6 Mayıs 2020 Çarşamba

Yılmaz Öner'in Prodeterminizm Teorisi III


III - Olasılığın Ana Diferansiyel Denklemine Doğru

İlk iki bölümde Yılmaz Öner'in bu büyük teorisine bir giriş yapmıştık ve prodeterminizmin ana kavramları olan; gerçekliğin ve zamanın virtüel boyutunu açıklamıştık. Şimdi burada, herhangi bir virtüel alternatif enerji değerinin ani gerçekleşme olasılığını veya aktüel bir gerçekliğin yaşar kalma olasılığını veren; olasılığın ana diferansiyel denklemine, yani determinizmlerin genel formülüne doğru bir yola çıkacağız.

Önce, özet olarak birkaç hatırlatma yapalım. Üstad Yılmaz Öner'e göre; bizim duyu organlarımızla algıladığımız, duvarda asılı duran saate göre sabit ritimle işleyen, yani ölçücü ve boylamsal anlardan oluşan zaman; aktüel zamandır. Virtüel zaman anlarına tutuklanan enerji operatörleri, aktüel gerçekliği ve zamanı oluştururlar. Yılmaz Öner'e kadar, kuanta teorisi de dahil olmak üzere tüm felsefe ve fizik tarihi; varoluşu hep bu gerçeklik kategorisi, yani aktüel gerçeklik içerisinden anlamaya çalışmıştır.* Oysa duyusal olarak algılayabileceğimiz gerçekliğin bu boyutu dışında, zihinsel ve mantıksal olarak algılayabileceğimiz bir boyut daha vardır ki bu; kj simgesiyle gösterdiğimiz aktüel bir zaman anını, enlemesine olarak kesen ve o fiili ana ait ve enerji olanağı olarak sonsuz virtüel zaman anlarından oluşan Lj sembolüyle gösterdiğimiz zaman enlemidir. Zaman enlemi; aktüel bir ve aynı ana ait virtüel Tİ anlarının,Tİj (i = 1, 2, 3..) şeklinde bir eğri olarak yayıldığı zamanın virtüel boyutudur. Enerjiyi bu virtüel anlara tutuklayan ve onlara birebir tekabül eden H enerji operatörü vardır ve bunlar da Hi (i = 1, 2, 3..) şeklinde gösterilen, virtüel enerji olanaklarıdır. 

Burada belirtilmelidir ki; zaman enlemi kavramı, her aktüel an için geçerlidir. Yani; her fiili ve saat zamansal biricik anı kesen, dinamik bir zaman enlemi vardır. Bu nedenledir ki; her Lj (j= 1, 2, 3..) için, fiili olarak gerçekleşebilecek sadece bir tane Tİ anı vardır. Ve bu an da zaten, aktüel kj anından başka bir şey değildir. Bu anların da dağılımını kj (j= 1, 2, 3..) şeklinde gösterebiliriz ki; bu, bizim içinde yaşadığımız aktüel zamandır. İşte buradaki virtüel Tİ anını, aktüel kj anına dönüştüren gerçekleşme ölçeği; Yılmaz Öner'in (1/R)i şeklinde ifade ettiği ani gerçekleşme olasılığıdır. Ani gerçekleşme olasılığı aynı zamanda; aktüel bu anın, aksamama şiddeti veya yaşar kalma olasılığıyla aynı anlama gelmektedir. Burada, 'T' virtüel zaman kavramının ifade ettiği anlam oldukça önemli.

Virtüel zamanın anlamı şudur; Hi enerji olanağının virtüel Tİ anına yaklaşma süresi, virtüel enerji alternatifinin yaşar kalma olasılığı altında kaldığı süre veya aktüel bir enerji paketi tarafından geride bırakılan, yani arıza sonrası frekans paketi tarafından telafi edilmesi gereken zamandır. Başka bir ifadeyle; arıza anından başlayıp, arıza sonrası aktüel ana kadar geçen süredir. Aktüel zaman açısından bir çeşit zaman boşluğuna tekabül eder. Aslında virtüel zaman; gelecekte geçen zamandır.

O halde; her virtüel Tİ anında gerçekleşmesi beklenen, bir virtüel Vi vuku olanağı mevcuttur. Olasılığın aksamama teorisine göre; bir olayın gerçekleşme olasılığı ile bu olasılığın gerçekleşmemesi arasında birebir ilişki vardır. Yani bir vaka olanağının, vuku bulma ve bulamama gibi iki karşıt durumu arasında, şöyle bir ilişki tanımlayabiliriz. Vi olanağının vuku bulma olasılığına Q, vuku bulamama olasılığına P dersek, aralarındaki ilişki; Q = 1 - P şeklindedir.

P'nin anlamı şudur; Vi vuku olanağının gerçekleşmesi beklenen Tİ anından uzaklaşması ki bu bir virtüel süredir. Bu aslında aynı zamanda bir tür çelişkidir de. Çünkü; her virtüel vuku olanağının ait olduğu Tİ anını sağlaması zorunludur. Ancak gerçekliğin fiili boyutu, çelişki ve zorunluluğun birlikte işlediği diyalektik bir alandır. Buradaki diyalektik süreci; önceki bölümdeki H ve H-1 enerji operasyonuyla gerçekleşen, doğanın iç özdeşlik denklemiyle ifade etmiştik.

Prodeterminizm teorisi bize şunu söyler; bir sistemdeki vuku olanağının gerçekleşmemesi, en az gerçekleşmesi kadar önemlidir. Yılmaz Öner'e göre; kj fiili anına özgü, Vij sonsuz vuku olanakları içerisinde Vi şeklinde gösterdiğimiz herhangi bir vuku olanağı; kendisinin gerçekleşmesinin beklendiği Tİ anından ne kadar uzakta ise, yani komşu başka bir Ti+1 anına ne kadar yakında bulunuyorsa; yani başka bir deyişle, dT = Ti+1 - Tİ (dT ≠ 0) olmak üzere; dT virtüel mesafesi ne kadar büyükse, Vi vuku olanağının ani gerçekleşme olasılığı olan (1/R)i o kadar azdır. Sonuç olarak, dT ve (1/R)i ters orantılıdır. O halde, birinci denklemi şu şekilde ifade edebiliriz;

(1 / R)i  =  (? / dT)      (1)

Bu denklemdeki (1/R)i şeklinde gösterilen ifade; herhangi bir aktüel ana ait vuku olanağının, Tİ virtüel anındaki ani gerçekleşme olasılığıdır. Buradaki dT ifadesi; bu olanağın Tİ virtüel anından yapmış olduğu diferansiyel, yani sonsuz küçük sapmayı ifade eder. Buradaki denklem; bir önceki bölümde ifade ettiğimiz sisteme içten bakıldığında yani, ölçülen sistemin iç dinamiğinde bağımsız olarak ortaya çıkan görüntüdür. 

Oysa Yılmaz Öner'e göre; bir de sistemin dıştan, yani ölçücü başka ve yabancı bir sistemden bakıldığındaki görüntüsü vardır. Ölçücü sistemde alınacak olan sapma süresini; ölçülen sistemin sonsuz küçük doğasından bağımsız, bir çok virtüel zaman anlarını içerebilecek ∆T mesafesi olarak ifade edebiliriz. Sisteme dıştan bakıldığında; vuku olanağının gerçekleşme olasılığı bir andaki ani olasılık olarak değil, ∆T = Ti+1 - Tİ (∆T ≠ 0) gibi bir süre boyunca gerçekleşme olasılığı olan; Q şeklinde ifade edebiliriz. Birinci denklemin aksamama teorisine göre** sisteme dıştan bakıldığındaki görüntüsü, yaklaşık olarak şu şekilde olacaktır;

Q  ≈  (1 / R)i  .  ∆T

Her tarafı ∆T ile bölersek;

(1 / R)i  ≈  Q  /  ∆T     (2) 

Bu denklemdeki Q şeklinde gösterilen ifade; vuku olanağının ∆T süresi boyunca gerçekleşme olasılığıdır. ∆T ise; vuku olanağının sistemin içsel doğasındaki dT süresinden daha uzun ve pek çok Tİ virtüel anını içerebilecek, ölçülen sistemin içsel doğasının dışında geçen süredir. Buraya kadar; olasılığın ana diferansiyel denklemine doğru önemli adımlar attık, ancak hala birinci denklemde varsaydığımız '?' ifadesinin ne olduğunu bilmiyoruz. Bunu bulmak için; bir önceki bölümde açıkladığımız Schrödinger enerji operasyonuna, Yılmaz Öner'in H-1 enerji operatörü ekleyerek oluşturduğu; H-1 HΨ = Ψ iç özdeşlik denkleminin, varlığın gerçekleşme sürecinde yapmış olduğu anlamlandırmalardan yararlanacağız. Böylece Yılmaz Öner'in, bilim dünyası açısından ne kadar önemli bir felsefeci ve fizikçi olduğunu tekrar göreceğiz. Bunun için önce, birkaç hatırlatma yapalım.


Bir önceki bölümde ifade ettiğimiz Schrödinger H operatif enerjisi; doğadaki Ψ şeklinde gösterilen biçimsiz potansiyel maddeye enerji vererek, onu dinamik bir ürün haline getiriyor ve ona bir form kazandırıyordu. Ancak Yılmaz Öner'e göre bu tasarım, doğanın diyalektik gerçekleşme sürecini açıklamakta yetersiz kalmakta ve doğanın sadece dinamik gerçekleşme sürecini yansıtmaktaydı. Doğanın kendi Ψ içsel biçimini, obje olarak olduğu gibi gösteren anti dinamik yönünü ise ihmal etmekteydi. Bunun için Yılmaz Öner'e göre; maddeye dinamizm kazandırıp gerçekleşmesini sağlayan H enerji operatörü ile birlikte, Ψ iç biçimine aynı anda H ye tam ters bir enerji operatörü etki eder ki; bu operatör, gerçekleşen enerji olanağının herhangi bir zaman anına tutuklanmasını yani; objektif bir ürün haline gelmesini sağlar. İşte bu H ye ters olarak ama aynı anda, Ψ içbiçimine etki eden H-1 enerji operatörü; doğanın kendi potansiyel bütününde üretilen, H enerjisine ters ama yine de bir enerji olanağıdır. Üstad Yılmaz Öner'e göre; insanlık tarihi hep bu H enerji operatörünü izlemiş, denklemlerini de buna göre kurmuş yani; doğanın hep tek bir yönüne bakmıştır. Bu nedenle hep; doğanın aynı anda işleyen, dinamik ve anti dinamik yönünü birlikte açıklayacak matematiksel yorumlardan uzak kalmıştır.

O halde birinci denklemi elde ederken yapmış olduğumuz diferansiyel kıyaslamayı; H-1 HΨ = Ψ iç özdeşlik denklemi için de yapmamız gerekir. Birinci denklem, H enerji operatörünün dinamik bir yorumuydu. Şimdi onun anti dinamik yorumunu şu şekilde yapacağız. Birinci denklemdeki Hi enerji olanağının; kendisinin gerçekleşmesinin beklendiği Tİ virtüel anından, dT kadar diferansiyel bir süre boyunca uzak kalma varsayımını yapmıştık. Bunu iç özdeşlik denklemi için de yaparsak yani; HΨ dinamik ürünü, kendisinin bulunmasının beklendiği Tİ anında değil de; Tİ + dT anında bulunuyorsa, H-1 operatörü de enerjiyi zaman anına tutuklama işini; Tİ + dT anında yapacaktır. Ancak HΨ ürünü, hep Tİ anına aittir. Bu hep sabit kalmaktadır. Bu varsayımı iç özdeşlik denklemi için yaptığımızda anti enerji operatörü; [H-1 + d(H-1)] şeklinde gösterilebilinir. Yani bu enerji operatörü Tİ + dT anında; d(H-1) kadar, diferansiyel sapmaya uğrayacaktır. O halde iç özdeşlik denklemindeki H-1 yerine; H-1 operatörünün bu yeni sapma görünümünü yazarsak, sonsuz küçük sapma varsayımındaki operasyonun bütünü şu şekilde gösterilir;

[ H-1  +  d(H-1) ]  (HΨ)

Burada HΨ; parantez içine çarpım halinde dağıtıldığında ve H-1 HΨ = Ψ iç özdeşlik denklemi gereği olduğu için, operasyonun bütünü şu hale gelir;

Ψ  +  [ d(H-1)  (HΨ) ]

Bu operatif ifadenin anlamı şudur; Tİ anında tutuklanması gerekirken, Tİ + dT anında tutuklanacak olan Ψ iç biçiminden; [d(H-1) (HΨ)] kadar bir artık kalmaktadır. Bu fazlalık, H Schrödinger operatif enerjisinin Tİ + dT anında tutuklanmasına engel olan; Yılmaz Öner H-1 anti dinamik enerji operatörü tarafından üretilmektedir. Böylece doğanın objektifliği, diyalektik bir süreç ile korunmaktadır. O halde şunu söyleyebiliriz ki; buradaki artığın mutlak değeri ne kadar fazla ise, H enerjisi o oranda Tİ anına tutuklanacaktır. Yani d(H-1) şeklindeki anti dinamik ters enerji operatörünün diferansiyel sapması ne kadar fazlaysa; Tİ de gerçekleşmesi beklenen vuku olanağının, Tİ de gerçekleşme ani olasılığı da o kadar fazladır. Öyleyse; (1/R)i ve d(H-1) doğru orantılıdır. O halde yeni ara denklemimizi şu şekilde yazabiliriz;

(1 / R)i  =  [ d(1 / H)  /  ? ]   (3)

Burada d(H-1) ifadesini; d(1/H) şeklinde yazıyoruz. Artık olasılığın ana diferansiyel denklemine ulaştık sayılır. Geriye sadece sonuçları birleştirmek kaldı. Birinci ve üçüncü ara denklemlerdeki soru işaretlerinin, birbirlerini tamamladığı görülmektedir. Bu iki denklemi birleştirirsek, denklemimiz şu şekilde olur;

(1 / R)i  =  [ d(1 / H)  /  dT ]   (Birinci ve üçüncü ara denklemlerinin birleştirilmesi)

Yukardaki ifadeyi de, ikinci ara denklemle birleştirirsek yani; (1/R)i yerine, Q/∆T yazarsak ana denklemimize ulaşmış oluruz. O halde, olasılığın prodeterministik ana diferansiyel denklemi şu şekildedir;

Q  /  ∆T  ≈  [ d(1 / H)  /  dT ]   (Olasılığın Ana Diferansiyel Denklemi)

Böylece; buradaki tüm ifadelerin ne anlama geldiğini açıklamış ve üstadın bu büyük teorisinin ana denkleme nasıl ulaştığını göstermiş bulunuyorum. Bu denkleme genel olarak baktığımızda; ∆T ile dT diferansiyel zaman sürelerinin, farklı boyutlara ait olduğunu anlayabiliriz. Çünkü; ∆T, ölçen sisteme ait bir zamandır. Buradaki dT ise, ölçülen sistemin içsel doğasına ait zamandır. Yani dT, ölçücü alet tarafından tam olarak ölçülemiyor. Bu denklem gösteriyor ki; virtüel olanağın ani gerçekleşme olasılığı, aktüel bir zaman anından tamamen bağımsızdır. Çünkü teorinin genel varsayımından çıkıyor ki; ∆T süresi, dT ye göre şekillenen pasif bir süredir. Zaten Q/∆T ifadesinin, ani gerçekleşme olasılığını verdiğini varsayıyoruz ancak bu; dT tarafından belirleniyor. Yani önceki bölümlerde dikkat çekmeye çalıştığım sorun burada ortaya çıkıyor. Yani burada etki, hep tek yönlü gerçekleşiyor.

Ancak prodeterminizm teorisi aktüel gerçekliği; maddenin kendini yeniden üretemediği bir alan olarak tanımlıyor. Bu nedenle madde fiili olarak gerçekleşiyor ve enerji zaman anına tutuklanıyor. İşte bu görüntü; doğanın sadece bir yönüyle belirişi oluyor. Bu nedenle Prodeterminizm teorisi; kendi içerisinde tutarlı ve bu güne kadar ki doğanın gerçek determinizmini açıklamaktaki en etkili teoridir. 

Eğer Yılmaz Öner bir Orta Doğu ülkesinde değil de, örneğin bir Avrupa ülkesinde yaşamış olsaydı; bu gün onun adını Heisenberg, Bohr, Einstein gibi fizikçilerle birlikte anıyor olacaktık. Üstelik Yılmaz Öner'in virtüel gerçeklik ve zaman kavramları; tıpkı Einstein'ın izafiyet teorisindeki zaman kavrayışı gibi, düşünce tarihinde az bulunan bir devrim niteliğindedir. Bu konuya sonraki kısımda tekrar değineceğim.

Bir sonraki bölümde de üstad Yılmaz Öner'in prodeterminizm teorisini açıklamaya devam edip; bu teorinin sonuçlarından ortaya çıkan, doğanın yeni evrim teorisini ve evrimsel ilerleyiş çizgisini göstereceğiz.

* Burada anlatmak istediğimiz şey; virtüel gerçeklik kategorisine eş bir felsefi düşünüş sisteminin tarihte bulunmaması ve buna benzer sayılabilecek klasik mümkün varlık kategorilerinin, matematiksel olarak açıklanmasının imkansız olmasıdır.

** Bu denklem; aksamama yani fiabilité teorisine göre elde edilmektedir. Bununla ilgili daha detaylı bilgi için; referans kısmında belirttiğim kitaplara bakılabilinir.

REFERANS

Yılmaz Öner (2000), 'Diyalektik: Olasılıktan Determinizme Doğru', Fizik ve Felsefe, (der) Yılmaz Öner, İstanbul, Belge Yayınları.

Yılmaz Öner (2000), Prodeterminizm: Yaşar Kalma Olasılığı ve Zamanın Doğası, İstanbul, Belge Yayınları.

12 Mart 2020 Perşembe

Doğa Yasalarına Giriş ve Toplumsal Alanın Reddi Üzerine XVII


X

Şimdi ulaştığım sonuçlarla ilgili değerlendirmelerimizi yapıp, giriş bölümünü noktalama zamanı geldi. Bunları iki ayrı bölüme ayırıp yazacağım. İlkini burada, ikincisini bir sonraki yazımda paylaşacağım.

1. Ontolojik Değerlendirme

Yazılarımızda bahsettiğimiz tek asli gerçek olarak yokluğun anlaşılabilmesinin zor olduğunu düşündüğüm için; onun tam bir tanımını yapamasakta, onu burada şöyle tarif edebiliriz. Yokluk, varoluşta gerçekleşen her devinim ve değişimin; sonsuz alternatif durumlarının oluşturduğu, yine bu durumların yönü sonsuz olan pozitif ve negatif tüm boyutlarını da kapsayan sabit, değişimsiz ve devinimsiz bir mutlak bütünlüktür. Varoluş ise; burada yönü farklılaşabilen ve değişebilen belirli vektörel büyüklüklerdir veya metafiziksel söylemle parçalanmış istisnai gerçekliklerdir. Varoluş kendi kendisini kapsayamaz, kendi kendisini tanımlayamaz. Bir şey varoluyorsa o; kendi özünü tam bir özdeşlikle temsil edemediği için, devinim ve değişim halinde olduğu için, kendi kendisini kapsayamadığı için vardır. O halde varoluş, yokluktaki parçalanmış sonsuzluklardır; ancak yokluk içerisindeki sınırlı ve belirli bir yönü olan sonsuzluklardır. O halde varoluş, yokluk tarafından kapsanır ve varlık bir çok farklı boyut içerir. Ancak şunu da ekleyelim; varoluş sadece pozitif boyutu kapsar. Örneğin, belirli bir şekilde tanımlanmış bir obje varsa; onun mutlak yokluğunu içeren bir varoluş alanının bütünü imkansızdır.

Bu yazılarımda ulaştığım ve kanıtladığımı düşündüğüm en önemli sonuçlardan birisi şudur. Varoluşun bir ilk nedeni olamaz ve nedensellik ilkesi sonsuzdur. Nedeni olmayan bir neden, varlıkta çelişki anlamına gelir. Felsefi anlamda tüm varoluşun, devinimin ve kendi kendisinin nedeni olan bir Tanrı'nın veya yaratıcının varlığı imkansızdır. Çünkü zaten bir şey, kendi kendisini tam bir özdeşlikle temsil edemediği ve değiştiği için varolur. Ayrıca tek yönlü bir etki, varlık alanında mümkün değildir. Bunların daha özenli bir anlatımını bir önceki kısımda yapmıştık. O halde bizim için; varoluşun, hareketin, devinimin nedenine Tanrı'yı koyan tüm felsefi sistemler hatalı ve geçersizdir. Bu düşünüş sistemleri, bir tür akıl çarpıtmasını içerir. Felsefenin Tanrı kavramı aynı zamanda, kültürel toplum içerisinde insanların uydurduğu dini inanç sistemlerinin de referans noktası olduğu için; tüm mitsel ve dinsel inanç sistemleri de burada geçersizdir. Çünkü felsefi anlamda yani kısaca; değişmez, mutlak, ilk neden olma sıfatlarına sahip bir Tanrı'nın varoluşunun imkansızlığı gösterilince; tüm bu dinsel inanç sistemlerinin de dayandığı temel geçersiz olmaktadır. Bu nedenle, bunların ayrı bir şekilde ele alınıp çürütülmesine gerek yok. Nitekim neredeyse, tüm dinsel inançların Tanrısı antropomorfiktir. İnsanların Tanrı'yı kendi insani özelliklerine yakınlaştırma çabalarının; toplumsallaşmış insanların, toplumdaki başarılı olan insanları kendi kişisel özelliklerine veya o toplumun uydurma kültürel ahlakına yakınlaştırma çabalarına benzediğini belirtelim.

Kısaca felsefi anlamda bir Tanrı'nın varlığının imkansızlığı gösterilince; kutsal kitapların, kültürel ve toplumsal duygulanımlardan kaynaklanan antropomorfik uydurma Tanrısı da otomatik olarak geçersiz kalır. Felsefi bir anlamda ise; Tanrı'nın sıfatlarına yönelik her ifade, yokluğun tarifinden başka bir şey değildir. Yokluğu ise matematikte varolduğu varsayılan, ancak aslında varolmayan evrensel küme olarak ifade edebiliriz. Boş küme de, evrensel kümenin bir elemanıdır. Evet gerçekten de matematiğin işleyebilmesini sağlayan şey; yokluğun sonsuz potansiyelitesidir.

Artık buradaki asıl soru; varoluşun bu değişiminin ve deviniminin nasıl gerçekleştiğidir. Değişim derken metafiziksel bir etkiyi, devinim derken fiziksel bir etkiyi kastediyorum.

Tek yönlü bir etkinin imkansızlığı, değişimin zihinsel anlamda varolmaktan önce olduğu gösterilince; varoluşun devinim ve değişiminin ilksel veya sonsal bir nedeninin olamayacağı da gösterilmiş olur. Varoluşun değişim ve devinimi ezeli ve sonu gelmez bir ilerlemedir. İlerlemedir diyorum çünkü bu etki, belirli bir yönü ve ivmesi olan bir vektördür. Devinim ve değişimin yönü, varlıktan yokluğa doğrudur. Yokluğun ise kendisinde bir yön bulunmadığı için ve her şeyi kuşattığı için de; bu devinim ve değişimin sonu gelmez bir süreç olduğunu söyleyebiliyoruz. Bu nedenle ister metafiziksel bir anlamda olsun, isterse de fiziksel; varoluşta hiçbir sonsal nokta veya nihai bir erek yoktur. Bu nedenle, felsefedeki tüm erekselci düşünce sistemleri burada geçersizdir.

Her varlık dediğimiz şey aslında; özünde varolma derecesi içeren bir olasılıksal büyüklüktür. Bu varolma derecesi yani varlığın kendi özünü tam bir anlamda temsil edebilme derecesi veya varlığın kendi kendisiyle özdeşlenme derecesi; onun varoluş alanındaki olasılıksal değerini ifade eder. Bu derece varlığın kendisine değil, gerçekliğin kendisine aittir. Zaten bir şey bu dereceyi tam olarak sağlıyorsa; o şey artık varolamaz. O halde şunu burda tekrarlayalım; gerçekliği tam olarak kapsayan şey, yokluktur. Varlık dediğimiz şey ise, işte buradaki istisnai gerçekliklerdir. Yani belirli bir olasılık değeri taşıyan gerçekliklerdir. Bu değer yokluk için bir sabit iken; varoluş ise sadece bu değeri temsil edebilme derecesine sahiptir. Oysaki yoklukta böyle bir derece bulunamaz. Bu nedenle varolan bir şey; gerçeklik kategorisi içerisinden düşünülmeli, varlığın kendi kendisini kapsayan içeriğinden değil. Oysaki tüm felsefe tarihi varlığı, bu hatalı düşünüş yöntemi içerisinden yorumlar. Bu nedenle varlığı, varlık ile açıklamaya kalkar. Sonuçta da kaçınılmaz olarak, Tanrı kavramına mahkum olur.

Tüm değişim ve devinim ise, varoluşun bu varlık derecesindeki dalgalanmayla seyreder. Yani metafiziksel bir değişim de, fiziksel bir devinim de karşılığını; varoluş derecesindeki bu yöneliş ile bulur. Bu nedenle varolmak denen şey; metafiziksel ve fiziksel olarak özsel bir ayrım içeremez. Her metafiziksel bir değişimin fiziksel bir karşılığı, her fiziksel bir devinimin de metafiziksel bir karşılığı olmak zorundadır. Yani doğada her niceliğin nitel bir etkisi, her niteliğin de nicel bir etkisi vardır. Bu nedenle; nitel her bir değer, niceliksel olarak derecelendirilebiliniyor. Varlıktaki farklılaşmanın özsel bir değer taşımayacağını, ancak derece itibariyle olduğunu belirtmiştik.

Varoluşun her devinim ve değişiminde, yokluğa doğru yönelimin bir sonucu olarak; varlığın kendi özünü temsil edebilme derecesi dediğimiz özdeşlik değeri, sayısal olarak düşer. Özdeşlenme derecesinin düşmesi; varlığın kendi özünü daha yüksek bir seviyeden temsil edebilmesi anlamına gelir. İster fiili olarak gerçekleşsin, isterse de klasik anlamda mümkün varlık kategorisi içerisinde düşünülsün. Varlığın her gerçekliği bu türden bir derece içermektedir ve değişimin seyri, varoluşun her gerçeklik kategorisi için aynıdır. Mümkün varlık ya da potansiyel gerçekliğe bu nedenle; yani özdeşlenme derecesinin varlığa değil, gerçekliğin kendisine ait olması nedeniyle; fiili olarak maddi bir gerçekliğe kavuşmasa da veya hiçbir zaman kavuşamayacak olsa da zihinsel olarak bilinir ve varlıksal olarak derece atfedilebilinir. Varoluş alanının sınırı, insan varlığının sınırını elbette aşar ve onu kapsar. Bu nedenle varlık derecesi; insanın zihinsel ve duyusal dünyasından da bağımsızdır. Çünkü zaten insanın bu varoluş alanlarının da, kendine özel olasılık dereceleri vardır. O halde; gerçekliği her türlü insani kategoriye mahkum eden başta solipsist düşünce yönelimleri olmak üzere, bunun benzeri tüm felsefi düşünce sistemleri burada geçersizdir.

O halde varoluşun değişim ve devinimi bir bütün olarak ele alınırsa; bu özdeşlenme derecesinde azalan bir fonksiyondur. Varlık bu yönelişte değişim ve devinime hep ters bir etki ile karşılık verme eğilimindedir. Bu nedenle varoluş, değişime karşı bir direnç taşır. Doğadaki değişim ve devinimler iki türe indirgenebilinir. Bunlar; tersinir ve tersinmez süreçlerdir. Bu etki ve tepkisel mekanizma; doğanın gerçek devinimi olan tersinmez süreçler ile bunlara eklenti halinde işleyen tersinir süreçleri doğurur. Yani doğada gördüğümüz süreçler, bu mekanizmanın sonuçları olarak ortaya çıkıyor. Dairesel bir devinimle seyreden tersinir süreçler; kendi başına işleyemez, doğada tersinmez süreçler olmadan varolamazlar. Fiili olarak ise, hiçbir şekilde varolamazlar. Sadece zihinsel olarak düşünülüp, tasarlanabilinirler. Tersinmez değişimler, tersinir hale getirilemez. Çünkü bunun için harcanacak enerji yükü, yine tersinmez bir süreçtir. Bu nedenle doğanın her deviniminde, asla geri dönülemeyecek değişimler vardır. Varoluştaki her olasılık derecesi eşsiz ve tekrarlanamaz bir büyüklüktür. Bu nedenle; nedensellik ilkesi varlıkta zorunludur. Bu nedenle; varoluşta ne birbiriyle özdeş iki varlık, ne de birbiriyle özdeş iki an vardır. Ne de bir zaman kesiti, kendisiyle tümüyle özdeş olarak tekrarlanabilinir. Ancak bir zaman kesiti kendisiyle özdeş olarak tekrarlanamasa da, değiştirilebilinir mi?

Böylesine bir zaman kesitinin, başka bir zaman boyutunda yani kendisiyle özdeş olamayacak şekilde tekrar edilmesi; yani pasif bir izlemede fiziksel etkenler dışında, varoluşsal bir çelişki yoktur. Burada içsel bir değişimin de mümkün olmadığını söylemiştik. Yani örneğin; geçmiş bir zaman boyutuna gidip, onu içsel bir etki ile değiştirmek gibi. Peki ya dışsal bir değişim mümkün olabilir mi? Yani parçalanmış zaman anlarının gerçekliğinin tekrar parçalanarak; özsel olasılık derecelerinin, yönsel olarak saptırılması gibi. Varoluş sadece bizim gördüğümüz aktüel olarak işleyen zaman anlarından ibaret olup; farklı bir boyut içermeyen tek yönlü bir yönelim olsaydı, bunun da mümkün olamayacağını söyleyebilirdim. Ancak varoluş dediğimiz şey burada defalarca tekrarladığım gibi; mutlak gerçeklik dediğim yokluğun sonsuz potansiyelitesi olarak tasarlanabilinecek bir yatak üzerinde, yüzen gemilere benzetilebilinecek ve her yönün yokluk olduğu bir ilerleyişle seyreden, parçalanmış istisnalardır. Ve bu istisnaların hepsi de, bir varoluş veya olasılık derecesi ile devinirler. İşte bu olasılık derecelerinin parçalanabilmesi, böylesine bir dışsal etkiyi mümkün kılabilmektedir. Çünkü varlığın her devinimi demek, bu özsel olasılık derecesinin parçalanması demektir. Her devinimde potansiyel, sonsuz ancak sınırlı varlık olanakları ortaya çıkar ki; bu sınırlı sonsuzluklar da zaten, sınırsız sonsuzluk olan yokluk tarafından kapsanır. Bu potansiyel olasılık yani özdeşlenme dereceleri, pekala tekrar parçalanarak saptırılabilinir ve zaten her devinimde kendiliğinden bir çeşit sapmaya uğruyor da. Örneğin; geçmişteki bir zaman boyutunda yaşayan insana, onun yaşadığı potansiyel çevresinde zaten varolan olasılık derecelerini dışsal bir etkiyle parçalayarak; yani örneğin onun düşüncelerinde farklılaşma oluşturularak, dışsal bir müdahale yapılamaması için hiçbir neden bulamıyorum. Yani o insanın çevresinde bulunan objelerin zaten varolan potansiyeli içerisinden; gerçeklik derecesinin parçalanması vasıtasıyla, farklı bir yönünün ön plana çıkarılarak o insanın zihnine müdahale yapılabilinir ki; bu müdahale sonucunda fiili olarak ortaya çıkan şey zaten yine varoluşta varolan, ancak fiili olarak gerçekleşmemiş bir olasılık derecesi olacaktır. Yani ne yokluktan bir şey geliyor; ne de bir şey yokluğa ulaşıyor. Bu, mümkün olabilecek örneklerden biridir sadece. Ancak her etki, bir etkilenim demek olacağından; bu etkinin karşı etkisinin sonuçlarını önceden görmek oldukça zor. Belki de bu, insan için imkansızdır. Ancak insanlık şu anda bundan ne kadar uzakta olsa da; gelecekte bunların anlaşılıp kontrol edilebilme teknolojisinin ortaya çıkamayacağını kim söyleyebilir ki?

Descartes bunların bir benzerini düşündüğü için; insanın özgürlüğünü sağlamak ve kendisini kendisiyle tam ve gerçekten özdeş olarak varolduğuna inandırmak için, her şeyin nedeni olarak gördüğü Tanrı kavramına sığındı. Biz ise; bu kavramın imkansızlığını göstererek, insanlara tutunacak hiçbir dal bırakmadık. Varoluşta hiçbir şeyin kendisiyle özdeş olamayacağını gösterdik. Bu nedenle; yeni bir özdeşlik ilkesi tanımlamak ve insanın gerçek mantıksal yapısına uygun bir mantık sistemi kurmak için yazmaya başladık. Felsefeyi asla pratik yarar kaygısıyla kullanmadık. Bunları yapan insanlar ya Tanrı kavramına, ya da hiçlik kavramına ulaştılar. Kendilerini ya mutlak olarak tutsak, ya da özgür olduklarına inandırmaya çalıştılar. Biz ise varlıkta, mutlak hiçbir şeyin olamayacağını gösterdik. Tek gerçek ve mutlak, kendisiyle özdeş olan şeyin yokluk olduğunu gösterdik. Varoluşta tutunulabilinecek hiçbir dayanak noktasının olamayacağını gösterdik. Ve gerçekten de, yaşamda tutunulabilinecek hiçbir dal yoktur. Ancak her şeyde yaşamın anlaşılmasını sağlayacak bir yön vardır. İnsan için bu; yönelinmesi zorunlu olan yön, saf akıldır.

Bilginin imkanını gerçekleştiren iki temel unsurdan bahsetmiştim. Bunlar; değişim ve değişimde gerçekleşen sabit idi. Değişim ve devinime karşı gerçekleşen bu direnç; varoluşta bilginin imkanını sağlayan iki temel unsuru temsil eder. İşte bu değişim ve buna karşı etkinin izlenmesi bizleri, değişim ve devinim yasalarının ilkelerine götürecektir. Ve buradan da insanın saf aklına, yani gerçek mantıksal yapısına ulaşmaya çalışacağız.

Bu yazılarımıza burada bahsettiğimiz varlığın değişimi ve bu değişimin karşı tepkisi olan direncin insan üzerinden izlenmesi, yani insan aklı ve onun çarpıtılma durumunun araştırılması ile başlamıştık. Çünkü, başlangıç yapabileceğimiz elimizdeki tek şey insandı. Eğer uzaydan gelen başka bir varlık olsaydım, oradaki mantıksal yapıma göre başlardım. Ve düşünüyorum ki, aynı sonuçlara ulaşırdım. İnsan üzerinde gerçekleşen fiziksel devinimlerin dışında tanımladığımız, metafiziksel ve aynı zamanda fiziksel ve evrimsel de olan değişim ve devinim; pratik aklın, saf akla yönelimidir. Bu, tersinmez bir devinim ve değişimdir. Fizikte de bilinen atalet yasası gereği; bu dirençte ve devinim içerisindeki mekanizmada, tersinmez süreçlere karşı etki olarak, eklenti halinde; yani tek başına fiili olarak bulunamayan tersinir süreçler etki eder. Biz bunları metafiziksel olarak da kullanabilmek için; belirlenim yasaları olarak adlandırmıştık. İnsan için de; bunun özel bir türü olan, duygulanımlar alanını tanımlamıştık. İşte duygulanımlar buradaki süreçte; insan aklını çarpıtan, dairesel olarak değişen fiziksel ve metafiziksel etkilerdir. Buradaki etkinin nasıl gerçekleştiği sorusunu, değerlendirmemin ikinci bölümüne bırakıyorum.

İnsan için bu devinimin nihai sonu ise, saf akıldır. Ancak bu; varoluş alanında mutlak bir son değil, yeni varoluş alanları için bir başlangıç olacaktır. İnsanın toplumsal, kültürel, dini ve mitolojik yapısı da işte bu; pratik aklın saf akla deviniminde, duygulanımların yaratmış olduğu ve ortadan kalkacak olan fiziksel çarpıklıklardır. Çünkü tersinmez süreç olan saf akla yönelim; doğanın gerçek devinim ve değişimlerinden biridir. Ve onun zaferi, zorunlu ve kaçınılmazdır.

Değerlendirmemin ikinci bölümünde; insan aklının bu devinimini ve duygulanımların ortaya çıkardığı bu çarpıklıkları ele alıp, giriş bölümünü tamamlayacağım.