7 Şubat 2020 Cuma

Yılmaz Öner'in Prodeterminizm Teorisi II


II - Virtüel Gerçeklik ve Virtüel Zaman

İlk kısımda; gerçekliğin ve zamanın virtüel tasvirine ilişkin felsefi bir giriş yapıp, klasik determinizmin çöküşünün nedenlerini ve pozitivist ontolojinin doğanın gerçek determinizmini açıklamaktaki yetersizliklerini göstermeye çalışmıştık. Şimdi burada; Yılmaz Öner'in teorisinin ana varsayımı olan, gerçekliğin virtüel boyutunu açıklayıp, doğanın gerçek determinizmine doğru bir yola çıkacağız. 

Günümüzde pozitivizmi eleştirmek popülerdir, özellikle Türkiye'de. Ancak bu zavallı eleştirmenler; ideolojik saplantılarından hiçbir zaman kurtulamayacakları için, kendilerine ait özgün bir eleştiri ortaya koyamadıkları gibi; batının kendi pozitivist sistemine, yine batının kendisinin yaptığı eleştirileri tekrarlamaktan öteye de gidemezler. Pozitivizme olan nefretleri ideolojik sebeplerden, kendi bilimsel yetersizliklerinden olduğu için de çoğu; Yılmaz Öner'i tanımaz bile. Veya tanımak istemez. İlk bölümde prodeterminizme giriş olarak; Yılmaz Öner'in pozitivizme yönelik eleştirilerini açıklamıştık. Şimdi, teoriye daha bir derinlemesine bakalım.

Schrödinger ilk kez; bir elemanter taneciğin, kendi içinde titreşen bir dalga hareketi veya paketi olduğunu düşündü. Zamanın da, enerjinin bu üretilme veya tekrarlanma frekansına bağlı olduğu varsayılır. De Broglie ve Einstein; bu dalga paketinin enerji üreten bir sistem olduğunu düşündüler. Heisenberg; bu sistemin ürettiği enerjinin, bir müdahale sonucunda belirsizleştiğini gösterdi. Yılmaz Öner ise; bu madde paketinin, potansiyel bir enerji deposu olduğunu düşünür. Heisenberg objektif belirsizliğinin, bu kategori kavranmadan açıklanamayacağını ileri sürer. Virtüel gerçeklik olarak açıklayacağımız bu kategori aslında; klasik anlamda, mümkün varlık olarak ifade edilen şeye benzer. Ancak, onu tam olarak karşılayamaz. Çünkü, klasik anlamda olabilirlik denen kategoriden farklı olarak; virtüel gerçekliğin, zihinsel olarak tasarlanmasına gerek yoktur. Klasik anlamdaki mümkün varlık, maddesel gerçeklikten yoksun iken; prodeterminist anlamda virtüellik, henüz fiilleşmemiş olanların maddesel gerçekliği içinde yer alır. Üstelik önceden zihinsel olarak tasarlansın ya da tasarlanmasın. Bu nedenle; klasik anlamda olabilirlik kavramı erekselci bir yaklaşımdır ve nicel olarak tanımlanamaz.

Hiç düşündünüz mü? Yaşadığınız her aktüel durumda gerçekleşen anda yani; sintagmatik, ardışık dizilimli, boylamsal saat - zaman boyunca gerçekleşen her anda ve aktüel her anınızı paralel dikey bir eğri olarak kesen yani; saat - zamana dikey, enlemsel, paradigmatik ve bir olanak deposu olarak sonsuz enerji alternatiflerinin bulunabileceğini. Ve işte bu her virtüel gerçekliğin; içinde geçirdiği bir virtüel zamana sahip olabileceğini. Üstelik bu tüm virtüel alternatif gerçekliklerin içinde yayıldığı, hangi virtüel olanağın aktüelleşeceğinin kendi iç geometrik koşullarınca belirlenen; bir zaman enlemine sahip olduğunu. 

İşte Yılmaz Öner'e göre; doğanın gerçek determinizmi, doğanın bu iç geometrisinde aranmalıdır. Her aktüel gerçekliğin yeniden kendini üretebilmesi veya iç özdeşlenme yeteneğini de o; maddenin yaşar kalma olasılığı olarak tanımlar. İşte burada özdeşlik ilkesi, klasik anlamdaki gibi soyut bir kavram değil; bir yetenek ve bir olasılık olarak tanımlanır. Olasılık ise; Tanrı'ya bırakılmışlık, kayra, kaos, nihilist bir beklentisizlik, belirsiz bir özgürlük demek değildir. Aksine olasılık; belirli matematiksel kurallar çerçevesinde, yasalaştırılıp tanımlanabilinen objektif bir büyüklüktür. Yılmaz Öner'in de belirttiği gibi; bilim, başı boş gözüken alanları bile başıboş bırakamaz. Peki madde parçacığı veya enerji; aktüel durumda kendi gerçek durumunu tam olarak yansıtamıyorsa, onun kendisiyle özdeşlenme olasılığı nasıl bulunabilinir? İşte, prodeterminizmin temel sorusu budur. Bunun için de öncelikle; Yılmaz Öner'in zaman enlemi kavramını açıklayalım.

Ölçücü bir A sistemini ve ölçülen bir O sistemini ele alalım. A sisteminin zamanı fiili ve aktüel bir zamandır. Aktüel zamanı 'k' ile göstereceğiz. Bu k'ların sıralandığı doğruya, zaman boylamı diyelim. Zaman enlemi; O sisteminde, bu doğruyu dikey kesen bir eğridir. Zaman enlemi; virtüel anların sıralanışını içerir ve doğru değil, bir eğri şeklinde dağılır. Virtüel zamanı 'T' ile gösterelim. Yani T'ler, zaman enlemi üzerinde yayılmışlardır. Zaman enlemi üzerinde yayılan T virtüel anların hepsi; dikey olarak kestiği bir ve aynı aktüel k anına tekabül ederler. Yani; bir ve aynı k anında bulunan enerji alternatiflerinin içinde yayıldığı bir eğri üzerindedirler. Bu yayılımı da; T(i = 1, 2, 3...) şeklinde gösterelim. Schrödinger fonksiyonuna uygun olarak; bir ve aynı k anına tekabül eden T virtüel anlarına enerji veren, bir 'H' operatörü tanımlayalım. Her Ti virtüel zamanına karşılık gelen, gerçekleşebilecek birer Hi olanağı mevcuttur. Bu virtüel alternatiflerden her biri, belirli bir olasılık ölçüsünde; virtüel gerçeklik olmaktan çıkıp, fiilen gerçekleşme durumuna gelebilir. Bu olasılığı; 1/R olarak gösterelim. Yılmaz Öner'e göre; sisteme dıştan, yani aktüel k anından bakıldığında; 1/R, bütün virtüel anlar için aynı ve eşittir. Yani belirli bir k anında; k ile 1/R arasında hiçbir ilişki yoktur. 1/R, T ve H'lerde aynı anlama geldiğinden; bu olasılık, bütün H değerleri için de aynı olacaktır. Bu; O sisteminin, A sistemindeki k anından bakıldığındaki görüntüsüdür. Ti anları ve H operatörünün bu anlara birebir tekabül eden olanaklarının hepsi, bir ve aynı aktüel andadır.

Erwin Schrödinger
Ölçülen O sisteminde; ölçen A sistemindeki bir ve aynı k anına tekabül eden T virtüel alternatiflerinin, belirli bu k anından bağımsızlığının yanında; virtüel anların bir de kendi aralarındaki farklılığını sağlamak üzere şekillenen, sistemin içsel durumu vardır. Bu, O sisteminin içsel görüntüsüdür. Tanımladığımız k aktüel anlarında, belirli bir an tanımlayalım. Buna kj diyelim. Her kj de sadece tek bir Ti gerçekleşeceğinden ve bunlar da (j = 1, 2, 3...) şeklinde sıralanacağından, sistemin iç görünümü; gerçekleşen her Tij anında, sistemin ayrı bir karar verircesine, kendi geçmişini yıkarcasına davranışını yansıtır. Klasik determinizm böylece geçersiz kalırken; k anına özgü bir vuku olayının aktüel olarak gerçekleşmesi, komşu vuku olayından yaptığı sapma ile orantılı olarak belirecektir. Böylece prodeterminizm teorisi; kj (j = 1, 2, 3...) şeklinde tasvir edilen aktüel anlar boyunca yer alan, Lj (j = 1, 2, 3...) zaman enlemlerine özgü geometrik ilişkilerden doğacaktır. Burada L, zaman enlemini; j ise, virtüel alternatifler içinden aktüelleşmiş olanları temsil eder. Burada üstadın teorisindeki virtüel anların, k aktüel anından mutlak bağımsızlığı göze çarpacaktır. 

Biz ilk bölümde, etkileşimsiz varlık alanlarının varoluşta çelişki barındırdığını; ister aktüel olsun, isterse de virtüel; mutlak bağımsız bir gerçekliğin varoluşta imkansız olduğunu söylerken, teorinin bu yönünü kastediyorduk. Ayrıca burada; gerçekliğin ölçen ve ölçülen olarak ayrılması da hatalı gözükmektedir. Çünkü biz her sistemin, aynı zamanda hem ölçen ve hem de ölçülen olduğunu düşünüyoruz. Yani; bu iki nitelikten birinin herhangi bir varlıkta tek başına bulunamayacağını. Ölçümün bir müdahale anlamına gelmesinden dolayı da; arızanın karşılıklı olduğunu. Ancak okuyucunun Yılmaz Öner'e odaklanmasını istediğimiz için; bu konuyu burada bırakıp, üstadın teorisine devam edelim.

Batı felsefesinin madde tasarımı çoğunlukla; kaskatı evrimsiz bir uzay - zaman üstüne oturan töz kavramına dayanmaktadır. Ancak Yılmaz Öner'e göre madde; böylesine bir üst yapıya gerek duymaksızın, özdeş olmayan bir uzayın; özdeşmezlikten özdeşliğe ve tersine karşıt hareket içerisinde oluşup başkalaşan, diyalektik ve evrimsel bir meydana gelme süreci koşullarına dayanır. Madde, sürekli bir değişim ve evrile devrile ilerleyen başkalaşım içerisindedir. Böylece Yılmaz Öner'e göre; maddenin iki niteliğinden bahsedebiliriz. Bunlar; etkenlik ve içbiçimdir.

Etkenlik; biçime giren veya biçime enerji veren operatördür. Bunu; H operatörüyle sembolleştirmiştik. İçbiçim; enerjinin büründüğü potansiyel, tümüyle fiili duruma geçmeyen bütündür. İçbiçimi, maddenin değişiminde yatan bir sabit olarak düşünebiliriz. Enerji veren H operatörünün bütün olanakları; yani Hi değer olanakları aynı aktüel anda fiili olarak gerçekleşmek üzere bekleşen, Ψ şeklinde gösterilen potansiyel bir bütün oluştururlar. Bu enerji operasyonu ile önceden hazır ve enerjiden yoksun Ψ ham malzemesi üzerine, H dinamik ürünü etki ederek; dinamik ve enerji yüklü ürün ortaya çıkmaktadır. Buna; HΨ Schrödinger operasyonu diyebiliriz. Çünkü Ψ; Schrödinger şemasını temsil eder. Ortaya çıkan HΨ dinamik ürünü; operasyonun birinci aşamasıdır. Burada Yılmaz Öner'e göre; birinci aşamayla aynı anda ve ters yönde etki eden, Ψ potansiyelinin objektifleşmesini sağlayan, ikinci bir operasyon veya aşama daha vardır.

İkinci aşama; H enerji veren operatörün, virtüel Ψ içbiçimi tarafından dışlanmasıdır. Bu potansiyelin, enerjiyi yüklendiği anda oluşan dinamik üründen; yine enerjiyi, objektifliğini korumak adına ters yönde kullanarak çıkarmasıdır. Kendisini enerjiyi yüklenmeden önceki ilk haline, ama enerjiyi kullanarak indirgemesidir. Böylece; HΨ den enerjiyi dışlayacak yönde, yeni bir operatörden söz edebiliriz. Bu operatörü H olarak gösterelim. Bu operatör; HΨ den enerjiyi geri alıcı, yani Ψ içbiçimini objektifleştirici operatördür. Bu iki operasyonun aynı anda gerçekleştiği unutulmamalı. Sonuçta iç özdeşlik denklemi olarak ortaya şöyle bir ifade çıkacaktır;
                                                                          
H  (HΨ)  =  Ψ

Bu denklem şunu ifade etmektedir. Maddenin nötr ve farazi bir içbiçimden enerji yüklenerek dinamik bir ürün haline gelişini, farazi iç biçimin enerjinin objektifliği nedeniyle objektiflik kazanmasını, aynı anda ters bir etkiyle tekrar içbiçime ancak dinamik ürünün objektifliğini korumuş olan bir içbiçime dönüşünü anlatmaktadır. Birinci aşamada varsayımsal olarak tasarlanan içbiçim, ikinci aşamada; sistemin o anda bıraktığı ani kesit, ani obje olarak belirir. Bu ani kesit; enerji operatörünün tüm virtüel olanaklarını kapsar. Böylece; Schrödinger tip 1 operasyonuna Yılmaz Öner'in eklediği tip 2 operasyon ile miras kalan, virtüel değerler deposunun geometrisi tasarlanmaktadır. Bu miras kalan geometri; yukarda bahsettiğimiz zaman enleminden başka bir şey değildir.

Yılmaz Öner'e göre; doğadaki her olay, 1. operasyondaki gibi ortaya çıkan dinamik bir üründür. Bilgi dediğimiz şey ise; H  (HΨ)  =  Ψ denklemiyle ifade edilen durumun ta kendisidir. Yani dinamik ürünün, objektif biçimlere indirgenmiş halidir. Objektif bilginin imkanını sağlayan şey; bu türden bir iç özdeşlik denklemidir. Bu; bilgi edinen özne karşısında, farazi içbiçimin sabit kalışını ifade eder. 

Yılmaz Öner'e göre; H nin dinamik değerlerini kendine yansıtma, yani objekleştirme işini içbiçim; kendi geometrisine göre yapacaktır. Böylelikle; bilginin imkanını sağlayan ve içbiçimin objekleşmesini sağlayan H operatörü aynı zamanda; H giriş enerjisinin, zaman enlemine göre dağılımını sağlayan operatördür. Bu operatör aynı zamanda; HΨ dinamik ürünün, herhangi bir zaman anına tutuklanmasını da sağlar. Zaten iç özdeşlik denklemi; bir ve aynı anda gerçekleşen ani bir denklemdir. 

İç özdeşlik denkleminin prodeterminizm içerisinde, ana bir işlevi daha vardır. Bu; T(i = 1, 2, 3...) olarak gösterilen virtüel anların içerisinden ele alındığında, bu denklemin uğrayacağı sapmalar; (1/R) şeklinde Yılmaz Öner'in ifade ettiği, gerçekleşme ölçeğinin denklemine ulaşılmasını sağlayacaktır. Bu denklem bize; bir ve aynı aktüel ana ait, henüz gerçekleşmemiş Ti gibi herhangi bir virtüel anın; (1/R)i olasılık değerini verecektir.

Bir sonraki bölümde de; Yılmaz Öner'in, olasılığın bu ana diferansiyel denklemi arayışını açıklamaya çalışacağız. Bu yazılarımızda; üstad Yılmaz Öner'in oldukça kompleks ve bu konulara aşina olmayanlar için de oldukça karmaşık ve anlaşılması zor olan; ancak dünya genelinde, günümüzün en önemli felsefi ve fizik teorilerinden olan; prodeterminizm teorisini, en yalın ve anlaşılır şekilde açıklamaya çalışıyoruz. Bir sonraki bölümde de buna devam edeceğiz.


REFERANS

Yılmaz Öner (1985), Pozitivizmi Eleştirmek, İstanbul, Metis Yayınları.

Yılmaz Öner (1994), 'Zamanın Yapısallaştırılmasına İlişkin Felsefi Temeller ve Saat - Zamanın İvmelenmesi', Zaman Nasıl İçimizde Niçin Dışımızda, (der) Yılmaz Öner, İstanbul, Evrensel Basım Yayın.

Yılmaz Öner (2000), 'Diyalektik: Olasılıktan Determinizme Doğru', Fizik ve Felsefe, (der) Yılmaz Öner, İstanbul, Belge Yayınları.

7 Ocak 2020 Salı

Yılmaz Öner'in Prodeterminizm Teorisi I

Yılmaz Öner

I - Klasik Determinizmin Çöküşü ve Pozitivist Ontolojinin Eleştirisi

Buradaki yazılarımızda; Türkiye'de yetişmiş, içinde bulunduğumuz dönemin en önemli felsefeci ve bilim insanlarından olan Yılmaz Öner'in; tamamen kendisine ait olan Prodeterminizm (Probabilist Determinizm) teorisini ve onun özgün gerçeklik ve zaman kavramlarını açıklamaya çalışacağız. Bu teoriyle, doğanın yeniden determine edilme imkanını göstermeye çalışacağız. Çünkü determinizm; insanların kör inançlarından, duygusal beklentilerinden, yapay ihtiras ve korkularından arındırılması demektir. Şimdi ilkin; onun bu teorisinin kuramsal yaklaşımını açıklamaya çalışalım.

İster skolastik gelenekten gelen doğaya aşkın erekselci bir determinizm olsun, isterse de Newtoncu modern fiziğe dayalı doğaya içkin yasalara göre oluşturulan bir determinizm olsun, bütün klasik deterministik ortak varsayım şu ilkenin üzerine kuruludur; ölçülen bir sistem için, ölçülen dinamik değişkenin ölçüm sonrasındaki belirli bir değerini kullanarak, ölçme öncesindeki belirli bir değeri bulunabilinir. Ölçülen sistemin bu özelliğinden dolayı söz konusu dinamik değişken; ölçme öncesinde ve sonrasında da fiilidir. Ancak kuantum teorisine göre; ölçüm denen olay, doğaya yapılan bir çeşit müdahaledir. Bu nedenle ölçüm öncesi ve sonrası arasındaki anlar için, kategorik bir ayrım yapılması zorunludur. Bu nedenle, ölçüm sonrasında ortaya çıkabilecek değerler için kuantum teorisine göre; kesin değil, sadece bir olasılık derecesi olarak söz edebiliriz. Yani söz konusu dinamik değişken bu teoriye göre; ölçüm öncesinde fiili olarak mevcut değil, potansiyel ya da imkan olarak mevcuttur. Kuanta teorisindeki bu varsayımın temelinde ise, Werner Heisenberg'in belirsizlik ilkesi yatar.

Kısaca belirsizlik ilkesine göre; her ölçüm, madde parçacığının enerji koordinatlarına yapılan bir çeşit müdahaledir. Örneğin; bir taneciğin hızının ölçülebilmesi için ona ışık gönderilmesi gerekir. Ancak bu da bir tür enerji ivmelenmesi demek olduğundan, tanecik konumunu sonsuz derecelerde değiştirir. Yani konum, hızın ölçülmesi derecesinde belirsizleşir. Bunun anlamı da; maddenin hiçbir zaman kendi doğası nasılsa öylece, yani özsel olarak gözlemlenemeyeceği demek oluyor gibi gözüküyor. Ancak bu yorum Yılmaz Öner'e göre; pozitivist ontolojiye mahkum olan doğa bilimcilerinin ve onun sözünden çıkamayacak ve zaten felsefi bir düşünüş sisteminden de yoksun olan tebaasının çaresizliğidir. Doğanın özsel yasalarının hiçbir zaman bilinme imkanı yoksa bilimin; hastalıklı inançlara dayalı spekülasyonlar yapan din adamlarından, kahve telvesinden geleceği görmeye çalışan falcılardan ne farkı kalır. Bir de; doğanın zaten böylesine özsel ve belirli yasaları yoktur, diyen bir düşünce yönelimi vardır ki; bunların düşüncesinin 'ben varsam gerçek vardır' diyen, duygusal belirlenimlere boğulmuş solipsistlerden farkı pek yoktur. Bu ve bir çok düşünce yönelimlerini, aklın çarpıtılma düzeyleri olarak yazılarımızda sınıflandırmıştık. Şimdi tekrar üstad Yılmaz Öner'e dönelim.

Yılmaz Öner'e göre; Heisenberg'in yukarda kısaca açıklanan bu belirsizlik ilkesinin, klasik determinizm ve onun dayandığı pozitivist ontoloji içerisinden açıklanma imkanı yoktur. Hatta kuanta teorisi dahi; kendisini pozitivizmin bu egemen etkisinden kurtaramadığı için, indeterminist bir teori olarak kalmak zorundadır. Çünkü pozitivist ontoloji gerçekliği; fiili olarak olmuş bitmişlerin, fiili ve statik olarak işleyen saat - zaman boyunca ardışık ve tek yönlü sıralanması olarak görür. Oysa üstada göre bu fiili gerçeklik kategorisi, gerçekliğin sadece bir yönüdür. Maddenin içsel dinamiğinde, bu fiili gerçekliğin de üretildiği bir olanaklar deposu, yani virtüel gerçeklik kategorisi bulunur. Böylece gerçeklik; bu iki kategoriyi de birlikte içeren, sonsuz enerji alternatiflerinden oluşan bir olanaklar deposudur. Şimdi bu noktayı detaylıca anlatmadan önce, klasik determinizmin Heisenberg'in belirsizlik ilkesini neden açıklayamadığını detaylandıralım.

Pozitivist ontolojinin gerçeklik kategorisine bağımlı klasik determinizme göre belirsizlik; örneğin, bir A sistemindeki tanecik sayısının çokluğuna dayanmaktadır. Koordinat ikilisinin kesin bir şekilde belirlenme olanağı vardır. Ancak pratikte karşılıklı etkileşim çok fazla olduğu için belirsizlik, öznenin bilgi edinme araçlarından doğan bir kusur olarak görülür. Bu belirsizlik tipinden doğan olasılık; bir olayın sabit ritimli bir zaman boyunca, yani aktüel saat - zaman boyunca tekrarlanma sıklığına dayalı ve istatistiksel anlamlıdır. Bunun için belirsizliğin doğanın içsel yapısından değil, gözlemcinin ölçüm koşullarındaki yetersizlikten doğduğu düşünülür. Bu türden belirsizlik, subjektif bir belirsizliktir. Oysa Heinsenberg objektif belirsizliğinde söz konusu olan; gözlemcinin koşullarına dayanmayan, doğanın kendisinde varolduğu varsayılan objektif bir belirsizliktir. Ancak bunun, bir varsayım olduğunun altını çizelim. Zaten her şey, başlangıçta bir varsayımdır. Çünkü zaten; pozitivist ontolojinin gerçeklik kavrayışının yetersizliği de, bir çeşit gözlemcinin bilgi eksikliği değil midir? Zaten üstadın amacı da; Heisenberg belirsizliği karşısında çaresiz kalan pozitivist ontolojinin yetersizliklerini ortaya çıkarıp, doğayı tekrar determine etmektir.

Werner Heisenberg
Pozitivist ontoloji eylemlerin sadece; fiili, ardışık, diakronik zaman boyunca zincirlenmiş bir devinim halinde anlaşılabileceğini düşünür. Bunun için pozitivist yöntem, fiili gerçeklik dünyasındaki sabit ritimli işleyen saat - zaman içinde hapsolmuştur. Oysa bu gerçeklik, maddenin sadece bir yönüdür. Maddenin asıl gerçekliğini temsil eden durumu; onun ani, yani bir ve aynı andaki gerçekliğidir. Bu durum; genel madde veya enerji deposu diyebileceğimiz üretim sisteminin, bir tek an ile sınırlanan özel durumudur. Ani gerçeklik; genel maddenin bir anlık temsil edildiği fiili gerçeklik ile alternatif olanaklar deposunu içeren virtüel gerçeklik arasındaki bir perdedir. Pozitivist ontoloji ise; bu ani gerçekliğin ne olduğunu sormadan, onun doğanın içsel durumu içerisinde nasıl yapılandığını düşünmeden; bu ani durumun fiili ve ardışık bir zaman içerisinde sıralanmasını bekler. Maddenin gerçekliğinin de ancak, bu sıralanış içerisinde anlaşılabileceğini öne sürer. Oysa ani gerçeklik dediğimiz bu kategori; kendisini virtüel olanaklardan yalnızca o an için bir tanesiyle açığa vurur ki, o da zaten fiili olarak gerçekleşmiş bir tek olanaktır.

Virtüel gerçeklikten şu anlaşılmalıdır; henüz fiili olarak gerçekleşmemiş, ancak her an fiili olarak gerçekleşmeye hazır, maddenin içsel geometrisinde ve yine virtüel bir zaman enlemi içerisinde enlemsel olarak sıralanmış, sonsuz enerji olanaklarıdır. Aktüel gerçeklikten ise şu anlaşılmalıdır; virtüel bu gerçeklikler içerisinde, maddenin genel enerji durumunu temsil etmeye elverişli olduğu, doğanın yine kendi belirli yasalarınca belirlenmiş olan ve fiili olarak işleyen tek bir enerji alternatifi.

İşte pozitivist ontoloji Yılmaz Öner'e göre; ani gerçekliği, virtüel ve fiili gerçeklik arasındaki bir ani kesit olarak anlamamaktadır. Ani gerçekliğin yalnızca, fiili gerçeklik kategorisinde olduğunu düşünür. Yani gerçekliğin kendisini değil, onu temsil eden temsilciyi izlemektedir. Çünkü pozitivist ontolojinin tek yönlü kavrayışında, gerçekliğin bütününü oluşturan fiili gerçeklik aslında; maddenin genel enerji durumunu, o an için temsil eden bir temsilciden başka bir şey değildir. Bunun için pozitivizme göre; gerçekliğin duyusal olarak görüneni dışında, hiçbir alternatifi yoktur. Aynı şekilde zamanın da, fiili olarak işleyen sabit ritimli saat - zaman boylamı dışında işleyen, hiçbir devinimini düşünemezler. Oysa fiili olarak işleyen zamanın dışında, maddenin kendi içsel koordinatlarında yapılanmış bir zaman enlemi ve buna göre şekillenen bir içsel değişim yönü vardır. Bu nedenle; kuantik sistemlerde olan, yukarda bahsedilen bu objektif belirsizlik karşısında şaşkınlığa uğrarlar. Bu belirsizliğin, onların ontolojik sisteminde açıklanma imkanı olmadığı için de, doğayı suçlamaya başlarlar.

Oysa ani gerçeklik Yılmaz Öner'e göre; zaman içerisinde yayılmaz, sintagmatik bir dizilim oluşturmaz. İster düşünsel, ister maddesel olarak tasarlansın; doğanın alternatif enerji durumlarından oluşan içsel bir dünyası vardır. Ve bu dünya da kendisini, aktüel gerçeklik ile dışa vurur. Maddenin aktüel ve virtüel gerçeklikleri işte bu depoda üretilir. Doğanın gerçek determinizmi; aktüelleşen bu temsilcilerdeki ardısıralanma ile değil, doğanın içsel bu olanaklar deposunda üretilir. Olgular dünyası yani fiili gerçeklik dünyası, kendisini yeniden üreten bir determinizme sahip değildir. Çünkü buradaki gerçeklik, belirlenmiş bir gerçekliktir. Ancak, virtüel alternatifler arasındaki enerji operatörü tarafından belirlenmiştir. Yani aslında yaşam denilen şey veya içinde bulunduğumuz zaman; maddenin kendisini yeniden üretemediği bir dünyadır. 

İşte Yılmaz Öner'in insan düşüncesini sürüklediği bu yönelim inanılmazdır. İnsanlar varolduğundan beri varoluşu; hep bir döngü veya ilerleme olsa bile kendi kendisini üreten, kaynağını ya Tanrı'dan ya da kendi içsel ilkesinden alan bir koruyucu güç ile yapılanmış bir özellik olduğunu düşündüler. Yani varoluşu, hep varoluşla açıklamaya çalıştılar. Oysa varoluş denen şey; bizim yazılarımızda açıklamaya çalıştığımız şekliyle, sonu gelmesi mümkün olmayan bir tükeniştir. Yani varlık ister virtüel olsun isterse de aktüel, yokluğun bir istisnai durumudur sadece. Canlılık ise; varoluşun ileri aşaması, yani artan bir devinim veya artan bir istisnadır. Üstad buraya kadar ileri gitmez. Ancak; varoluşun deviniminin bir yönü olduğunu ve bunun sonsuz bir süreç olduğunu, bu devinimin yalnızca fiili gerçek içinde anlaşılamayacağını, gerçekliğe bir bütün olarak bakılması gerektiğini; fiili gerçeliğin ise, sadece anlık bir gösterim olduğunu çok özel bir şekilde sezer.

Yılmaz Öner'e göre yukarda açıklandığı gibi; maddenin dış dünyası dediğimiz fiili gerçekliğinde, bir üretim mekanizması ve belirleyicilik yoktur. Yani bir olgunun özdeş kılınabilmesinde, onun fiili etkinliği veya niteliğinin hiçbir rolü yoktur. Olgular, genel maddenin ani gerçekliği içerisinde oluşurlar. Fiili gerçeklik ise; bu olmuş bitmiş normların temsil edildiği bir sahnedir. Pozitivizmi yanıltan ise; işte bu sahnenin, tek gerçeklik kategorisi olduğu sanılmasıdır. Fiili gerçekliğin burada pasif ve edilgen olarak tasvir edilmesi, bize oldukça sorunlu geldi. Bunun bizce iki temel sorunu vardır. Birincisi; bu türden bir gerçeklik, etkileşimsiz bir varlık demektir ve varolmanın tanımına çelişki içerir. Biz örneğin; Tanrı kavramının bu nedenle varolmaya çelişki içerdiğini yazılarımızda açıklamaya çalışmıştık. Fiili gerçeklik kategorisi yalnızca etkiye uğramasından dolayı dahi bile, ani gerçekleşme olasılığı veya yaşar kalma olasılığı üzerinde bir etkileşim içerir. 

İkincisi; mikro ve makro alem arasındaki ikililiğe benzer şekilde, Yılmaz Öner'in aktüel ve virtüel gerçeklik ayrımındaki bu aktüellik durumu, bu ikililiğin farklı şekilde yeniden üretilme riskini içerir. Bu risk teoride olmasa da, uygulamada vardır. Kuanta teorisinin Aristoteles'in ay üstü ve ay altı alem arasında yapmış olduğu varlık ikililiğine benzer bir şekilde; varoluşta farklı yasalara göre işleyen, iki farklı varlık durumu ortaya çıkarma riski taşıdığını belirtelim. Böyle bir şey her zaman, varoluşta bir çelişki olarak yorumlanmalıdır. Farklı yasalara tabi varlık alanlarının bulunması, yani varlıkta özsel bir ayrımın bulunmasının mantıksal bir çelişki olduğunu daha önce göstermeye çalışmıştık.

İşte Yılmaz Öner'in prodeterminizm teorisinin özü; doğanın gerçek determinizmini, maddenin bu içsel sonsuz potansiyel deposunda aramasıdır. Determinizm ise; maddenin bu içsel koordinatlarında bulunan zaman enlemindeki enerji olanaklarının geometrik ilişkilerinden doğacaktır. Yılmaz Öner'e göre; pozitivist ontolojiye bağımlı bütün determinizmler başarısız kalmak zorundadır. Hatta kuanta teorisi dahi; kendi ürettiği belirsizlik durumlarını açıklamakta yetersizdir. Peki neden?

Çünkü kuanta teorisi dahi, pozitivist ontolojinin etkisinden sıyrılmış değildir. Bunun için; ölçülen sistemin ölçen sistemden tamamen bağımsız, kendisine ait virtüel olanaklar deposu halinde bir iç geometrisine sahip olduğunu kavrayamaz. Böylelikle kuanta teorisi; sistemin kendi içindeki enerji alternatiflerinin fiili olarak gerçekleşme olasılığını, eşit olarak varsayar. Oysa Yılmaz Öner'e göre bu, hatalı bir yaklaşımdır. Çünkü; doğadaki bu potansiyel depodaki olanakların hepsinin kendisine ait ayrı bir gerçekleşme ölçeği ve olasılığı vardır. Bunun için kuanta teorisi de; ölçülen sistemin gerçekleşme alternatiflerinin dağılımını, ölçülen sistemin kendisinin içsel zamanına değil, ölçen sistemin içinde bulunduğu duvarda asılı duran saatin zamanına mahkum etmiştir. Kuanta teorisi de ölçüm olayını; bir müdahale veya arıza olarak kavramaktan uzaktır.

İşte Yılmaz Öner'in özetlediğimiz buradaki düşünceleri, onun ne kadar önemli bir fizikçi olduğunu ortaya koyar. Her ne kadar üstadın savunduğu ölçülen sistemin, ölçenden mutlak bağımsızlığı bizim açımızdan büyük bir problem ve hata olsa da; P gerçekleşme veya ani olasılık ölçeğini, her enerji alternatifinin kendi özel durumuna göre, dinamik bir şekilde kurar. Ancak ilerledikçe görülecektir ki; virtüel düzeyde dinamik olarak kurulan P olasılığı, fiili dünyada oldukça statik bir konuma düşecektir. Örneğin; bir virtüel alternatifin ani gerçekleşme olasılığı ile yerini kaybetmesi beklenen fiili gerçekliğin yaşar kalamama olasılığı özdeş kılınacaktır. Burada teorinin kendi içerisinde tutarlı olduğunu söyliyelim. Ancak tutarlı olsa da, hatalı bir yönü bulunmaktadır. Bu da; fiili gerçekliğin oldukça statik olarak formüllendirilmesinden kaynaklanmaktadır. Oysa, ölçen sistemin de sahip olduğu sonsuz olanaklar deposu yok mudur? Aynı şekilde ölçülen sistem de, fiili bir gerçekliğe sahip değil midir ve bu etki zaten bu gerçeklik üzerinden yürümüyor mu? Bu etki zaten aynı an içinde gerçekleşiyor. Bu yüzden bu etki, neden tek yönlü olsun veya neden bir karşı etki olmasın? Yani, ölçüm sonucunda ortaya çıkan arıza neden sadece ölçülen sistem için geçerli olsun?

Bu soruları neden sorduğumu Yılmaz Öner ile ilk defa karşılaşan birisi, henüz teorisinin şu ana kadar anlattığım kısmı içinde anlamayabilir. Çünkü bu sorular; daha ileriki bölümlerde anlatacağım durumlar ile ilgilidir. Çünkü aslında; her şeyin her şeyle bir müdahale veya arıza ilişkisi içerisinde bulunduğunu, fiili de olsa varoluşta statik hiçbir şeyin bulunamayacağını, arızanın sürekli ve karşılıklı olduğunu, dinamik ve mutlak belirleyici virtüel gerçeklik ile stabil ve mutlak belirlenen aktüel gerçeklik ayrımının hatalı bir yaklaşım olabileceğini düşünüyoruz. Onun dışında prodeterminizmin, kendi içerisinde tutarlı ve özgün bir teori olduğunu söyleyebiliriz. Bir sonraki bölümde de; üstadın virtüel gerçeklik ve virtüel zaman kavramlarını, onun formüle ettiği simgesel şekle uyarak ve niceliksel yönüyle birlikte açıklamaya çalışacağız.

REFERANS

Yalçın Koç, Determinizm ve Mekan, İstanbul, Boğaziçi Üniversitesi Yayınları, 1984

Yılmaz Öner, Pozitivizmi Eleştirmek, İstanbul, Metis Yayınları, 1985

Yılmaz Öner, 'Diyalektik: Olasılıktan Determinizme Doğru', Fizik ve Felsefe, İstanbul, Belge Yayınları, 2000
 

1 Kasım 2019 Cuma

Modern Atom ve Madde Teorisinin Felsefi Temelleri


Atom kavramı modern fiziğin temel kavramlarından biri olsa da, bu kavramın felsefi kökleri çok daha eski doğa filozoflarının öğretilerine kadar uzanmaktadır. Tabi ki atom ve madde teorisi, deney ve gözlem araçlarının giderek gelişmesiyle de bir çok dönüşüm ve farklılaşma geçirmiştir. Burada; bu gelişimi, ayrışmayı ve benzerliği aktarmaya çalışacağız.

Şimdi, Antik Dönem doğa felsefecilerinin şu düşüncelerinin hatırlatılması gerekiyor; Evreni yani doğayı, birleştirici bir rol oynayan temel bir ilkeden yola çıkarak kavramak mümkündür. Ve bu kavrayış, mistik bir tasarıma başvurmadan akılcı bir yöntemle gerçekleşmelidir. O halde burada ''herşeyin kendisinden oluştuğu bu ilke, yani temel töz nedir?'' sorusu sorulmuş olmaktadır. Örneğin Thales buna, meteorolojik gözlemler sonucunda ''su'' cevabını vermiştir. Thales'in öğrencisi Anaksimandros böyle ana bir maddenin; su, hava gibi benzer başka bir maddeyle açıklanamayacağını düşünüyordu. Bu nedenle o, bu cevabı daha da geliştirip bu ilk maddeyi; sonsuz, değişmez, öncesiz ve sonrasız olarak tasarlar. Ve bu ana madde de tecrübelerimizle tanıdığımız, deneyimlediğimiz nesnelere dönüşmekteydi. Anaksimandros'a göre; bengisel olan bu ana madde hiçbir farklılaşma içermez, ancak oluşum sonucunda birbirinden farklı biçimlere girer ve bu biçimler de sonsuzluğa uzanan bir çatışmaya yol açar. Yani oluşma denen şey bir aykırılıktır, özünden yoksun olmaktır. Dengenin bir karşıtın lehine bozulmasıdır. Örneğin; ateş ve su, ıslak ve kuru gibi. Bunun kefareti de eninde sonunda zamanın düzeninde ödenecektir. Çünkü doğa her zaman, bu karşıtlıkları yok etme eğilimindedir. Anaksimandros her şeyin zamansızlığa doğru sürüklendiğini; ancak zamanın bir başlangıcının veya sonunun da olamayacağını çok iyi sezinlemiştir.

Antik dönemin diğer büyük düşünürü Herakleitos, ateşi ana madde olarak görüyordu. Ancak burada ateş; salt bir maddeyi değil, çok özel bir durumu işaret eder. Yani oluşum ve hareket denen şeyi. Herakleitos hareketi ana töz olarak görüyordu. Evrenin çeşitliliği, sonsuz çokluğu problemini o; karşıtlıklar arasında süregelen çatışkının kendisini bir harmoni ve uyum olarak görerek çözmeye çalışır. Bütünün birliğini sağlayan şey, karşıtlar arasındaki gerilimdi. İşte aranan o temel ilke ve töz Herakleitos'a göre; değişimin kendisidir. Werner Heisenberg'e göre; modern fizik Herakleitos'un öğretisine oldukça yakındır. Çünkü Herakleitos ateşi; hem madde, hem de hareket olarak yorumluyordu. Herakleitos'un ateş kavramı, bu günkü fizik çerçevesinde bakıldığında; enerji kavramından başka bir şey değildir. Modern fizikte enerji; kendisinden tüm elemanter taneciklerin, atomların oluştuğu maddedir. Aynı zamanda, değişmeyi yaratan kuvvete sahiptir. Ancak burada; enerjinin nedeninin de sorulması gerektiği, bu nedenle bu kavrayışın sürdürülmesi gerektiğini belirtelim. İşte burada Herakleitos'u tamamlayan bir düşünür vardır. Bir yokluk filozofu olan Parmenides. Parmenides; dönüşen şeyle, olan şey aynı şeydir der. Ona göre; ne oluşma, ne de değişme diye bir şey vardır, sadece tek bir şey vardır. Her ne kadar Parmenides'in yokluk kavramını ifade edişi yetersiz olsa da; yokluk, sonsuz potansiyelite olarak kavranmaya başlandığında; tek gerçek tözün ve değişmeyen şeyin bu olduğu görülecektir. Şimdi, asıl konumuza devam edelim.

Atom kavramına giden yolda Anaksagoras'ın şu düşünceleri önemli adımlar olarak sayılır. Ona göre tüm dönüşümler; çeşitli bağımsız maddelerin karışım ve ayrımı yoluyla oluşmaktadır. Bunlar sonsuz küçük olan tohumlar şeklinde düşünülür. Yani kum taneleri gibi. Anaksagoras'a göre; her cisimde, her çeşit tohum vardır; ancak bu tohumların sayıları arasındaki oran, nesnelerden nesnelere değişmektedir. Böylece onun teorisi; karışımlar için ilk kez geometrik bir yorum öne sürer.

Demokritos
Parmenides'in varoluş - varolmayış çifti; Demokritos'da dünyevi bir hal alarak, dolgunluk - boşluk çifti olarak ortaya çıkar. Olmaklık kendini sonsuz kere tekrarlar. İşte Demokritos atom kavramını kullanarak ona, böyle bir olasılık yükler. Ona göre atom yani maddenin parçalanamayan en küçük birimi; öncesiz ve sonrasızdır, yok edilemez ama sonlu bir nicel büyüklüğe sahiptir. Atomlar arasındaki boşluk, uzayda hareket imkanı verir. Heisenberg'e göre; Demokritos'un atom dediği şeyler, bu gün modern fizikte geçen atom kavramının kendisi değildir. Demokritos'un atomları; modern fizikte geçen ve maddenin en küçük yapı taşları olan elektron, proton benzeri elemanter taneciklere karşılık gelmektedir. Demokritos'un sözünü ettiği atomlar arası uzay boşluğu da; yokluk veya hiçlik demek değildir. Bu boşluk; atomların tertipleniş ve hareketini mümkün kılan geometrik boşluktur. Günümüz anlamında relatiflik teorisi içerisinde düşünüldüğünde Einstein; maddenin enerji olarak ve salt uzayın da geometrik biçimleniş olarak birbirlerini karşılıklı olarak etkilediğini savunur. Madde ve geometri, birbirlerinin karşılıklı koşuludurlar. Ayrıca, Demokritos'un atomları fiziksel olarak bölünemezler ve nitel fiziksel özelliklerden de yoksundur. Yani ne renkleri, ne kokuları, ne de tatları vardır. Bunlar, atomların uzaydaki hareket ve dağılımları sonucunda oluşurlar. Yani bunlar, sadece görünüştür. Gerçek olan tek şey; atomlar ve uzay boşluğudur. Atomcu düşünürler atomların ilk nedenini hiçbir zaman sorma ihtiyacı hissetmezler. Çünkü nedensellik ilkesi Heisenberg'in de dediği gibi; bir şeyin önceki nedenini sormayı gerektirir, yoksa ilk nedeni değil.

Platon, Demokritos ile oldukça zıt düşmüş olsa da; modern atom teorisini, felsefesiyle derinden etkilemiştir. Platon'a göre; maddenin en küçük yapıtaşları Demokritos'un felsefesinde olduğu gibi başlangıçta varolan atomlar değil, cisimsel olmayan matematiksel biçimlerdir. Öyleyse biçim, biçimi taşıyan ya da herhangi bir biçimde görünen maddeden çok daha önemlidir. Böylece ilk kez salt uzayla, madde arasındaki ilişki ifade edilmektedir. Yılmaz Öner, Platon'un çok erken bir dönemde; uzayın salt yapısal tutumunun, maddeye biçim veren bir faktör olduğunu kavradığını belirtir. Ancak Platon o dönemde, sadece düzgün yüzlü geometrik biçimleri tanıyordu. Bu nedenle küp, düzgün sekiz ve dört yüzlü geometrik şekilleri biçimsel töz olarak tanımlıyordu ve bunlar atom kavramını karşılıyordu. Bu şekiller de, eşkenar ve ikizkenar dik üçgenden elde edildiğinden; bu biçimler birbirlerine kolayca dönüşebiliyordu.

Modern atom teorisi, Platon ve Demokritos gibi iki karşıt felsefeden de bir takım özellikler almıştır. Maddenin renk ve koku gibi nitel özellikleri olsa da; bunların atomların kendilerinin bir özelliği olmadığını Demokritos çok önceden kavramıştı. Ancak özellikle kuantum fiziği; elemanter tanecik kavramını, bu eski düşünürlerden çok farklı bir tarzda ele almaktadır. Kuantum fiziğinde elemanter tanecik denen biricik şey, sadece olasılık fonksiyonundan ibarettir. Varolma denen şey, olma imkanı veya eğiliminden öteye geçmez. Bu nedenle modern anlamda elemanter tanecikler, eski çağların atomlarına kıyasla çok daha soyuttur. Modern fiziğin bu tanecikleri birbirlerine dönüşmekte; hatta çarpıştıklarında bazen kaybolmakta, bu kaybolan tanecikler enerji olarak başka taneciklere dönüşmektedir. Bu açıdan bakıldığında bu elemanter tanecikler, Platoncu felsefenin düzgün geometrik biçim kavramının yerine geçmektedir. Modern fizikçilere göre; proton, elektron gibi elemanter tanecikler parçalanamazlar. Heisenberg'e göre bunun nedenine verilen cevap; modern fizikçilerin bu kavramı ne kadar soyut olarak ele aldıklarını gösterir. Çünkü iki elemanter taneciğin yüksek hızla birbirlerine çarpıştırıldığı olaylar; onların parçalandığı yegane olaylardır. Ancak bu parçalanmadan sonra ortaya çıkan yeni parçacıklar da, yine elemanter taneciktir. Üstelik bu oluşan yeni elemanter taneciklerin, öncekilerden daha küçük olmaları da gerekmez. Çünkü yeni taneciklerin kütlesi, çarpışan taneciklerin çok büyük kinetik enerjilerinden oluşmaktadır. Burada enerjinin maddeye dönüşmesi söz konusudur. Modern fizikte enerji ve madde; aynı gerçekliğin iki farklı tarzı ve gösterimidir.

Aristoteles
Biçim ve madde arasındaki bu bağıntı, Aristoteles'in felsefesinde yeni bir düşünce sistemine dönüşür. Aristoteles'e göre; maddenin kendisi tek başına bir gerçeklik değildir. Madde sadece bir olabilirlik, yani bir ''potentia'' dır. Bu potansiyelin varoluşa çıkması için, biçimlenmesi gerekir. Aristoteles'in maddesi cisimsel ama belirsiz, potansiyeli özünde taşıyan bir tabandır. Örneğin, heykeltraş daha yontmaya başlamadan önce; heykel, mermerin kendisinde olabilirlik yani potansiyel olarak vardır. Aydınlanma felsefesiyle birlikte madde kavramı; akıl ve ruh kavramının karşıtı olarak ortaya çıkmaya başlamıştır. Örneğin Descartes'a göre; evrende biri madde veya uzam, diğeri de ruh veya düşünce olmak üzere iki ayrı töz vardır. Bu iki kuvvet birbirlerinden tamamen farklıdır ve birbirlerine indirgenemezler. Madde'nin artık, Antik doğa düşüncesindeki canlılık kavramıyla bir ilişkisi yoktur.

19. yy'a gelindiğinde ise, başka bir ikililik ortaya çıkar. Yani; madde ile kuvvet arasındaki ikililik. Buna göre; kuvvet maddeyi etkilemekte ve madde de böylece, bir kuvvete yol açmaktadır. Örneğin; madde kütle çekim kuvvetini doğurmakta, bu kuvvet de tekrar maddeyi etkilemektedir. Öyleyse kuvvet ve madde; cisimsel dünyanın birbirinden tamamen farklı iki ayrı yönüdür. Ancak bu görüş, modern fizikteki yeni düşüncelerle geçersiz kılınmıştır. Çünkü; her kuvvet alanı enerji kapsamakta ve bu nedenle bir elemanter taneciğe karşılık gelmektedir. Bu nedenle, tanecik ve kuvvet alanı ya da madde ve kuvvet; birbirinden farklı değil, aynı gerçekliğe ait iki görüntüdür. Modern fizikçiler varoluşun en temel yapı taşını, yani eski felsefecilerin töz dedikleri şeyi aramaktan hiç vazgeçmediler. Ancak bunun için yeni yöntemler geliştirdiler. Bu madde parçacıklarını, olağanüstü koşullar altına sokup sınamaya çalıştılar ve böylece yeni bir atom teorisinin geliştirilme olanağı doğdu.

Radyo-aktif parçalanmanın keşfedilmesiyle maddenin, daha yüksek enerji içeren ortamlarda sınanma imkanı doğdu. Bu parçalanmada ortaya çıkan alfa taneciklerinin enerjisinin, normal bir kimyasal sistem içindeki atomsal tanecikten hemen hemen bir milyon kez fazla olduğunu Heisenberg belirtmektedir. Ernest Rutherford bu deneyler sonucunda bir atom modeli geliştirdi. Buna göre; atomlar çekirdek ve onun çevresinde olan elektron kabuğu denilen yapı olmak üzere iki bölümden oluşmaktadır. Ortada olan çekirdek, tüm atomun bulunduğu uzay bölümüne oranla çok az yer kaplasa da; bu çekirdek, atomun hemen hemen tüm kütlesini kapsamaktaydı. Çekirdeğin taşıdığı pozitif elektrik yükü, çevresindeki elektronların sayısını belirliyordu. Çünkü atom bir bütün olarak, nötr olmalıydı. Komşu atomlar arasındaki bağ ise, elektron kabukları arasındaki karşılıklı etkinin sonucudur ve bu karşılıklı etkileşme enerjileri nispeten küçüktür. Ama atomun kimyasal tutumu, çekirdeğin elektrik yükü ile belirlidir. Çünkü sonuçta, elektronlar kabuğunun yükünü belirleyen yine çekirdektir. Bunun için Heisenberg; atomun kimyasal tutumunun değiştirilmesi isteniyorsa, çekirdeğin değiştirilmesi gerektiğini belirtmektedir. Ancak bunun, ulaşılması zor çok büyük bir enerji gerektirdiğini de eklemektedir.

Şimdi görülüyor ki atomun yapısal etkileşimleri oldukça karmaşık süreçler olsa da; üç temel elemanter taneciğe indirgenebiliniyor. Yani; çekirdeği oluşturan proton ve nötronla birlikte, dışardaki elektron. Böylece maddenin tanımında bir çok kimyasal element yerine, üç temel tanecik ortaya çıkmış oldu. Çünkü burada; maddenin her türlüsünün atomlardan oluştuğu ortaya atıldı. Bu nedenle; eninde sonunda her şey, bu üç temel taneciğe dayanacaktır. Acaba burada tarihin çok eski dönemlerinden beri felsefecilerin aradığı, herşeyin birliğini temsil eden o ilk ilkeye ulaşmış oluyor muyuz? Herakleitos'un hareket dediği, Demokritos'un atom dediği, Platon'un matematiksel biçim dediği şey acaba; bu elemanter taneciğin özünde temsil edilen şey olabilir mi? Bunun cevabı hem evet, hem de hayırdır. Tıpkı bu ilkenin sadece atom, sadece biçim, sadece enerji olamayacağı gibi. Nitekim Heisenberg'in belirttiğine göre; daha büyük enerji imkanlarının keşfedilmesiyle, bunların atomun yapısına uygulanmasıyla doğa bilimcileri; atomun yapısında daha farklı, hemen ortaya çıkıp kaybolan ve kararsız yeni elemanter tanecikler keşfetmişlerdir. Örneğin bunlardan birisi de Heisenberg'in belirtiğine göre; anti proton denilen negatif yüklü protondur. Hatta bu deneylerde, zamanın tersine aktığı durumlar dahi gözlendiğini belirtmektedir. Ancak görülüyor ki; bu elemanter tanecikler başkalarından türemekte, kaybolmakta yani enerjiye dönüşmekte, hatta ışık enerjisine dahi dönüşebilmektedir. Yani madde, durmadan değişmektedir. Çok kısa belirli anda tersinir olsa dahi, yine de değişmektedir. İşte bu temel ilke aslında; değişimden ve onun taşıyıcısı olan enerjinin sonsuz deviniminden başka bir şey değil. Tıpkı Aristoteles'in klasik anlamda olabilirlik (potentia) dediği şey; bizim sonsuz olasılık derecesi dediğimiz şey gibi. Kuantum fiziği ve özellikle Heisenberg; bu olasılık derecelerini objektif bir gerçeklik olarak görmez, ancak bu bizce hatalı bir yaklaşımdır. Çünkü bu dereceler, doğanın kendi özünü kısmen de olsa yansıtır.

Şimdi, en başa dönmüş olduk. Herakleitos'un değişim veya hareket dediği şeye. Ancak; değişimin, hareketin veya enerjinin de her zaman nedeni sorulmalıdır. İşte bu noktada Herakleitos'u tamamlayan; Parmenides'tir. Tıpkı varoluşu kuşatan şeyin, yokluğun sonsuz potansiyelitesi oluşu gibi.

REFERANS

Werner Heisenberg, Fizik ve Felsefe, (çev) Yılmaz Öner, İstanbul, Belge Yayınları, 2000