre, sonsuzdur. Hareketlerin bir araya gelmesi de söz konusu olamaz. Sühreverdi'ye göre Aristotelesçi sonluluk burhanı; birimleri biraraya gelmesi ve bir düzen oluşturması mümkün olan varlıklar için geçerlidir. Oysa hareket, böyle kabul edilemez. Bu nedenle alemde, ölçülemeyecek kadar çok hareket bulunur. Bu konu Descartes'da, gemi örneğiyle açıklanmaya çalışılmıştı. Evrenin sürekli olduğu ve onda hiçbir sabit nokta bulunmadığı belirtilmişti. Sühreverdi burada, bir kez daha döneminin ne kadar ilerisinde olduğunu göstermektedir.

Sühreverdi kendi döneminde anlaşılamamış bir düşünürdür. Hatta onu şerh edenler dahi onu, yeterince hakkını veremeden yorumlamışlardır. Oysa Sühreverdi; felsefeyi bir araç uğruna yapmamış, yalnızca gerçeğe ulaşmak için yapmıştır. Bu nedenle; bu büyük düşünürün de, kendisi gibi cesur bir şekilde yorumlanması gerekiyordu. Neredeyse tüm döneminin ilerisinde olan düşünürler gibi Sühreverdi'nin hayatı da, teorilerini tamamen ortaya koyacak zamanı bulamadan çok erken bir dönemde sonlanmıştır.


REFERANS

Şihabüddin Es-Sühreverdi, Hikmetü'l İşrak, (çev) Eyüp Bekiryazıcı, İstanbul, Türkiye Yazma Eserler Kurulu Başkanlığı Yayınları, 2015














21 Aralık 2018 Cuma

Johannes Kepler'in Sonsuzluğu Reddedişi

Johannes Kepler
Aristoteles evreni canlı bir organizma olarak görmüştü. Onun evreninde doğa, devinim ilkesini kendi özünde taşımaktaydı. Galileo'nun daha sonra ortaya atacağı, devinimdeki değişmenin kuvvet değişimleriyle açıklanması gerektiği ilkesine karşıt olarak o; cismin serbest bırakıldığında nihai ereğine devineceğini ve durağan kalacağını varsayıyordu. Bu değişim, sadece bir değişim değil; belirli bir çaba, bir erek ve bir anlam dünyası olarak da tanımlanmıştı. Aristoteles evreni; oluş ve bozuluşun hüküm sürdüğü ve yerkürenin içinde bulunduğu ayaltı alem ile ezeli ve ebedi varlıklardan oluşup dairesel olarak devinen ve ayın üstünde olan gezegenler ve çakılı yıldızların bulunduğu ayüstü alem olarak tasarlar. Evrenin merkezinin yerküre olduğu, sonlu bir evren anlayışı ortaya koyar. Sonsuzluk Aristoteles'e göre, sadece potansiyel olarak varolabilir. Tözsel olarak bir varoluşu olmayan sonsuzluk; parçanın sonsuza kadar bölünebilme olanağı gibi, sadece bir imkan anlamında veya düşüncenin bir fonksiyonu olarak vardır. Bunu takip eden Aristoteles, mekanın büyüklüğünün sonsuz olamayacağını, ancak mekanın bölünebilirlik anlamında sonsuz olduğunu ileri sürer. Hiçbir uzam sonsuz parçalarına potansiyel olarak bölünebilse de, zamanın herhangi bir anında fiili olarak bölünemez. Buradan hareketle Aristoteles, evrenin mekan ve maddesinin sınırsız büyüklük olarak sonsuzluğunun varoluşunu yadsır. Aynı şekilde, evren üzerinde maddeden ayrı bir boşluğun varoluşunu da.

Yerkürenin evrenin merkezi olduğu görüşü karşısında, Copernicus tarafından salt matematiksel hesaplarla oluşturulan güneş merkezli evren teorisi ortaya atıldı. Copernicus sisteminde Güneş, evrenin tam merkezinde bulunur ve gezegenler onun çevresinde devinirler. Ancak yine de, evren Copernicus'da sonsuz değildir ve çakılı yıldız dizgeleriyle sınırlandırılmıştır. İtalyan gökbilimci Giordano Bruno tarihte önemli bir adım atarak, Copernicus'un güneş merkezli evren teorisini daha da ileriye götürdü. Bruno, yerel ve göksel tözler arasındaki nitelik farkını yadsıdı. Bu, geleneksel Aristotelesçi kozmolojiden kesin bir kopuşu temsil ediyordu. Çünkü; evrenin her noktası Bruno'ya göre, eşbiçimli olarak tasarlanmaktaydı artık. Bu, evrenin bir merkezi olduğu görüşünün reddedilmesiydi. Bruno'ya göre evren; esnek maddeyle dolu olan sonsuz bir uzaydır. Ona göre herşey, kendi içinden gelen dairesel devinimle aynı yasaya göre devinir. Yine bu, maddi Dünya'nın dışında bir ilk devindirici yani Tanrı anlayışının reddedilmesidir. Devinim, cismin özünden gelen yasalarla gerçekleşmektedir. Bruno'ya göre, herşeyi kuşatan töz; hem değişmenin devindiricisi olan değişmeyen madde, hem de onun kaynağı olan biçim, ruh ya da Tanrı'dır. Ancak bu Tanrı anlayışı; Aristoteles'in aşkın Tanrısı gibi değil, hem ilke hem doğaya içkin ve hem de tek parçayı aşan olarak nedendir. Bruno'ya göre, evren sonsuzdur ve her yerinde aynı yasalar hakimdir. Örneğin; galaksiler, yıldızlar, güneş sistemi gibi yapılar sonsuz sayıda ve sonsuza doğru uzanmıştır. - Bruno'nun evren anlayışı yine de organik olarak tasarlanmıştı, ancak bu çelişki evreni mekanik olarak tasarlayan Spinoza tarafından aşılmaya çalışıldı -. Bu yeni kozmoloji geleneksel değerlerin ve anlam dünyasının tamamen yıkılması anlamına geliyordu ve bu cesur gökbilimcinin de beklendiği gibi hayatı, kendisinin çokça etkilediği Spinoza gibi dramatik bir şekilde sonlanmış.

Johannes Kepler, Bruno'nun temel varsayımlarının ve özellikle evrenin sozsuzluğu görüşünün metafiziksel bir varsayım olduğunu gördü ve sonsuzluğu mantıksal bir çelişki barındırdığı gerekçesiyle reddetti. Çünkü Kepler'e göre de sonsuzluk, mantıksal olarak kavranılamaz ve hiçbir şekilde deneyimlenip gözlemlenemez. Kepler modern fiziğe ilk adımı atan bilimcidir. Çünkü Kepler, Aristotelesçi canlı, organik, niteliksel enerji anlayışı yerine; mekanik, niceliksel enerji anlayışını getirdi. Kepler; geleneksel yunan düşüncesindeki doğal hareket anlayışı yerine, her cismin doğası gereği durağan kalmaya eğilimli olduğunu söyleyerek, eylemsizlik yasasına giden yolda ilk adımı attı. Ayrıca Kepler, birinci yasasında yerkürenin Güneş çevresinde dairesel değil eliptik bir yörünge izlediğini ortaya attı. Bu, geleneksel devinim anlayışından da kopuşu temsil ediyordu. Çünkü, geleneksel kabulde dairesel devinim; tanrısal devinim ve sonsuzluğu imlediği için en yetkin hareket olarak kabul ediliyordu.

Kepler'e göre; Bruno'nun sonsuzluğu en uç noktalara götürdüğü gökbilimi ve eşbiçimli evren tasarımı mantıksal imkansızlık taşımaktaydı. Eğer Bruno'nun evren anlayışı kabul edilecek olursa, evrenin herhangi bir noktasındaki bir gözlemcinin evren üzerindeki görülerinin de eşbiçimli olması gerekmektedir. Buna göre örneğin; Sirius (köpek yıldızı) üzerindeki bir gözlemci Dünya'yı, tıpkı durağan yıldızların bize göründüğü şekliyle görmesi gerekir. Çünkü evren eş-biçimdeş ve sonsuz ise, durağan yıldızların dağılımı da eş-biçimdeş olması gerekir. Kepler'in çıkarımlarının en temel noktası; gökbiliminin görünenler üzerine konuşması ve optik yasaların dışına çıkmaması gerektiğidir. Kepler bu teorilerini geliştirdiği sıralarda henüz teleskop bulunmadığı için; yıldızların görülür yarıçaplarının, gerçek yarıçaplarına düştüğünü kabul etmekteydi. Ancak; yıldızlar çıplak gözle bakıldığında bir optik yanılsama içerir çünkü, çevresindeki ışık saçımları onların görülür yarıçaplarının olduğundan daha büyük görülmesine neden olur. Örneğin, teleskopla yıldız ve gezegenler 20 kat büyütüldüğünde; gezegenler 20 kat büyürken, yıldızlar ancak 2-3 kat büyümekteydi. Çünkü; çevrelerindeki ışık saçımları teleskopla engellenebilmiş, yıldızlar gerçek yarıçaplarına indirgenebilmişti. Ancak bu optik yanılsamadan Kepler'in henüz haberi olmadığı için, burada bir takım hatalı çıkarımlar yaparak; durağan yıldızları bizden eşit uzaklıkta kabul eder ve onların eş biçimliliğini yadsır. Eğer eş biçimli olsa ve görülen yarı çapları gerçek yarı çaplarına düştüğü kabul edilirse, aynı uzaklıktaki iki yıldız için; birbirlerinin yerkürelerinin içinden bakan gözlemciler için, bu yıldızların yerküreleri birbirlerine devasa büyüklükte görülmeleri gerektiğini ve bunun sonsuz yıldız dizgesi içinde düşünüldüğünde imkansız olduğunu ortaya atar. Daha sonra gelen yakın dönemdeki bazı fizikçiler, evrenin her yönden eşbiçimli olduğunu, bunun için; başka özdeklerden bakıldığında da aynı eşbiçimliliğinin korunması gerektiğini ortaya atmıştır. İşte bu tutum Kepler için tamamen keyfi ve bilimsel olmayan bir tutumdur. Burada belirtilmesi gereken şey, Kepler'in sonsuzluğu reddedişindeki bu hataya neden olan ama elinde olmayan gözlemsel yanılsamanın dışında; onun mantıksal kanıtlarıdır.

Kepler'e göre; sonsuzlukta alınan her noktanın sonsuz olarak ayrılması gerekir. Görülür bir yıldız sonsuz uzaklıkta olamaz; ne de görülmez bir yıldız sonsuz uzaklıkta olabilir. Çünkü bu, sonsuz büyüklükte bir cismin varlığını gerektirir ve böyle bir cisim de bulunamaz. Buradan Kepler'in sonsuzluğu reddedişindeki birinci mantıksal neden ortaya çıkar. Eğer evren sonsuz ise, Dünya ile herhangi bir yıldız arasındaki uzaklığın da sonsuz olması gerekir. Çünkü, sonsuzun tüm bölünen parçaları da sonsuzdur.

İkinci olarak Kepler; sonsuz içerisinde alınan bir cismin çapının da sonsuz olması gerektiğini ileri sürer. Örneğin; dört dakikalık bir açı altında görülen bir yıldız imlersek, böyle bir cismin genişliği, geometrik kurallar gereğince her zaman uzaklığın binde biri olur. Buna göre; eğer uzaklık sonsuz ise, yıldızın çapı sonsuzun binde biri olacaktır. Sonsuzun bütün bölünen parçaları da sonsuz olacağından, yıldızın biçimsiz olması gerekecektir. Bu durum, yıldız ister görülsün ister gözlenemesin geçerli olacaktır. Çünkü, çeperin tam bölünen parçaları kaplaması zorunludur. Ama çapı sonsuz olan bir çeperin kendisi de sonsuz olacaktır.

Üçüncü olarak Kepler'e göre; yıldızlar olmaksızın da sonsuz bir evren tasarlanamaz. Çünkü nereye bir yıldız koyarsanız koyun, yeryüzünden sonsuz bir uzaklıkta olursunuz. Yani, eğer yıldızları sonsuz bir uzaklıkta yaymaya kalksam bile, sonsuz bir evrende ardı ardına sonsuza kadar uzattığım yıldızların, bizimle aramızdaki mesafesinin hiçbir ayırt edici özelliğini bulamazsınız. Bu durumda, yıldızları sonsuza kadar uzatmamın uzam olarak hiçbir anlamı olmayacaktır. Yani; bir yıldızın başka bir yıldızdan, Dünya açısından daha uzakta olduğunu hiçbir şekilde öne süremeyeceğim. Çünkü, her yıldızla aramdaki uzaklık yine sonsuz olacaktır. Kepler'e göre mantıksal olarak, iki cisim arasında sonsuz bir uzaklık düşünülemezdir.

Yorumcular tarafından; sonsuzluğun mantıksal olarak reddedilişindeki Kepler'in çıkarımları doğru olarak kabul edilse de, onun sonsuzluk ile ilgili anlayışında bir takım eksiklikler ifade edilir. Kepler, Aristotelesçi bilgi felsefesini benimsemiştir. Ancak modern fizikçilerin yaptığı gibi; Aristotelesçi bilgi kuramı yerine, Platoncu bilgi teorisi geçirildiğinde sorun daha farklı görülür. Sonsuz Kepler'in de kabul ettiği gibi, sayının ve tüm ölçünün ötesi anlamında değil midir? Nasıl ki, en büyük sayıyı düşünemesem de, sayıları sonsuza kadar saymayı düşünemez miyim? Aynı şekilde; yıldızları sonsuz bir şekilde edimsel olarak yayamasam da, onları bir sona ulaşmaksızın koymayı zihnimde düşünemez miyim? Hatta ileriye giderek varlığın sonsuzluğunu değil de, ama yokluğun sonsuzluğunu tasarlayabileceğimi kabul edemez miyim?

Kepler bu çıkarımlarını, henüz teleskobun bulunmadığı bir dönemde yapmıştı. Galileo teleskop ile yaptığı gözlemlerde; daha önce hiç görülmemiş yıldızları, Jupiter'in uydularını keşfetti. Ancak bu olgu dahi, Kepler'in çıkarımlarını değiştirmesine neden olmadı. Kepler, gözle görülmeyen yıldızların teleskopla görülebilmesinin nedenini, onların görülenlerden daha küçük olmasına bağladı. Bu bir hatalı çıkarımdı, çünkü; yıldızlar diğerlerinden daha uzak olduğu için görünmemekteydiler. Ancak o dönemde; yıldızların görülememesinin nedeninin, görülenlerden küçük mü yoksa uzak mı olduğu seçeneklerinden birinin diğerine tercih edilmesinin hiçbir gerekçesi yoktu. İkisi de, o dönemdeki teknolojiyle aynı oranda geçerliydi. Ancak, Kepler'in mantıksal çıkarımları çok güçlü savlara dayanıyordu. Bunun için; Galileo'nun teleskobu ile görülebilenden daha ötesini görmesi Kepler için hiçbir anlam ifade etmiyordu. Çünkü; en gelişmiş teleskop dahi görme yapısının olgusal sınırlarını aşma olanağı verir, ancak onun özsel yapısını değiştirmez. Teleskop ile görünenden daha ötesi gözlemlenmiştir. Ama ötesinin ötesi değil, sonsuzluk ise hiç değil. Çünkü sonsuzluk Kepler'e göre, hiçbir şekilde gözlemlenemez ve mantıksal olarak dağrulanamazdı.


REFERANS

Ahmet Cevizci, İlkçağ Felsefesi, Ankara, Say Yayınları, 2016

Alexandre Koyre, Kapalı Dünyadan Sonsuz Evrene, (çev) Aziz Yardımlı, İstanbul, İdea Yayınları, 2014

Robin George Collingwood, Doğa Tasarımı, (çev) Kurtuluş Dinçer, Ankara, İmge Kitabevi, 1999